1. Âyet
اِقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ ف۪ي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَۚ
İnsanların hesab(a çekilecek)leri (kıyamet günü) yaklaştı. Hâl böyle iken onlar, gaflet içinde (âyetlerimizden ve resullerimizden) yüz çevirmekteler.
Enbiyâ Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 21. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 112 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 73. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
اِقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ ف۪ي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَۚ
İnsanların hesab(a çekilecek)leri (kıyamet günü) yaklaştı. Hâl böyle iken onlar, gaflet içinde (âyetlerimizden ve resullerimizden) yüz çevirmekteler.
مَا يَاْت۪يهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ اِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَۙ
(2-3) Onlara (ne zaman) Rabblerinden yeni bir zikir (hatırlatma ve öğüt) gelse, onlar ancak alaya alarak, kalpleri de oyuna, eğlenceye dalarak onu dinlerler. (Resulüm! Mekkeli) Bu zalimler (de kendi aralarında) gizlice şöyle konuştular: "Bu (Muhammed de) sizin gibi bir beşer değil mi? Siz şimdi göz göre göre (onun size okuduğu Kur'ân denen, bu) sihre mi kapılacaksınız?"
لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْۜ وَاَسَرُّوا النَّجْوٰىۗق اَلَّذ۪ينَ ظَلَمُواۗق هَلْ هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۚ اَفَتَاْتُونَ السِّحْرَ وَاَنْتُمْ تُبْصِرُونَ
Bu âyetin meali 2. âyetle birlikte verilmiştir.
قَالَ رَبّ۪ي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۘ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
(Sen ise) Dedi(n) ki: "Rabbim yerde ve gökte (söylenmiş) olan her sözü bilir. O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir)."
بَلْ قَالُٓوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ بَلِ افْتَرٰيهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌۚ فَلْيَاْتِنَا بِاٰيَةٍ كَمَٓا اُرْسِلَ الْاَوَّلُونَ
Onlar, "hayır! (Muhammed'in söyledikleri sadece) Karmakarışık düşlerdir, bilakis onu kendisi uydurmuştur, belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse) Öncekilerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir âyet (mucize) getirsin" dediler.
مَٓا اٰمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَاۚ اَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ
(Resulüm!) Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir memleket (halkı, resullerimiz mucize getirdikleri hâlde onlara) iman etmemişti, şimdi bunlar mı iman edecekler?
وَمَٓا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ اِلَّا رِجَالاً نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz (yiğit) adamlardan başkasını (resul olarak) göndermedik. (Ey kâfirler!) Eğer bilmiyorsanız (o yiğit adamları ehl-i kitaptan ilim ve) zikir ehline sorun.
وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَداً لَا يَاْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِد۪ينَ
Biz o (resul)leri de yemek yemeyen bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.
ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَاَنْجَيْنَاهُمْ وَمَنْ نَشَٓاءُ وَاَهْلَكْنَا الْمُسْرِف۪ينَ
Sonra onlara olan vaadimizi yerine getirdik. Böylece hem onları hem de dilediğimiz (başka) kimseleri (yurtlarında helâka uğramaktan) kurtardık, müsrifleri (dünya menfaati uğruna hayatını israf edenleri) de (o yurdu yerle bir ederek) helâk ettik.
لَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ كِتَاباً ف۪يهِ ذِكْرُكُمْۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟
(Ey insanlar!) Andolsun ki size içinde zikriniz (şeref ve şanınız) bulunan bir Kitâb (olan Kur'ân'ı) indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَاَنْشَاْنَا بَعْدَهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ
Biz (halkı) zalim olan nice memleketleri (azabımızla) kırıp geçir(erek yerle bir et)tik ve onlardan sonra başka kavimler meydana getirdik.
فَلَمَّٓا اَحَسُّوا بَاْسَنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَۜ
Onlar azabımızı hissettikleri zaman hemen oradan kaçmaya çalıştılar.
لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُٓوا اِلٰى مَٓا اُتْرِفْتُمْ ف۪يهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْـَٔلُونَ
(Onlara) "Kaçmayın! (Varlık) İçinde sefahate daldığınız (yurtlarınıza) ve evlerinize dönün! Çünkü sorguya çekileceksiniz" (dedik).
قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ
(Onlar da) "Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz (Rabbimizin bizi nimetlendirdiğinden gâfil olan) zalim kimselermişiz" dediler.
فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوٰيهُمْ حَتّٰى جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يداً خَامِد۪ينَ
Biz onları (kökünden koparılarak) biçilmiş (ekine), (üflenen mum gibi hemen) sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu feryatları devam etti.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ
Biz, göğü, yeri ve bunlar arasında bulunanları oyun (ve eğlence) olsun diye yaratmadık.
لَوْ اَرَدْنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ لَهْواً لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّاۗق اِنْ كُنَّا فَاعِل۪ينَ
Eğer bir (oyun ve) eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık (böyle yapardık).
بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌۜ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ
Bilakis Biz, hakkı bâtılın üzerine atarız da onu paramparça eder. Bir de bakarsın ki o, yok olup gitmiştir. (Allah'a, yalan yanlış) İsnad ettiğiniz sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!
وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ
Göklerde ve yerde olan bütün varlıklar O'na aittir. O'nun katındaki (melek)ler de O'na ibadet etmekten ne kibirlenirler ne de yorulurlar.
يُسَبِّحُونَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ
Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah'ı) tesbih ederler.
اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ هُمْ يُنْشِرُونَ
Yoksa onlar, yerden birtakım ilâhlar edindiler de (ölüleri) onlar mı diriltecek?
لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
Eğer o ikisinde (yerde ve gökte) Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, kesinlikle onlar fesada uğrar (bozulup gider)di. Arş'ın Rabbi olan Allah Subhân'dır, onların uydurdukları sıfatlardan (ve her türlü noksanlıktan münezzehtir).
لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ
O (Allah), yaptığından dolayı sorgulanamaz, onlar ise sorguya çekileceklerdir.
اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ هٰذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْل۪يۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۙ الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ
(Resulüm!) Yoksa onlar (yine de) Allah'tan başka (birtakım) ilâhlar mı edindiler? De ki: "(O hâlde haydi) Delilinizi getirin! İşte benimle beraber olanların Zikri (olan Kur'ân) ve benden önceki (ümmet)lerin zikri (olan Tevrât ve İncîl. Hiçbirinde birden fazla ilâh olduğuna dair herhangi bir delil var mı)." Hayır! Onların çoğu hakkı bilmezler, bu sebeple de (âyetlerimizden ve resullerimizden) yüz çevirirler.
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ
Biz senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona (şöyle) vahyetmiş olmayalım, "muhakkak ki Benden başka İlâh yoktur, öyleyse Bana âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)."
وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداً سُبْحَانَهُۜ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ
Yine de onlar dediler ki: "Rahmân (olan Allah, bazı resulleri) çocuk edindi." (Hâşâ!) O Subhân'dır (bundan münezzehtir). Bilakis (Allah'ın resulleri) ikrama nail olmuş kullardır.
لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ
Onlar sözle Allah'ın önüne geç(ip nefislerinden konuş)mazlar ve (sadece) O'nun emri ile iş yaparlar.
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَۙ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ
(Allah) Onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar (Allah'ın) razı olduklarından başkasına şefâat etmezler ve O'nun haşyetinden titrerler!
وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪ فَذٰلِكَ نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ۟
Onlardan her kim, "Allah'tan başka şüphesiz ben de bir ilâhım!" derse, Biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte Biz, (kendine zulmeden) zalimleri böyle cezalandırırız!
اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَاۜ وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ
Kâfirler, göklerle yer bitişikken Bizim onları birbirinden ayırdığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görmediler mi? Hâlâ iman etmeyecekler mi?
وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
Biz, onları sarsmasın diye yeryüzünde (buna engel olacak) sabit dağlar yerleştirdik. Maksatlarına ulaşsınlar diye de orada genişçe yollar var ettik.
وَجَعَلْنَا السَّمَٓاءَ سَقْفاً مَحْفُوظاًۚ وَهُمْ عَنْ اٰيَاتِهَا مُعْرِضُونَ
Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise (Allah'ın kudretini gösteren bu) âyetlerinden yüz çevirmektedirler.
وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ
O; geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yaratandır. Her biri (kendileri için tayin edilen) bir yörüngede yüzmektedirler.
وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَۜ اَفَا۬ئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ
(Resulüm!) Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar (dünyada) ebedi mi kalacaklar?
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Her nefis ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak sizi şerle de hayırla da deneriz ve (hepiniz ancak) Bize döndürüleceksiniz.
وَاِذَا رَاٰكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُواًۜ اَهٰذَا الَّذ۪ي يَذْكُرُ اٰلِهَتَكُمْۚ وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمٰنِ هُمْ كَافِرُونَ
(Resulüm!) Kâfirler seni gördükleri zaman, "sizin ilâhlarınızı zikred(erek onlar hakkında ileri geri konuş)an bu mu?" (diyerek) seni ancak alaya alırlar. Onlar, Rahmân (olan Allah)ın Zikrini (âyetlerini) inkâr edenlerin ta kendileridir.
خُلِقَ الْاِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍۜ سَاُر۪يكُمْ اٰيَات۪ي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ
İnsan (çok sabırsız, çok acelecidir, sanki) aceleden yaratılmıştır. (Bekleyin) Yakında size âyetlerimi(n işaret ettiği azabı) göstereceğim. Şimdi Benden (onu) acele istemeyin!
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Buna rağmen onlar, "eğer doğru söyleyenlerden iseniz (söyleyin bakalım) bu vaad (ettiğiniz kıyamet) ne zaman (gerçekleşecek)?" derler.
لَوْ يَعْلَمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ح۪ينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
Kâfirler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları, kendilerine yardım da edilmeyeceği o zamanı bir bilseler(di o azabı bu kadar acele istemezlerdi)!
