1. Âyet
الٓمٓۚ
Elif. Lâm. Mîm.
Bakara Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 2. sûresidir. Medenî bir sûredir, 286 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 87. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
الٓمٓۚ
Elif. Lâm. Mîm.
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ
Bu, kendisinde asla şüphe olmayan (Allah tarafından indirilen bir) Kitâb'tır. (O ancak) Muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için bir hidâyettir.
اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ
Onlar ki (bu Kur'ân'da anlatılanları zahiri olarak görmediği hâlde) gayba iman ederler, namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) infak ederler.
وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ
Yine onlar, sana indirilen (bu Kur'ân)a ve senden önce indirilen (diğer kitap)lara da iman ederler. Âhirete de kesinkes (görüyormuşçasına) inanırlar.
اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
İşte onlar, Rabblerinden (kendilerine bahşedilen) bir hidâyet üzeredirler ve felaha (kurtuluş ve saadete) erenler de ancak onlardır.
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
(Resulüm!) Gerçek şu ki kâfir olanları (âyetlerimizle) uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler.
خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟
Allah onların (küfürdeki inatları yüzünden) kalplerini ve kulaklarını (hakikate karşı) mühürlemiştir. Onların gözleri üzerinde de (dünya sevgisinden) bir perde vardır. (İşte) Onlar için (âhirette) büyük bir azap vardır.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
İnsanlardan öyleleri de vardır ki iman etmedikleri hâlde, "biz Allah'a ve âhiret gününe iman ettik" derler.
يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ
Onlar (kendi akıllarınca) Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar da (bunun) farkında değildirler.
ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
Onların kalplerinde (şeytanın verdiği vesveseyle) bir hastalık vardır. Allah da onların (küfürdeki inatları yüzünden) hastalıklarını artırmıştır. (Söylemekte oldukları) Yalanlar sebebiyle de onlar için (âhirette) elem verici (iç yakan) bir azap vardır.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ
Onlara, "(böyle yaparak) yeryüzünde fesad çıkarmayın" denildiği zaman, "biz ancak ıslah edicileriz" derler.
اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ
Dikkat edin! Şüphesiz ki onlar, bozguncuların ta kendileridir, lâkin (bunu idrak edip) anlamazlar.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَـهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ
Onlara, "(mü'min) insanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiği vakit, "biz (hiç), sefihlerin (beyinsiz ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!" derler. Dikkat edin! Muhakkak ki sefihler (beyinsiz ve ahmak olanlar) ancak onlardır; fakat (bunu) bilmezler.
وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
(Bu münafıklar) Mü'minlerle karşılaştıklarında, "(biz de) iman ettik" derler. (Kendilerini saptıran insan ve cin) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise, "biz sizinle beraberiz, biz onlarla sadece alay ediyoruz" derler.
اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
(Gerçekte) Allah onlarla alay eder ve onlara mühlet verir de onlar azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ
İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Onların bu ticaretleri kazançlı olmamış, onlar hidâyeti de bulamamışlardır.
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراًۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ
O (münafık)ların durumu, (kapkaranlık bir gecede) ateş yakan kimsenin durumuna benzer. Ne zaman ki (o ateş yanıp) etrafını aydınlatınca, Allah (hemen) onların nûrunu giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır (münafıklar da Allah'ın resulünü ve âyetlerini dinlerken bir an için gönülleri aydınlanır; ama gönüllerindeki küfürden dolayı Allah onların aydınlığını giderir de hakkı) göremezler.
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ
(Onlar) Sağırdırlar (hakkı işitmezler), dilsizdirler (hakkı söylemezler), kördürler (hakkı görmezler). Bu yüzden de onlar (hakka) dönmezler.
اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ
Yahut (onların durumu), gökten sağanak hâlinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. Onlar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar (münafıklar da şirk ve küfür karanlıkları içindeyken, üzerlerine sağanak hâlinde yağan ve içinde, uyarı ve müjdeler bulunan Kur'ân âyetleriyle muhatap olmuş insanlardır; fakat onlar nefislerinin arzularına, dünyevi çıkarlarına ters düşer korkusuyla Allah'ın âyetlerine kulaklarını tıkarlar). Hâlbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟
Neredeyse gözlerini kapıverecek olan şimşek (Allah'ın âyetleri önlerini ve gönüllerini) aydınlattı mı o(nun ışığı)nda yürürler (o kısacık zamanda kendilerine gelip Allah'a iman etmeleri gerektiğini hatırlarlar), üzerlerine karanlık çökünce ise (oldukları yerde) çakılır kalırlar (eski hâllerine geri dönerler). Eğer Allah dileseydi elbette onların işitmelerini ve görmelerini giderir (onlara bu hâli yaşatmaz)dı (böyle yaparak Allah, onlara iman etmeleri için imkân tanır). Muhakkak ki Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize âbd olun (O'nun rızası ve sevgisi peşinde koşun) ki takvâ sahibi olasınız!
