Hiç ara vermeksizin gece gündüz, (O’nun birliğini, sınırsız kudret ve yüceliğini tüm evrene ilan ederek) tesbih ederler.*
(*) Bir sanatkâr, yaptığı sanat eserini; bir mûcid, îcâd ettiği makineyi arzu ettiği şekilde planlayıp biçimlendirir ve onu en iyi kendisi tanır. Ayrıca her sanatkâr, eserine koyduğu imzasıyla da daima hatırlanmak, ismini yâd ettirmek ister. Ayrıca hâl böyle iken mikro âlemden makro âlemlere, atomdan galaksilere kadar bütün kâinâtı yoktan var eden Cenâb-ı Hakk’ın, şuurlu şuursuz yarattığı bütün varlıkları da, kendisini periyodik olarak hâl dili ile zikredecek şekilde tanzîm etmesi kadar tabiî bir şey olamaz. Evvela şunu bilmek gerekir ki, var olan canlı ve cansızların kendilerine yüklenen vazifelerini görmeleri, onların bir nevi tesbihatıdır. Mesela: Bir şey niçin ve ne amaçla yaratılmışsa, o şeyin kendi yaratılış amacına uygun hareket etmesi, yaratıcının varlık âlemi için koyduğu kanunlara bilerek veya bilmeyerek boyun eğmesi vs. hâl diliyle yaratıcıyı tesbih etmektir. Örneğin; Güneş’in tesbihi enerji üretmek, ısıtmak ve aydınlatmaktır, koyunun tesbihi süt vermek, arının ki ise bal yapmaktır ve bunlar gibi. Yani, tüm kâinat, kendinin farkında olmaksızın, hâl diliyle O’nu ve O’nun varlığını, birliğini göstermekte böylelikle tesbih etmektedir. Örneğin bir su damlasından bir okyanusa, koca bir çınar ağacını sırtında taşıyan minik bir tohumcuğa, tüm bu varlıklar, hepsi üzerlerinde vahdete işâret eden aynı imzayı taşımalarıyla Hakk’ın varlığını ve birliğini göstermekte ve böylece O’nu tesbih etmektedirler. Bu varlıkların hikmetten haberleri olmaksızın hikmetle iş görmeleri de hâl diliyle tesbih etmeleri demektir.