Allah: Ondan başka ilâh yoktur. O, hay (daima var ve diri) olandır, kayyûm’dur (Kendi zâtı ile var olup zeval bulmayan, evrenin nizamını elinde bulunduran, bütün varlıkları, kâinatı koruyup gözeten, yöneten ve yönlendiren O’dur. Her şey, O’nun iradesiyle ve evrene koymuş olduğu yasalarla varlık ve intizâmını sürdürmektedir. Onun kudret ve iradesi kesintisizdir;) Onda ne bir dalgınlık olur ne de onu bir uyuklama tutar. Göklerde ve yerkürede (tüm evrende) olan her şey onundur. İzni olmadıktan sonra onun katında şefaat edebilecek kimmiş? O, onların önlerinde ve arkalarında olan her şeyi bilir. Oysa onlar, onun ilminden ancak dilediği kadarını kavrayabilirler. O’nun egemenliği gökleri ve yerküreyi (bütün evreni) kuşatmıştır. Ve bunları (bütün evreni ve onun denge ve düzenini) korumak O’na ağır gelmez. O, (çok) yücedir, azamet (büyüklük ve mutlak otorite) sahibidir. *
(*) Ayette geçen “Kürsü”, Allah’ın kudret ve azameti (egemenliği), O’nun her şeyi kapsayan ilmi demektir. Âyette, Allah Teâlâ kendi zatının çok veciz bir tanımını yapmaktadır. Kitab-ı Mukaddes’te yanlış ve tahrif edilmiş bir biçimde anlatılan Allah, burada nasıl ise öyle tarif edilmektedir. O, yerde, gökte ve ikisi arasında olan her şeyin sahibi ve mâlikidir. Hiç kimse hâkimiyetinde, otoritesinde, mülkünde ve yönetiminde O’na ortak değildir. Hiçbir şey O’na raıkip ve eş olamaz. O, mutlak ilim ve irade sahibidir. O’na hiçbir varlık güç yetiremez. O, bütün evrenin sahibi, yöneticisi ve hâkimidir. (Diy. İşleri Meali (Yeni) 255. Ayet Açıklaması) “İzni olmadıktan sonra katında şefaat edebilecek kimmiş” ile kast edilen şey; şefaat etmek için kıyamette birilerine izin verileceği anlamında değildir. Bilakis şefaatin olmayacağına vurgu yapılıyor. Çünkü kimmiş? İfadesi müspet değil, menfidir. Zaten şefaat dua, rica ve istiğfar anlamında olduğu için, bunların yeri dünya sahasıdır, ahiret değildir. Çünkü ahirette iman etmeyen hiçbir kimse kalmaz, herkes inanır ve kurtuluşunu ister, ama o gün iman, ameli salih, dua, rica, kulluk ve istiğfarda/şefaate bulunma günü değildir. Yani yapılacak, dua, rica ve istiğfarın/Şefaatin yeri ve izini dünya sahasıdır. Örneğin; Dünyada iken gerek peygamberlerin kendi ümmetlerine yaptıkları dua ve istiğfarları ve gerekse müminlerin birbirleri için yaptıkları dua ve istiğfarları birer şefaattir. Yüce Allah’ın şefaat izni ise, dünyadadır. Yani yüce Allah’ın bu izni, يَوْمَئِذٍ لَّا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا ﴿١٠٩﴾) ‘’Ta ha-109: ‘’ O gün (hesap günü hiçbir kimseye), şefaat (dünyada kendisi için yapılan dua ve istiğfar) fayda vermez. Ancak Rahman, bir kimse için (dünya hayatında meleklere, peygamberlere ve mü’minlere dua ve istiğfarda bulunma hususunda) izin vermiş ve sözünden (inanç, tutum ve davranışlarından) hoşnut olmuşsa, o başka.’’ Yine Zuhruf-86: (( إِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ‘’ Ve onun (Allah’ın) yanı sıra başkasına yalvaranlar (kendisi ile Allah arasına aracı olarak koydukları nesnelere, kimselere yalvaranlar ve Allah’ın dışında başkasına tapanlar) artık şefaati (Allah’ın yardımını) elde edemezler. Ancak bilerek Hakka tanıklık etmiş olanlar (dünyadayken gerçekten iman edip tevhid inancına sahip olmuş olanlar) müstesna’’ deniliyor. Yani hem Ta ha-109. ayette geçen) (أذن له‘’ezine lehu’’ ve (رضي له) ’’radıye lehu’’ hem de Zuhruf -86. ayetteki (مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ ) ‘’men şehide bil hakkı’’cümlesindeki (شهد)’’ gibi fiillerin tümü mazi olup kıyameti değil, dünya hayatını gösteriyor. İşte şefaatte/dua, rica ve istiğfarda/ bulunmanın yeri ve buna izin verilişi tamamen dünya hayatındadır. Örneğin: Dünyada iken Hz. İbrahim babası için istiğfarda/şefaatte bulunmak istiyor, ama babası müşrik olduğundan dolayı yüce Allah ona izin vermiyor. Yine Hz. Nuh kendi oğlunun kurtuluşu için yüce Allah’a yalvarıp dua ediyor/ şefaatte bulunuyor, ama oğlu inkârcı olduğundan yüce Allah Hz. Nuh’un talebini reddediyor. Yine yüce Allah Tevbe sûresi- 80. ayette Hz. Peygambere hitaben (ٱسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ إِن تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً فَلَن يَغْفِرَ ٱللَّهُ لَهُمْ)’ (Ey Resul!) Onlar için ister af dile ister af dileme /onlar için ister şefaatte bulun ister bulunma! /Onlar için yetmiş defa da af dilesen/şefaatte bulunsan/Allah onları bağışlamayacaktır. Bu, Allah’ı ve resulünü inkâr etmelerindendir…’’ şeklindeki bu vb. ayetlerde yüce Allah kendi elçisine muvahhid olmayan (münafık veya inkârcı) kimselere istiğfarda/şefaatte bulunması geçersiz kılmakta ve izin vermemektedir. Demek ki, dua, rica istiğfar/şefaat yeri ve izni dünyadadır ve bu izin ancak muvahhid kimsler için geçerlidir. Özetle, şefaat, yüce Allah’ın dünyada iken izin verdiği kimseler (muvahhidler) içindir, yararı ise ahirettedir. İşte şefaatle ilgili bütün ayetleri birlikte ve bu şekilde değerlendirmek gerekir. Çünkü ahirette kimsenin kimseye hiçbir faydası olmaz. Bkz. (İnfitar suresi-19) O gün şefaat yapılmaz. Ama dünyada iken yüce Allah’ın izin verdiği muvahhid kimseler için yapılan dua ve istiğfarların = şefaatin faydası ahirette olabilir. Ayrıca kürsü ile ilgili Arapça açıklamasına da bkz: { وسع كرسيه السماوات والأرض } تصوير لعظمته وتمثيل مجرد كقوله تعالى { وما قدروا الله حق قدره } { والأرض جميعا قبضته يوم القيامة والسماوات مطويات بيمينه } ولا كرسي في الحقيقة ، ولا قاعد وقيل كرسيه مجاز عن علمه أو ملكه (أنوار التنيل وأسرار التأويل)