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
O (Rabb) ki yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina (tavan) yaptı. Gökten bir suyu indirip onunla rızık olarak size (yerden) türlü mahsuller çıkardı. Öyleyse siz de Allah'a bile bile (mülkünde ortak olan) eşler koşmayın!
وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Eğer siz, kulumuz (Muhammed)e indirdiğimiz (Kur'ân) hakkında (herhangi bir) şüphe içindeyseniz ve eğer (iddianızda) doğru kimseler iseniz, haydi Allah'tan başka (yardım için) şahidlerinizi de çağırın ve (hep beraber) onun benzeri bir sûre getirin!
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ
Eğer (bunu) yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız- öyle ise yakıtı insanlar ve taşlar olan kâfirler için hazırlanmış (cehennem) ateş(in)den sakının!
وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
(Resulüm!) İman edip sâlih ameller işleyenlere, şüphesiz kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! Onlar ne zaman rızık olarak oradan herhangi bir meyveden rızıklandırılsalar, "bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) rızıklandırıldığımız şey(lerden)dir" derler. Bu (rızıklar) onlara (bazı yönleriyle dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır ve onlar orada ebedi kalacaklardır.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْـي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يراً وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يراًۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ
Muhakkak ki Allah (hakkı açıklamak için) bir sivrisineği ve onun da ötesinde (daha küçük veya zayıf) bir varlığı misal getirmekten çekinmez. Hâl böyleyken iman edenler, kuşkusuz bunun Rabblerinden (gelen) hak (ve gerçek) olduğunu bilirler. Fakat kâfirler, "Allah bu misalle neyi murad etti?" derler. (Allah) Onunla birçok kimseyi dalâlette bırakır, birçoklarını da hidâyete erdirir. (Allah) Onunla fâsıklardan başkasını dalâlette bırakmaz.
اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
O (fâsık)lar öyle kimselerdir ki; Allah'a (âbd olacaklarına dair) sağlam bir söz verdikten sonra ahidlerini bozarlar. Allah'ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği (resulünün ve vahyinin kendisiyle olan ünsiyet bağı)nı keserler ve böylece yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتاً فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Siz (daha yaratılmamış) ölü iken size hayat veren Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Sonra sizi öldürecek, sonra sizi (kıyamet günü tekrar) diriltecek ve sonunda (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz.
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟
O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra gökyüzüne yönelip onu yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
(Resulüm!) Hani Rabbin bir vakit meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" buyurdu. Onlar da, "bizler hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, orada fesad çıkaracak ve orada kan dökecek birini mi yaratacaksın?" dediler. (Rabbin de onlara) "Muhakkak ki Ben, sizin bilmediklerinizi bilirim" buyurdu.
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Ve (Allah) Âdem'e (ve her biri bir Âdem olan insana) bütün isimleri (El Esmâu'l Husnâ'yı talim ettirip) öğretti sonra o (tecelli ettiği esmâ)ları meleklere arz edip, "eğer doğru söyleyenlerden iseniz, (haydi) şunların isimlerini bana haber verin" buyurdu.
قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
(Melekler) "Sen Subhân'sın (her türlü noksanlıktan münezzehsin ya Rabbi), Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen Alîm'sin, Hakîm'sin (her şeyi, herkesi bilen ve her işinde hikmet ve hayır olansın)" dediler.
قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ
(Bunun üzerine Allah) "Ey Âdem! O (esmâ)ların isimlerini bu (melek)lere haber ver" buyurdu. Âdem O (esmâ)ların isimlerini onlara haber verince (Allah), "Ben size, göklerin ve yerin gaybını (size görünmeyen tüm sırlarını) muhakkak Ben bilirim. Yine açığa vurduklarınızı da gizli tuttuklarınızı da (ancak) Ben bilirim demedim mi?" buyurdu.