بَلْ تَاْت۪يهِمْ بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ
Doğrusu kendilerine (o tehdit edildikleri azap öyle) ansızın gelir ki onlar şaşkınlıktan donakalırlar. (O an geldiğinde) Artık onu ne reddedebilirler ne de kendilerine göz açtırılır.
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟
(Resulüm!) Andolsun ki senden önceki resullerle de alay edilmişti, bu yüzden onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey (olan o azap) kuşatıverdi.
قُلْ مَنْ يَكْلَؤُ۬كُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمٰنِۜ بَلْ هُمْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ
De ki: "(Size azap etmek isterse) Gece ve gündüz, Rahmân(ın azabın)dan sizi kim koruyacak?" Buna rağmen onlar Rabblerinin zikri (olan âyetleri)nden yüz çevirmektedirler.
اَمْ لَهُمْ اٰلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَاۜ لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَ اَنْفُسِهِمْ وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ
Yoksa onların, kendilerini Bize karşı koruyacak ilâhları mı var? (O ilâh edindikleri şeyler kıyamet günü) Ne kendilerine yardım edebilirler ne de Bizden yakınlık görebilirler.
بَلْ مَتَّعْنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُۜ اَفَلَا يَرَوْنَ اَنَّا نَاْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ اَفَهُمُ الْغَالِبُونَ
Kaldı ki onları da atalarını da (dünya nimetlerinden) Biz faydalandırdık. Hatta ömür(leri) kendilerine (hiç bitmeyecek gibi) uzun geldi. Fakat onlar görmüyorlar mı ki Biz yere (onun topraktan olan bedenine) tecelli edip onu(n bedenini zayıflatıyor, ömrünü de) etrafından (azar azar) kısaltıyoruz? Şu hâlde galip gelenler (gerçekten) onlar mı (yoksa Biz miyiz)!
قُلْ اِنَّـمَٓا اُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْيِۘ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَٓاءَ اِذَا مَا يُنْذَرُونَ
(Resulüm!) De ki: "Ben sizi ancak (bana indirilen) vahiy ile uyarıyorum." Ne var ki (manen) sağır olanlar uyarıldıkları vakit (hakka olan bu) daveti duymazlar.
وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ
Andolsun, onlara Rabbinin azabından ufak bir esinti dokunsa, hiç şüphesiz, "yazıklar olsun bize! Gerçekten biz (Rabbimizin bizi nimetlendirdiğinden gâfil olan) zalim kimselermişiz" derler.
وَنَضَعُ الْمَوَاز۪ينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـٔاًۜ وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ اَتَيْنَا بِهَاۜ وَكَفٰى بِنَا حَاسِب۪ينَ
Biz, kıyamet günü (amellerin tartılması) için adalet terazileri kurarız. Artık hiç kimseye hiçbir şekilde zulmedilmez ve (yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa onu (mutlaka yapanın karşısına) getiririz. (O gün) Hesap görücü olarak Biz yeteriz.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى وَهٰرُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَٓاءً وَذِكْراً لِلْمُتَّق۪ينَۙ
Andolsun ki Biz, Mûsâ ve Hârûn'a (hakla bâtılı birbirinden ayıran) Furkân'ı ve muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için (de karanlıkları aydınlatan) bir ışık ve bir zikir (nasihat ve öğüt olan Tevrât'ı) verdik.
اَلَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَهُمْ مِنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ
O (muttaki)ler ki gıyâben Rabblerinden haşyet duyarlar. Yine onlar (görmedikleri hâlde hesap verecekleri kıyamet) saat(in)den (korkup) titrerler.
وَهٰذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ اَنْزَلْنَاهُۜ اَفَاَنْتُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ۟
İşte bu (Kur'ân) da Bizim indirdiğimiz mübarek (şanı yüce ve insanı yücelten) bir Zikir (hatırlatma ve öğüt)tür. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz?
وَلَقَدْ اٰتَيْنَٓا اِبْرٰه۪يمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِه۪ عَالِم۪ينَۚ
Andolsun ki Biz, İbrâhîm'e de daha önce rüşdünü (bir kul olarak kemâlatını) vermiştik. Zaten Biz onu(n buna ehil olduğunu) biliyorduk.
اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا هٰذِهِ التَّمَاث۪يلُ الَّت۪ٓي اَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ
Hani o, babasına ve kavmine demişti ki: "Şu (karşısına geçip) ibadet ettiğiniz heykeller de ne oluyor?"
قَالُوا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا لَهَا عَابِد۪ينَ
(Onlar) Dediler ki: "Biz, babalarımızı bunlara tapar bulduk (onun için biz de onlara tapıp ibadet ediyoruz)."
قَالَ لَقَدْ كُنْتُمْ اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
(İbrâhîm) "Andolsun ki siz de babalarınız da apaçık bir dalâlet içindesiniz" dedi.
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ اَمْ اَنْتَ مِنَ اللَّاعِب۪ينَ
(Onlar) Dediler ki: "Bize hakkı mı getirdin, yoksa sen (ilâhlarımızı terk etmemiz için bize oyun) oynayanlardan mısın?"
