Ve bundan sonra inanıp ⁸⁴ da zulmün egemen olduğu diyardan göç edecek ve [Allah yolunda] sizinle birlikte çaba sarf edecek olanlara gelince, bunlar [da] sizdendirler; ⁸⁵ [işte böyle] sıkıca birbirine bağlanıp yakınlık kazananlar, Allah’ın koyduğu düstura göre birbirleri üzerinde temelden hak sahibidirler. ⁸⁶ Gerçek şu ki, Allah’tır her şeyin aslını bilen.
84 Ellezîne âmenû (lafzen, “inanmış olanlar”) ifadesi yapı olarak geçmiş zaman kipinde olmakla birlikte, min ba‘d (“bundan sonra veya bundan böyle”) sözcüğünün varlığı, ayetin vahyolunduğu zamana kıyasla gelecek zamanı göstermektedir: dolayısıyla, ellezîne âmenû ile başlayan cümlenin tamamının geleceğe matuf olduğu anlaşılmaktadır (Menâr X, 134 vd., keza bkz. Râzî’nin bu ayet üzerindeki yorumu).85 Yani, bağlı bulunulan ortak dinin inananlar arasında oluşturduğu güçlü dayanışmaya, İslam kardeşliğine onlar da katılmış olacaklar.86 Klasik müfessirler bu son cümlecikte temas edilen yakınlığın inanç birliğine dayanan manevî kardeşlikten ayrı olarak fiilî akrabalık, kan yakınlığı olduğu görüşündedirler. Bu müfessirlere bakılırsa, yukarıdaki ayet, ilk zamanlar Medine’de ensar ile muhacirîn arasında yaygın bir biçimde uygulanan özel “kardeşlik” örfünü ilga etmektedir; bu örfe göre ensârdan (“yardımcılar” anlamında Medineli mühtedîler) kimileri, istisnasız hepsi de Medine’ye fakr u zaruret içinde göç etmiş bulunan muhâcirlerden kimilerini ferdî olarak kendilerine “kardeş” ediniyor ve bu sembolik “kardeşlik” bağı her muhâcire “kardeşi”nin malından mülkünden belli bir pay, hatta sonrakinin ölümü halinde mirasından bir hisseye hak kazandırıyordu. Yukarıdaki ayetin, bundan böyle miras hakkının ancak yakın akraba arasında söz konusu olabileceği esasını getirerek böyle bir “kardeşlik” uygulamasını kaldırdığı ileri sürülmektedir. Oysa, bizce ayetin bu yönde yorumlanması ikna edici olmaktan oldukça uzaktır. Her ne kadar ulu’l-erhâm tabiri, lugat olarak “ana rahmi” anlamına gelen rahm (rihm ve rahim olarak da telaffuz edilebilir) isminden türemiş olsa da unutulmamalıdır ki, bu sözcük genel anlamda (yani, yalnızca kan bağına işaret etmemek üzre) “yakınlık”, “sıkı fıkılık” yahut “yakın ilişki” anlamlarına mecaz olarak da kullanılmaktadır. Bu yönde, klasik Arap dilinde ulu’l-erhâm her türlü yakınlığı, ilişkiyi ifade eder; hukukta ise [ferâiz olarak adlandırılan miras taksiminden] hisse almayan yakınlıkları (Lane III, 1056 öteki otoriteler arasında Tâcu’l-‘Arûs’u da zikrederek). Öte yandan, yukarıdaki ayette “yakın bağlar”a ilişkin ifade, Müminlerin birbirlerinin dostları ve hâmîleri (evliyâ’) oldukları ve bundan böyle inanan herkesin de İslam cemaatinin tabii üyesi sayılacağı öğretisinde yoğunlaşan bir bölümün sonunda yer almaktadır; bu durumda, ulu’l-erhâm’dan (yakınlık sahibi olanlar) kasıt kelimenin lugat anlamıyla sınırlı olsaydı ve bununla miras hukukuna ilişkin bir îmada bulunulmuş olsaydı, o zaman, gerçek müminler arasındaki din ve inanç bağını ve böyle bir bağın gerektirdiği manevî/ahlakî yükümlülükleri dile getiren, bölümün geri kalan kısmından anlam akışı olarak oldukça uzaklaşılmış olunurdu. Bu itibarla, bizce yukarıdaki ayet miras hukukuyla ilgili herhangi bir ilke getirmiyor; fakat yukarıda işaret edildiği gibi, önceki ayetlerde verilen öğretiyi hulasa ediyor; şöyle ki: bütün çağlarda tüm gerçek müminler kelimenin en derin anlamıyla tek bir cemaat oluştururlar; ve bu anlamda manevî düzeyde birbirleriyle sımsıkı bağlar, yakınlıklar içine girmiş bulunan kimseler, Allah’ın “bütün müminler kardeştirler” düsturu gereğince (49:10) en ileri düzeyde birbirleri üzerinde hem hak sahibidirler, hem de birbirlerinden sorumludurlar.