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ
Hani Biz, bir vakit de meleklere, "Âdem'e secde edin!" buyurmuştuk. Onlar hemen secde ettiler, (cinlerden olan) iblis hariç. O, (secde etmemek için) diretti ve kibirlendi, böylece (Allah'ın Âdem'e nefhettiği rûhu görmezden gelip secde etmediği için) kâfirlerden oldu.
وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ
Ve (sonra) Biz, "ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) cennete yerleşin ve dilediğiniz yerde o (cennet nimetleri)nden bol bol yiyin, ancak şu ağaca yaklaşmayın sonra (kendi nefsine zulmeden) zalimlerden olursunuz!" buyurduk.
فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِۖ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ
Derken şeytan onları(n ayaklarını) oradan kaydırdı da içinde bulundukları (cennet yurdu)ndan onları çıkardı. Bunun üzerine Biz de onlara, "birbirinize düşman olarak (oradan) inin! Sizin için yeryüzünde (belirlenmiş) bir süreye kadar bir yerleşme ve bir geçimlik (sadakatini ispatlama imkânı) vardır" buyurduk.
فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Nihayet Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler* aldı (ve onlarla yalvararak Rabbine tövbe etti, Allah da) onun tövbesini kabul etti. Çünkü O, Tevvâb'tır, Rahîm'dir (tövbeleri, kendisine dönenlerin dönüşünü kabul eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir). <A'râf Sûresi 23.Âyet'te Allah bu kelimeleri beyan etmiştir.>
قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَم۪يعاًۚ فَاِمَّا يَاْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
(Evet, onların hepsine şöyle) Buyurduk: "Hepiniz oradan (cennetten) inin! Eğer Benden size bir hidâyet gelir de her kim Benim hidâyetime tabi olursa onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır."
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar ateş ehlidirler ve onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.
يَا بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ
Ey İsrâîloğulları! Size verdiğim nimet(ler)imi hatırlayın, Bana verdiğiniz (âbd olma) sözü(nü) yerine getirin ki ben de size (cennete gireceğinize dair) verdiğim sözü yerine getireyim. Ve sadece Benden korkun.
وَاٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلْتُ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِه۪ۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَناً قَل۪يلاًۘ وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ
Sizin yanınızda olan (Tevrât')ı tasdik edici olarak indirdiğim (Kur'ân')a iman edin! Sakın onu inkâr eden(ler)in ilki olmayın! Âyetlerimi (dünya malı gibi) az bir pahaya satmayın ve Bana karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)!
وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
(Resulümüzün ve ona indirdiklerimizin hak olduğunu) Bildiğiniz hâlde hakkı bâtılla örtmeye çalışmayın ve hakkı gizlemeyin!
وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ
Salâtı ikâme edin (hem Allah'ın resulünü hem de dinini destekleyerek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalışın), zekâtı ver(ip nefsinizin cimriliğini temizley)in ve rükû edenlerle beraber rükû edi(p Allah'ın hükmü karşısında eğilin, kibirlenmeyi)n!
اَتَاْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
(Ey âlimler!) Sizler Kitâb'ı (apaçık âyetleri) okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) hâlde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ
Sabır ve salât ile (Allah'ın rızasını, yakınlığını ve cemâlini) isteyin! Muhakkak ki o (sabır ve salât, Allah'a karşı derin bir) saygı duyan (gönülden bağlı) kimseler dışındakilere ağır ve zor gelir.
اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ۟
Onlar ki kesinlikle Rabblerine kavuşacaklarını ve şüphesiz O'na döneceklerini bilirler.
يَا بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
Ey İsrâîloğulları! Size verdiğim nimet(ler)imi ve (bir zamanlar size vahyi taşıma şerefini bahşederek) sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!
وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
Öyle bir günden sakının ki (o gün) hiç kimse bir başkası namına bir şey ödey(ip onu kurtar)amaz, hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefâat kabul edilmez ve fidye de alınmaz. Onlara (o gün) yardım da edilmez.
وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ
Hani sizi Firavun'un ehlinden (ve adamlarından) kurtarmıştık. (Sizler dünyayı âhirete tercih ettiğiniz, Firavun'a ve ehline boyun büktüğünüz için) Onlar size azabın en kötüsünü reva görüyor; (yeni doğan) oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı (yani kızlarınızı) ise sağ bırakıyorlardı. Bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.
وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَيْنَاكُمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
Hani bir zaman da Biz, sizin için denizi yarmış, sizi kurtarmış ve siz (hayretle) bakıp dururken Firavun(u ve) ehlini (denizde) boğmuştuk.
وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
Bir zaman da Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik de siz onun ardından (kendinize) zulmederek buzağıyı (ilâh) edinmiştiniz.
ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Sonra bunun ardından belki şükredersiniz diye sizi affetmiştik.
وَاِذْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Hani Biz belki hidâyete erersiniz diye Mûsâ'ya kitabı ve (hak ile bâtılı birbirinden ayıran) Furkân'ı vermiştik.
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
O zaman Mûsâ, kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz. Gelin (her şeyi birbiriyle uyumlu var eden) yaratıcınıza yönel(ip ona tövbe ed)in ve nefislerinizi(n kötü istek ve arzularını) öldürün! Bu(nu yapmanız, her şeyi birbiriyle uyumlu var eden) yaratıcınızın katında sizin için daha hayırlıdır. Böylece Allah, tövbenizi kabul etmiş olur; çünkü O, Tevvâb'tır, Rahîm'dir (tövbeleri, kendisine dönenlerin dönüşünü kabul eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir)."
وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
Hani siz bir zaman da, "ey Mûsâ! Biz Allah'ı (zahiri gözlerimizle) açıkça görmedikçe asla sana iman etmeyeceğiz" demiştiniz de (temsilci olarak yetmiş kişi Mûsâ ile Tûr'a çıktığınızda) siz bakıp dururken (Allah sizi bu tecelliye şahid kılmıştı ve) sizi (öldürecek bir) yıldırım yakalayıvermişti.
ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Sonra Biz sizi, ölümünüzün ardından belki şükredersiniz diye tekrar dirilttik.
وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Ve sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın (eti) indirdik. (Sonra size dedik ki) "Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin." Onlar (nankörlük etmekle) Bize zulmetmediler; fakat kendi nefislerine zulmediyorlardı.
وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَداً وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ وَسَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ
Yine bir zaman size şöyle demiştik: "Şu memlekete girin! Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin ve kentin kapısından secde ederek girin, (girerken) 'hıtta (Rabbimiz! Bizi affet)' deyin ki Biz de sizin hatalarınızı mağfiret edelim. Muhsinlere yakında (ihsanımızı) artıracağız."
فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا قَوْلاً غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟
Fakat onlardan zalim olanlar, sözü kendilerine söylenenden başkasıyla değiştirdiler (hıtta sözünü, hınta "buğday" sözüyle değiştirdiler). Bunun üzerine Biz de fâsıklık ettiklerinden dolayı (o) zulmedenlerin üzerine gökten (feci) bir azap indirdik.
وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناًۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ
Hani bir zaman da Mûsâ, (Tîh Çölü'nde) kavmi için su istemişti de Biz (ona), "asanı taşa vur!" demiştik. Böylece ondan on iki pınar fışkırmıştı. Her kabile (su) içeceği yeri bilmişti. (Onlara) "Allah'ın rızkından yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak (Allah'a) asi olmayın" (buyurmuştuk)!
وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ اِهْبِطُوا مِصْراً فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْۜ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟
Hani siz bir vakit de şöyle demiştiniz: "Ey Mûsâ! Biz tek bir yemekle (kudret helvası ve bıldırcın etiyle) yetinemeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden; baklasından, salatalığından, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından bize çıkarsın." (Mûsâ da size), "(Siz, Allah'ın katından size ikram ettiği) O hayırlı olan (nimet)i daha aşağı olan şu (saydığınız) şeyle(rle) mi değiştirmek istiyorsunuz? O hâlde şehre inin; zira istedikleriniz sizin için (orada) var" demişti. (İşte bu hadiseden sonra onların) Üzerlerine aşağılık ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allah'tan (gelen) bir gazaba uğradılar. Bu (musibetler onların başına), Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere nebîleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Bu(nun sebebi ise âyetlerimize) isyan etmeleri ve haddi aşmalarıydı.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالنَّصَارٰى وَالصَّابِـ۪ٔينَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Muhakkak ki iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sâbiîler(den) Allah'a ve âhiret gününe iman edip sâlih amel işleyenler için Rabbleri katında mükâfatlar vardır. Onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
Hani, (Tevrât ile amel edeceğinize dair) sizden sağlam bir söz almış, Tûr (Dağı'n)ı da üstünüze kaldırmıştık. "Size verdiğimiz (bu Tevrât)ı kuvvetle tutun ve (her anda Allah'ı) zikredin, umulur ki takvâlı olursunuz (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsınız)" (demiştik).
ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۚ فَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنْتُمْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Ondan sonra siz, (bu söylediklerimizden) yüz çevirdiniz. Eğer sizin üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olma(yıp tövbenizi kabul etme)seydi, muhakkak hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـ۪ٔينَۚ
Andolsun ki siz, içinizden cumartesi gününde haddi aşa(rak balık tutma yasağını çiğneye)nleri de elbette bilmektesiniz. Bu yüzden Biz onlara, "aşağılık maymunlar olun!" demiştik.
فَجَعَلْنَاهَا نَكَالاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّق۪ينَ
Biz bunu (maymunlaşmış insanları) önündekilere ve arkasındakilere (o zamanda bulunanlara ve ardından geleceklere) ibret verici bir ceza, muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için de bir nasihat kıldık.
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ٓ اِنَّ اللّٰهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةًۜ قَالُٓوا اَتَتَّخِذُنَا هُزُواًۜ قَالَ اَعُوذُ بِاللّٰهِ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
Hani Mûsâ yine bir vakit kavmine, "Allah, bir sığır kesmenizi emrediyor" demişti de onlar, "sen bizimle alay mı ediyorsun?" demişlerdi. O da, "cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" demişti.
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌۜ عَوَانٌ بَيْنَ ذٰلِكَۜ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ
Onlar, "bizim için Rabbine dua et, bize onun mahiyetini (nasıl bir sığır olduğunu) açıklasın" dediler. (Mûsâ) "Muhakkak O (Allah) buyuruyor ki: 'O, ne yaşlı ne de genç, bu (ikisi)nin arasında bir sığırdır' size emredileni hemen yapın!" dedi.
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا لَوْنُهَاۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ لَوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِر۪ينَ
Onlar (bu defa), "bizim için Rabbine dua et, bize onun rengini açıklasın!" dediler. (Mûsâ) "Muhakkak O (Allah) buyuruyor ki: O, parlak sarı renkli, bakanların içini açan bir sığırdır" dedi.
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۙ اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَاۜ وَاِنَّٓا اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَمُهْتَدُونَ
Onlar "(Ey Mûsâ) Bizim için Rabbine dua et, bize onun mahiyetini (nasıl bir sığır olduğunu) açıklasın! Çünkü bize göre (birçok) sığır birbirine benzer. Biz inşallah (emredileni yapmakla) hidâyeti buluruz" dediler.
قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا ذَلُولٌ تُث۪يرُ الْاَرْضَ وَلَا تَسْقِي الْحَرْثَۚ مُسَلَّمَةٌ لَا شِيَةَ ف۪يهَاۜ قَالُوا الْـٰٔنَ جِئْتَ بِالْحَقِّۜ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟
(Mûsâ) Dedi ki: "Muhakkak O (Allah) buyuruyor ki: O, yer sürmek, ekin sulamak için boyunduruk altına alınmamış, kusursuz, (renginde) hiç alacası bulunmayan bir sığırdır." Onlar, "işte şimdi (bize) hakkı getirdin!" dediler ve bunun üzerine (onu bulup) kestiler; ama nerede ise (bunu) yapmayacaklardı.* <Hz.Mûsâ'nın kavmi önceden buzağıya taptığı için onu kesmekten korkuyordu; ama Allah onu kesmelerini emredip onlara bu işi yapmamak için hiçbir mazeret bırakmayınca onu kesmek zorunda kaldılar ve böylece kalplerindeki buzağı sevgisi ve korkusu son buldu.>
وَاِذْ قَتَلْتُمْ نَفْساً فَادّٰرَءْتُمْ ف۪يهَاۜ وَاللّٰهُ مُخْرِجٌ مَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَۚ
Bir de hani siz, bir kimseyi öldürmüştünüz de onun (katili) hakkında birbirinizle münakaşa etmiştiniz. Hâlbuki Allah, gizlemiş olduğunuz şeyi açığa çıkarandır.
فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَاۜ كَذٰلِكَ يُحْـيِ اللّٰهُ الْمَوْتٰى وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Bunun üzerine, "haydi, (şimdi öldürülen) o (adam)a (kesilen sığırın) bir parçasıyla vurun" dedik. Allah, ölüleri işte böyle diriltir ve (belki) aklınızı kullan(ır, düşünüp anl)arsınız diye size mucizelerini (böyle) gösterir.
ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةًۜ وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
(Ne var ki) Bunun ardından kalpleriniz (yine) katılaştı; hatta onlar, taş gibi yahut daha da katı oldu. Çünkü taşlardan öylesi vardır ki içinden nehirler çağlar. Öylesi de vardır ki (çatlayıp) yarılır da içinden su çıkar. Taşlardan bir kısmı da Allah'ın haşyetinden (yukardan aşağı) yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan (asla) gâfil değildir.
اَفَتَطْمَعُونَ اَنْ يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Şimdi (ey mü'minler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir zümre vardı ki Allah'ın kelâmını işitirler sonra akıllarını kullan(arak, düşünüp anla)malarının ardından bile bile onu tahrif ed(ip değiştir)irlerdi.
وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَا بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ قَالُٓوا اَتُحَدِّثُونَهُمْ بِمَا فَتَحَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَٓاجُّوكُمْ بِه۪ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
(Yahudi münafıklar) İman edenlerle karşılaştıkları zaman, "biz de (sizin gibi Allah'a) iman ettik" derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise, "Rabbiniz katında aleyhinize delil olarak kullanmaları için mi Allah'ın (Tevrât'ta) size açtıklarını onlara haber veriyorsunuz. (Bu kadarına) Akıl erdiremiyor musunuz?" derler.
اَوَلَا يَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
Onlar bilmezler mi ki Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.
وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ
Bir de onlardan (birtakım) ümmiler (okuma yazması olmayanlar) da vardır ki onlar kitabı (Tevrât'ı) bilmezler. Bütün bildikleri kuruntular (ve kulaktan dolma şeyler)dir. Onlar sadece zan (ve tahmin)de bulunurlar.
فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ
Yazıklar olsun! Kendi elleriyle (bir) kitap yazıp sonra onu (dünya malı gibi) az bir bedel karşılığında satmak için, "bu, Allah katındandır" diyenlere! Elleriyle yazdıklarından dolayı yazıklar olsun onlara ve kazandıklarından dolayı yazıklar olsun onlara!
وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّاماً مَعْدُودَةًۜ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْداً فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
(Yahudiler bir de) Dediler ki: "Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacaktır (oradan çıkıp cennete gideceğiz)." (Resulüm! Onlara) De ki: "Siz Allah katından (buna dair) bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden asla dönmez- yoksa Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?"
بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَاَحَاطَتْ بِه۪ خَط۪ٓيـَٔتُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Bilakis (gerçek onların sandığı gibi değil)! Kim (düşündükleri veya yaptıklarından dolayı) bir kötülük kazanır ve (bu) suçu kendisini çepeçevre kuşatır (da imansız olarak ölür)se işte o kimseler ateş ehlidirler ve onlar orada ebedi olarak kalırlar.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, işte onlar cennet ehlidirler ve onlar da orada ebedi olarak kalırlar.
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْناً وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
Vaktiyle Biz İsrâîloğulları'ndan, "Allah'tan başkasına âbd ol(up kulluk et)meyeceksiniz, ana babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara güzellik yapacak, insanlara güzel söz söyleyecek, namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)acak ve zekâtı ver(erek nefsinizin cimriliğini temizley)eceksiniz!" diye sağlam (bir) söz almıştık. Sonra sizden pek azı müstesna, (hepiniz sözünüzden) döndünüz, hâlâ da yüz çevirmektesiniz.
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ لَا تَسْفِكُونَ دِمَٓاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ اَنْفُسَكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ ثُمَّ اَقْرَرْتُمْ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
Hani bir zaman da, "birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız!" diye sizden sağlam (bir) söz almıştık. Sonra da siz (bunu) kabul ettiniz ve (buna) şahidlik etmektesiniz.