قَالَ بَلْ رَبُّكُمْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الَّذ۪ي فَطَرَهُنَّۘ وَاَنَا۬ عَلٰى ذٰلِكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ
(İbrâhîm) Dedi ki: "Hayır! Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki onları yoktan yaratmıştır ve ben de buna şahidlik edenlerdenim."
وَتَاللّٰهِ لَاَك۪يدَنَّ اَصْنَامَكُمْ بَعْدَ اَنْ تُوَلُّوا مُدْبِر۪ينَ
(İbrâhîm, onların Allah'a iman etmeyeceklerini anladığında içinden dedi ki) "Allah'a yemin ederim ki siz arkanızı dönüp gittikten sonra şüphesiz putlarınız(l)a (size) bir tuzak kuracağım!"
فَجَعَلَهُمْ جُذَاذاً اِلَّا كَب۪يراً لَهُمْ لَعَلَّهُمْ اِلَيْهِ يَرْجِعُونَ
Derken (İbrâhîm, gizlice onların putlarının yanına vardı ve) onları paramparça etti. Yalnız o (put)ların (en) büyüğünü (sağlam bıraktı), belki ona müracaat ederler diye.
قَالُوا مَنْ فَعَلَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَٓا اِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِم۪ينَ
(Akabinde onlar gelip paramparça olan putlarını görünce) "Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Hiç şüphesiz o, zalimlerdendir" dediler.
قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَـهُٓ اِبْرٰه۪يمُۜ
(Bazıları) "Bunları diline dolayan bir genç işittik, kendisine İbrâhîm deniyormuş" dediler.
قَالُوا فَاْتُوا بِه۪ عَلٰٓى اَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ
(Diğerleri de) "O hâlde onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki (bu işi onun yaptığına) şahidlik ederler" dediler.
قَالُٓوا ءَاَنْتَ فَعَلْتَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَا يَٓا اِبْرٰه۪يمُۜ
(İbrâhîm gelince) "Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhîm?" dediler.
قَالَ بَلْ فَعَلَهُۗق كَب۪يرُهُمْ هٰذَا فَسْـَٔلُوهُمْ اِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ
(İbrâhîm, sağlam kalan büyük putu göstererek) "Aslında bu işi şu büyükleri yapmış (olmalı). Haydi onlara sorun, eğer konuşabiliyorlarsa!" dedi.
فَرَجَعُٓوا اِلٰٓى اَنْفُسِهِمْ فَقَالُٓوا اِنَّكُمْ اَنْتُمُ الظَّالِمُونَۙ
Bunun üzerine (orada bulunanlar) kendi vicdanlarına dönüp (Allah'tan başka ilâhlar edindikleri için kendi kendilerine), "hiç şüphesiz asıl zalimler sizlersiniz, sizler!" dediler.
ثُمَّ نُكِسُوا عَلٰى رُؤُ۫سِهِمْۚ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يَنْطِقُونَ
Sonra yine (şeytanın aldatmasıyla) eski düşüncelerine geri döndürüldüler (ve İbrâhîm'e dönüp), "andolsun ki sen bunların konuşmadığını (pekâlâ) biliyorsun" dediler.
قَالَ اَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُكُمْ شَيْـٔاً وَلَا يَضُرُّكُمْۜ
(İbrâhîm) Dedi ki: "Öyleyse Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek şeylere mi tapıyorsunuz?"
اُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
"Size de Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"
قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانْصُرُٓوا اٰلِهَتَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ
(Nemrut ve arkadaşları) "Eğer (onu cezalandırmak için bir şey) yapacaksanız, onu (ateşe atıp) yakın ve ilâhlarınıza yardım edin!" dediler.
قُلْنَا يَا نَارُ كُون۪ي بَرْداً وَسَلَاماً عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَۙ
(Onu ateşe attıklarında) Biz, "ey ateş! İbrâhîm için serin ve selamet ol!" dedik.
وَاَرَادُوا بِه۪ كَيْداً فَجَعَلْنَاهُمُ الْاَخْسَر۪ينَۚ
Böylece onlar, ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları en ağır hüsrana uğrattık.
وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطاً اِلَى الْاَرْضِ الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَا لِلْعَالَم۪ينَ
Biz, onu ve Lût'u içinde âlemler (yani insanlar) için bereketler kıldığımız (bir) yere (ulaştırarak kavimlerinin zulmünden) kurtardık.
وَوَهَبْنَا لَـهُٓ اِسْحٰقَۜ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةًۜ وَكُلاًّ جَعَلْنَا صَالِح۪ينَ
Ve ona, İshâk'ı ayrıca fazladan bir bağış olmak üzere (İshâk'ın oğlu) Yakûb'u lütfettik ve her birini sâlih kimseler kıldık.
وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَاِقَامَ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءَ الزَّكٰوةِۚ وَكَانُوا لَنَا عَابِد۪ينَۙ
Onları, emrimizle (insanları) hidâyete erdiren önderler yaptık ve onlara hayırlı işler yapmayı, namazı ikâme ed(erek Allah'ın dinini destekle)meyi ve zekâtı ver(erek nefislerinin cimriliğini temizle)meyi vahyettik. Onlar, sadece Bize âbd ol(up kulluk ed)en kimselerdi.
وَلُوطاً اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِق۪ينَۙ
Biz, Lût'a da hikmet ve ilim verdik. Onu, çirkin işler yapmakta olan o memleket (halkın)dan kurtardık. Zira onlar, fâsık (yoldan çıkmış) kötü bir kavimdi.
وَاَدْخَلْنَاهُ ف۪ي رَحْمَتِنَاۜ اِنَّهُ مِنَ الصَّالِح۪ينَ۟
Biz onu, rahmetimizin içine aldık; çünkü o, sâlih kimselerdendi.
وَنُوحاً اِذْ نَادٰى مِنْ قَبْلُ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظ۪يمِۚ
(Resulüm!) Nûh'u da (an)! Hani daha önce (o da) dua etmişti de Biz onun duasını kabul ederek kendisini ve (iman eden) ehlini o büyük sıkıntı (olan tufan)dan kurtarmıştık.
وَنَصَرْنَاهُ مِنَ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَع۪ينَ
Âyetlerimizi yalanlayan o kavme karşı ona yardım ettik. Gerçekten onlar kötü bir kavimdi. Bu yüzden Biz de onların hepsini (suda) boğduk.
وَدَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ اِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ اِذْ نَفَشَتْ ف۪يهِ غَنَمُ الْقَوْمِۚ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِد۪ينَۙ
(Resulüm!) Dâvûd ve Süleymân'ı da (an)! Hani bir ekin (tarlası) hakkında hüküm veriyorlardı. Bir kavme ait koyun sürüsü (geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekin tarlasının) içine daldığı zaman (onu talan etmişti). Biz onların hükümlerine şahiddik.
فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمٰنَۚ وَكُلاًّ اٰتَيْنَا حُكْماً وَعِلْماًۘ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُ۫دَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَۜ وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ
Biz onu (söz konusu davada adaletle hükmetmeyi) Süleymân'a kavrattık. Zaten Biz, onların her birine hikmet ve ilim verdik. Dâvûd ile beraber, (Allah'ı) tesbih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. (Bütün bunları) Yapan Bizdik.
وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَاْسِكُمْۚ فَهَلْ اَنْتُمْ شَاكِرُونَ
Bir de Biz ona (Dâvûd'a), savaş(ın şiddetin)den sizi koruyacak elbiseler (yani zırh) yapma sanatını öğrettik. Hâl böyleyken siz şükrediyor musunuz?
وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ عَاصِفَةً تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ٓ اِلَى الْاَرْضِ الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِم۪ينَ
Süleymân'a da şiddetli esen rüzgârı (boyun eğdirdik). (Rüzgâr) Onun emriyle içinde bereketler kıldığımız (bir) yere (doğru) akıp giderdi. Ve Biz, her şeyi bileniz.
وَمِنَ الشَّيَاط۪ينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلاً دُونَ ذٰلِكَۚ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظ۪ينَۙ
Bir de şeytanlardan onun için dalgıçlık yap(ıp denizden inciler çıkar)anları ve bundan başka işler görenleri (de onun emrine verdik). Onları (Süleymân'ın emrinde) muhafaza eden yine Bizdik.
وَاَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَۚ
(Resulüm!) Eyyûb'u da (an)! Hani o, Rabbine, "doğrusu bana bir zarar dokundu. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin" diye nidâ etmişti.
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِه۪ مِنْ ضُرٍّ وَاٰتَيْنَاهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرٰى لِلْعَابِد۪ينَ
Bunun üzerine Biz, tarafımızdan bir rahmet ve (Allah'a âbd olup) ibadet edenler için bir öğüt (ve örnek) olmak üzere onun duasını kabul ettik. Kendisinde zarar olarak ne varsa giderdik ve ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini daha verdik.
وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِدْر۪يسَ وَذَا الْكِفْلِۜ كُلٌّ مِنَ الصَّابِر۪ينَۚ
(Resulüm!) İsmâîl'i, İdrîs'i ve Zülkifl'i de (an)! Hepsi de sabredenlerdendi.
وَاَدْخَلْنَاهُمْ ف۪ي رَحْمَتِنَاۜ اِنَّهُمْ مِنَ الصَّالِح۪ينَ
Onları da rahmetimizin içine aldık; çünkü onlar sâlih kimselerdendi.
وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِباً فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗق اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَۚ
(Resulüm!) Zünnûn'u (balık sahibi Yûnus'u) da (an)! Hani o, öfkelenerek (kavminden ayrılıp) gitmişti de Bizim kendisini (bu yüzden) sıkıntıya sokmayacağımızı zannetmişti. Nihayet (balığın karnında) karanlıklar içinde (kalıp), "Senden başka İlâh yoktur. Sen Subhân'sın (her türlü noksanlıktan münezzehsin). Ben gerçekten (senin emrini beklemeden kavmimi terk ederek) zalimlerden oldum!" diye nidâ etmişti.
فَاسْتَجَبْنَا لَهُۙ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّۜ وَكَذٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِن۪ينَ
Bunun üzerine Biz de onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte Biz mü'minleri böyle kurtarırız.
وَزَكَرِيَّٓا اِذْ نَادٰى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْن۪ي فَرْداً وَاَنْتَ خَيْرُ الْوَارِث۪ينَۚ
(Resulüm!) Zekeriyyâ'yı da (an)! Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: "Rabbim! Beni (evlatsız) tek başıma bırakma! Ve (ben biliyorum ki beni vârissiz bıraksan bile) Sen vârislerin hayırlısısın."
فَاسْتَجَبْنَا لَهُۘ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيٰى وَاَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَباً وَرَهَباًۜ وَكَانُوا لَنَا خَاشِع۪ينَ
Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahyâ'yı hibe ettik, hanımını da kendisi için (çocuk sahibi olmaya) elverişli bir hâle getirdik. Gerçekten (bütün) bu (resul)ler, hayır işlerinde yarışırlar, (rahmetimizi) umarak ve (sevgimizi kaybetmekten) korkarak Bize dua ederlerdi. Onlar Bize (gönülden bağlı ve) saygı duyan kimselerdi.
وَالَّت۪ٓي اَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا ف۪يهَا مِنْ رُوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ
(Resulüm!) Irzını (iffetle) korumuş olanı (Meryem'i de an)! Biz ona rûhumuzdan nefhed(erek bir oğul ihsan et)tik. Onu ve oğlunu âlemler (yani insanlar) için (kudretimizi gösteren) bir âyet (ibret ve mucize) kıldık.
اِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘ وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ
(Ey insanlar!) Muhakkak ki bu (bütün resuller ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise Bana âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın).
وَتَقَطَّعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْۜ كُلٌّ اِلَيْنَا رَاجِعُونَ۟
Ama (insanlar) aralarındaki bu birliği parça parça ettiler. Hâlbuki hepsi (sonunda) Bize döneceklerdir.
فَمَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِه۪ۚ وَاِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ
Bu durumda her kim mü'min olarak sâlih ameller işlerse onun çabası (hem dünyada hem de âhirette) inkâr edilmez; zira Biz onu yazmaktayız.
وَحَرَامٌ عَلٰى قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَٓا اَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ
Helâk ettiğimiz bir memleket (halkı) için şüphesiz ki (yeniden dirilme) haramdır, onların geri dönmesi mümkün değildir.
حَتّٰٓى اِذَا فُتِحَتْ يَاْجُوجُ وَمَاْجُوجُ وَهُمْ مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنْسِلُونَ
Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc('ün seddi yıkılıp önü) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman,
وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَاِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ اَبْصَارُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ يَا وَيْلَنَا قَدْ كُنَّا ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا بَلْ كُنَّا ظَالِم۪ينَ
Ve hak vaad (olan kıyamet) yaklaştığında, bir de bakarsın ki inkâr edenlerin gözleri (dehşetten) donakalır! (Onlar derler ki) "Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz, bundan gaflet içindeydik (bunun doğru olacağını hiç hesap etmemiştik), hatta biz gerçekten (kendine zulmeden) zalim kimselermişiz."
اِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ حَصَبُ جَهَنَّمَۜ اَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ
(O gün onlara denilir ki) "Siz ve Allah'tan başka âbd ol(up kulluk et)tiğiniz şeyler cehennem yakıtısınız. Sizin varacağınız yer orasıdır."
لَوْ كَانَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اٰلِهَةً مَا وَرَدُوهَاۜ وَكُلٌّ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Eğer onlar(ın taptığı ilâhlar gerçekten) ilâh olsalardı oraya varmazlardı. Hâlbuki hepsi (tapanlar da tapılanlar da) orada ebedi kalacaklardır.
لَهُمْ ف۪يهَا زَف۪يرٌ وَهُمْ ف۪يهَا لَا يَسْمَعُونَ
Orada onların (çok feci) nefes alıp vermeleri vardır. Yine orada onlar (başka hiçbir şey) işitmezler.
اِنَّ الَّذ۪ينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنٰٓىۙ اُو۬لٰٓئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَۙ
Ama Bizden kendilerine güzellik geçmiş (El Esmâu'l Husnâ'mız ile güzelleşmiş) olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır.
لَا يَسْمَعُونَ حَس۪يسَهَاۚ وَهُمْ ف۪ي مَا اشْتَهَتْ اَنْفُسُهُمْ خَالِدُونَۚ
Onlar, o (cehennem)in uğultusunu duymazlar ve canlarının çektikleri (sonsuz nimetler) içinde ebedi kalırlar.
لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْاَكْبَرُ وَتَتَلَقّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ هٰذَا يَوْمُكُمُ الَّذ۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
En büyük korku (dahi) onları hüzünlendirmez ve (orada) melekler kendilerini (şöyle) karşılar, "işte bu, (dünyada) size vaad edilen (mükâfat) gününüzdür."
يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِۜ كَمَا بَدَاْنَٓا اَوَّلَ خَلْقٍ نُع۪يدُهُۜ وَعْداً عَلَيْنَاۜ اِنَّا كُنَّا فَاعِل۪ينَ
O gün göğü, yazılı kağıtların tomarını dürer gibi düreriz. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak onu tekrar o hâle getiririz. (Bu) Üzerimize aldığımız bir vaaddir. Muhakkak ki Biz, (vaad ettiğimizi) yaparız.
وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ اَنَّ الْاَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ
Andolsun ki Biz, zikr(imiz olan Tevrât)tan sonra Zebûr'da da, "muhakkak yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır" diye yazmıştık.
اِنَّ ف۪ي هٰذَا لَبَلَاغاً لِقَوْمٍ عَابِد۪ينَۜ
Hiç şüphesiz bu (Kur'ân)da da âbd olan (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışan) bir kavim için bir tebliğ (ve bir müjde) vardır.
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ
(Resulüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
قُلْ اِنَّمَا يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَهَلْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ
(Kâfirlere) De ki: "Bana ancak sizin ilâhınızın sadece Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh olduğu vahyediliyor. Hâlâ (iman edip) Müslüman olmayacak mısınız?"
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ اٰذَنْتُكُمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ وَاِنْ اَدْر۪ٓي اَقَر۪يبٌ اَمْ بَع۪يدٌ مَا تُوعَدُونَ
Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: "(Bana emrolunanı hepinize) Eşit biçimde açıkladım. Size vaad olunan (azabın) yakın mı yoksa uzak mı olduğunu ise ben bilmem."
اِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ
"Muhakkak ki Allah, sözün açık olanını da bilir, gizlemekte olduğunuz şeyleri de bilir."
وَاِنْ اَدْر۪ي لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَكُمْ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ
"Bilmem! Belki de bu (azabın ertelenmesi) sizin için bir imtihan ve bir süreye kadar (belki iman edersiniz diye) sizi geçindirmek içindir."
قَالَ رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقِّۜ وَرَبُّنَا الرَّحْمٰنُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ
(Allah'ın resulü) Dedi ki: "Rabbim! (Aramızda) Hak ile hüküm ver! Bizim Rabbimiz Rahmân'dır (rahmeti herkesi ve her şeyi kuşatandır), sizin isnâd ettiğiniz nitelemelerinize karşı Musteân (sadece kendisinden yardım istenecek) olandır."
Mekke devrinde nâzil olmuştur. İbn Abbas ve İbnü’z-Zübeyr’den gelen rivayetler bu konuda ittifak bulunduğunu ortaya koymaktadır (Süyütî, ed-Dürrü’l-menŝûr, V, 615; Âlûsî, XVII, 2). Ancak Süyûtî el-İtķān’da 44. âyetin Mekkî olmadığını kaydetmiş (I, 47) fakat bunun mesnedini göstermemiştir. Buhârî, İbn Mes‘ûd’un İsrâ, Kehf, Meryem, Tâhâ ve Enbiyâ sûrelerinin Mekke devrinde gelen ilk sûreler arasında bulunduğunu ima eden bir rivayetine yer vermişse de (“Tefsîr”, 17/1, 21/1) gerek muhtevası gerekse diğer kaynakların bu sûreyi nüzûl sırasına göre yetmiş üçüncü olarak göstermesi, bunun ilk gelen sûrelerden değil Mekke devrinin ortalarında veya sonlarına doğru gelen sûrelerden olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Sûre 112 âyet olup fâsıla*sı (م، ن) harfleridir.
On sekiz peygamberin tebliğ hayatından ve çeşitli özelliklerinden bahseden ve bu sebeple Enbiyâ sûresi adını alan sûrenin esas konusu, peygamberlerin hak dini yayma ve benimsetme hususunda her türlü zorluğa ve engellemelere rağmen başarıya nasıl ulaştıklarını göstermek ve hakkın bâtıl karşısında elde ettiği zaferi haber vermektir.
Sûre daha ilk âyetinde, gaflet içinde yüzen Mekkeli müşriklerin cezalandırılacakları günün yaklaştığını, onların rablerinden gelen her yeni irşad ve ikazı eğlenerek dinlediklerini, kalplerinin oyun ve eğlenceye daldığını, kendi aralarında yaptıkları gizli konuşmalarda Hz. Peygamber’in bir beşer ve bir şair, Kur’an’ın da onun uydurması, hatta saçma sapan rüyalarından ibaret olduğunu söylediklerini ve önceki ümmetler gibi maddî mûcize talep ettiklerini haber verir. Halbuki Hz. Muhammed de gelmiş geçmiş bütün peygamberler gibi bir beşerdir. Peygamberlerin diğer insanlardan farkı Allah’tan vahiy almalarıdır. Peygamberleri yalanlayanlar helak olup giderken onlar ümmetleriyle birlikte mücadelelerinde galip gelmişlerdir. Aslında Kur’an, muhataplarının şanını yüceltmek ve onları büyük bir millet yapmak için gönderilmiştir (âyet 6-10).
Sûrenin bundan sonraki âyetlerinde, geçmişte cereyan eden hak - bâtıl mücadelesinde zalimlerin daima yenilgiye uğradığı vurgulandıktan sonra canlı cansız bütün kâinatın Allah’ın hâkimiyetinin altında bulunduğu, evrendeki düzenli işleyişin O’nun varlığına, birliğine ve yetkin sıfatlarının mevcudiyetine delil teşkil ettiği ifade edilmek suretiyle son peygambere ait mûcizenin kevnî ve maddî değil aklî, ilmî ve evrensel olduğuna dikkat çekilir (âyet 11-33). Allah’ın tebligatını ulaştıracak elçilerin melek olması gerektiği şeklinde müşrikler tarafından ileri sürülen iddiaya cevap olmak üzere insanlara gönderilen bütün peygamberlerin kendi türlerinden olduğu gerçeği çerçevesinde onların da herkes gibi fâni bulunduğu, bu sebeple de hakkı temsil eden ilâhî mesajın korunmasının önem taşıdığı anlatılır. Bunca açık ve etkin uyarılara rağmen vahiy ile alay edenlerin âkıbetlerinin dünyada ve âhirette vahim olacağı ifade edilir (âyet 34-47).
Enbiyâ sûresinin bundan sonraki üç âyetinde Hz. Mûsâ ile Hârûn’a vahiy indirildiği, Kur’an’ın da bir vahiy mahsulü olduğu kaydedilir ve özellikle önceki vahiylerden haberdar olan kimselerin Kur’an’ı inkâr edişleri yadırganır. Ardından Hz. İbrâhim’in tevhid mücadelesi ayrıntılı bir şekilde anlatılır, onun ateşe atıldığı halde ilâhî bir himayenin sonucu olarak yanmadığı belirtilir (âyet 51-70). Müteakip âyetlerde sırasıyla Hz. Lût, İshak, Ya‘kūb, Nûh, Dâvûd, Süleyman, Eyyûb, İsmâil, İdrîs, Zülkifl, Zünnûn (Yûnus), Zekeriyyâ ve Yahyâ’nın irşad ve tebliğ hayatlarına özlü ifadelerle temas edilir (âyet 71-90). Dünyaya gelişi başlı başına bir mûcize olan Hz. Îsâ annesine nisbetle anıldıktan sonra bütün bu peygamberlerle ümmetlerinin aslında bir tek ümmet olup temel ilkeleriyle aynı dine muhatap oldukları, fakat kendi aralarında parçalara ayrıldıkları ve hepsinin Allah’ın huzuruna döneceği vurgulanır (âyet 91-93). Sûrenin bundan sonraki âyetlerinde tevhid inancı pekiştirilir, iyilerle kötülerin âkıbetleri tasvir edilir ve yeryüzüne daima iyilerin vâris olacağı ilkesi hatırlatılır. Son vâris ve son peygamber Hz. Muhammed’in evrensel mesajı, “Biz seni bütün âlemlere sadece rahmet vesilesi olarak gönderdik” ifadesiyle dile getirilir.
Enbiyâ sûresinin faziletine dair Übey b. Kâ‘b’dan rivayet edilip bazı tefsirlerde yer alan (meselâ bk. Zemahşerî, III, 110; Beyzâvî, IV, 285) ve söz konusu sûreyi okuyanın kıyametteki hesabının kolay görüleceğinden, ayrıca Kur’an’da adı geçen her peygamberin kendisine selâm verdiğinden söz eden hadisin mevzu olduğu kabul edilmiştir (bk. İbnü’l-Cevzî, I, 239-241; Zerkeşî, I, 432).
BİBLİYOGRAFYA:
Buhârî, “Tefsir”, 17/1, 21/1; Taberî, CâmiǾu’l-beyân, Beyrut 1405/1984, X, 1-109; Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1373/1953, III, 110; İbnü’l-Cevzî, el-MevzûǾât (nşr. Abdurrahman M. Osmân), Medine 1386/1966, I, 239-241; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl (MecmûǾatü’t-tefâsîr içinde), İstanbul 1317-24, IV, 285; Zerkeşî, el-Burhân, I, 432; İbn Hacer, el-Kâfi’ş-şâf (Zemahşerî, el-Keşşâf’ın içinde), Kahire 1373/1953, III, 110; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, Beyrut 1403/1983, V, 615-689; a.mlf., Esbâbü’n-nüzûl, Kahire, ts., s. 133; a.mlf., el-İtkân (Buga), I, 47; Âlûsî, Rûhu’l-meǾânî, XV, 2-109; Abdullah Mahmûd Şehhâte, Ehdâfü külli sûre ve makâsıdühâ fi’l-Kurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1986, I, 236-242; [İdare], “el-Enbiy┑, UDMİ, III, 300-301.
Emin Işık