ثُمَّ اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تَقْتُلُونَ اَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَر۪يقاً مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْۘ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۜ وَاِنْ يَاْتُوكُمْ اُسَارٰى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ اِخْرَاجُهُمْۜ اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ فَمَا جَزَٓاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Ama (bu misakı kabul eden) sizler, (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürüyor, içinizden bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, günah ve düşmanlıkta onlara karşı (birbirinize) arka çıkıyorsunuz. Onları (yurtlarından) çıkarmak size haram olduğu hâlde (hem çıkarıyor hem de) size esirler olarak geldiklerinde fidyelerini ver(ip onları kurtar)ıyorsunuz. Yoksa siz kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapan kimsenin cezası, dünya hayatında rezillikten başka nedir! Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine atılırlar. Allah yaptıklarınızdan (asla) gâfil değildir.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِۘ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟
İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden (kıyamet günü) onlardan azapları hafifletilmez ve onlara (o gün) yardım da edilmez.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بَعْدِه۪ بِالرُّسُلِ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ اَفَكُلَّمَا جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْۚ فَفَر۪يقاً كَذَّبْتُمْۘ وَفَر۪يقاً تَقْتُلُونَ
Andolsun ki Biz, Mûsâ'ya kitabı (Tevrât'ı) verdik. Ondan sonra ard arda resuller gönderdik. Meryem oğlu Îsâ'ya da apaçık deliller (mucizeler) verdik ve onu Rûhu'l-Kudüs ile destekledik. Fakat her ne zaman size bir resul, nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse kibirlen(ip büyüklük tasla)madınız mı? Bu yüzden bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz.
وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَقَل۪يلاً مَا يُؤْمِنُونَ
(Yahudiler resulümüze!) "(Senin bize anlattığın şeye karşı) Bizim kalplerimiz perdelidir" dediler. Hayır! (Resulümüzü ve âyetlerimizi) İnkâr etmeleri sebebiyle Allah onları lanetlemiştir. Bu yüzden onların pek azı iman eder.
وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِه۪ۘ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ
Çünkü onlara Allah katından yanlarında bulunan (Tevrât)ı doğrulayıcı bir Kitâb (olan Kur'ân) ve daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken (Tevrât'tan) tanıyıp bildikleri (resulümüz) kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Allah'ın laneti inkârcıların üzerinedir.
بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْياً اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
Allah'ın, kullarından dilediğine kendi fazlından (vahyi) indirmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiği (Kur'ân)ı inkâr ederek kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler için (âhirette) aşağılayıcı bir azap vardır.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَهُمْۜ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Onlara, "Allah'ın indirdiğine iman edin!" denilince, "biz sadece bize indirilen (Tevrât)a iman ederiz" derler ve ondan sonra gelen (Kur'ân)ı inkâr ederler. Hâlbuki o (Kur'ân), yanlarında bulunan (Tevrât)ı doğrulayıcı (ve tasdik edici) Hakk (Kitâb)tır. (Resulüm! Onlara) De ki: "Eğer siz (gerçekten Tevrât'a iman etmiş) mü'min kimseler iseniz o hâlde daha önce Allah'ın nebîlerini niçin öldürüyordunuz?"
وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
Andolsun ki Mûsâ size apaçık mucizelerle gelmişti. Sonra siz onun (Tûr Dağı'na gitmesinin) ardından (kendinize) zulmederek buzağıyı (ilâh) edinmiştiniz.
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ قُلْ بِئْسَمَا يَاْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Hani (Tevrât ile amel edeceğinize dair) sizden sağlam bir söz almış, Tûr (Dağı'n)ı da üstünüze kaldırmıştık. "Size verdiğimiz (bu Tevrât)ı kuvvetle tutun ve (resulümüzü) dinleyin!" demiştik. (Buna karşılık) Onlar, "işittik ve isyan ettik" dediler de inkârları sebebiyle kalplerine buzağı (sevgisi) içirildi (o sevgi âdeta onların iliklerine işledi). (Resulüm!) De ki: "Eğer siz (gerçekten) mü'min kimseler iseniz o hâlde imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!"
قُلْ اِنْ كَانَتْ لَكُمُ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ عِنْدَ اللّٰهِ خَالِصَةً مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
(Bir de) De ki: "Şayet (iddia ettiğiniz gibi) âhiret yurdu (olan cennet) Allah katında başka insanlara değil de sadece size ait ise (ve bu iddianızda) doğru sözlüyseniz, haydi ölümü temenni edin (bakalım)!"
وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَداً بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
Fakat onlar, kendi elleriyle yaptıkları (şirk ve günahlar) yüzünden hiçbir zaman onu temenni etmeyeceklerdir. Allah (kendi nefsine zulmeden) zalimleri en iyi bilendir.
وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا يَوَدُّ اَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ اَلْفَ سَنَةٍۚ وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪ مِنَ الْعَذَابِ اَنْ يُعَمَّرَۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟
Andolsun ki sen, onları yaşamaya karşı insanların en hırslısı olarak bulursun. Hatta müşriklerden bile, ki (o müşriklerin) her biri bin yıl ömür sürmeyi arzular. Hâlbuki (çok) ömür sürmesi onu azaptan kurtaracak değildir. Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.
قُلْ مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ
(Resulüm! Bir de Kur'ân'ı kendi içlerinden birine değil de sana getiriyor diye onlar Cebrail'e düşman oldular. Onlara) De ki: "Kim Cebrail'e düşman ise (şunu) iyi bilsin ki Allah'ın izniyle bu (Kur'ân)ı senin kalbine, kendinden önceki (kitap)ları tasdik edici ve mü'minler için bir hidâyet ve müjde olmak üzere o indirmiştir."
مَنْ كَانَ عَدُواًّ لِلّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَرُسُلِه۪ وَجِبْر۪يلَ وَم۪يكَالَ فَاِنَّ اللّٰهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِر۪ينَ
Her kim; Allah'a, meleklerine, resullerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olursa iyi bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır.
وَلَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۚ وَمَا يَكْفُرُ بِهَٓا اِلَّا الْفَاسِقُونَ
(Resulüm!) Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik ve onları ancak fâsıklar inkâr eder.
اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْداً نَبَذَهُ فَر۪يقٌ مِنْهُمْۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Nitekim ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa yine kendilerinden bir grup o antlaşmayı bozmadı mı? Zaten onların çoğu (hakikatte Allah'a) iman etmez.
وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَر۪يقٌ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَۗق كِتَابَ اللّٰهِ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ كَاَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Onlara, Allah katından yanlarında bulunan (Tevrât)ı tasdik edici bir resul gelince, kendilerine kitap verilenlerden bir grup sanki Allah'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu sırtlarının gerisine at(ıp terk et)tiler.
وَاتَّـبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗق وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠قف وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
Bir de onlar Süleymân'ın hükümranlığı hakkında şeytanların (uydurup) söylediklerine tabi oldular (ve onun, şeytanları, cinleri, kuşları sihirle idare ettiğini söylediler). Hâlbuki Süleymân (sihir yapıp) kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar sihri ve Babil'deki Hârut ve Mârut (isimli) iki meleğe indirileni insanlara öğreterek kâfir oldular. Oysa (o iki melek), "biz ancak (insanlara gönderilen) bir imtihanız, sakın (bizden öğrendiklerinizle Allah'ın emrinin dışına çıkıp) kâfir olma(yın)!" demedikçe hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi. Fakat onlar (o iki melekten), karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı; ama onlar, Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar verebilecek değillerdi. (Onlar böyle yaparak) Kendilerine zarar veren ve faydasız şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki onlar, (dünya menfaati uğruna sihir yapıp) onu satın alan kimsenin âhirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Ne olurdu (bunu) bil(ip idrak et)selerdi!
وَلَوْ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ خَيْرٌۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟
Eğer gerçekten onlar, iman edip takvâ sahibi olsalardı (Allah'a karşı kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışsalardı), Allah katında (kazanacakları) sevap (kendileri için) daha hayırlı olurdu. Ne olurdu (bunu) bil(ip idrak et)selerdi!
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! (Resulümüze) "Râinâ (bizim isteklerimize uy)" demeyin, "unzurnâ (bizim haklarımızı gözet)" deyin ve (Allah'ın hükmünü) dinleyin! Çünkü kâfirler için (âhirette) elem verici (iç yakan) bir azap vardır.
مَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
(Ey mü'minler!) Ne ehl-i kitaptan (olan) kâfirler ne de müşrikler, Rabbinizden size bir hayır indirilmesini isterler. Allah ise rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.
مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَاْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
(Resulüm!) Biz (ehl-i kitabın elinde bulunan Tevrât ve İncîl'den) bir âyetin hükmünü kaldırır veya onu unutturursak mutlaka daha hayırlısını veya benzerini (bu Kur'ân ile) getiririz. Bilmez misin, şüphesiz Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır)!
اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
(Yine) Bilmez misin, göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı) yalnız Allah'a aittir! Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ
Yoksa (siz de ey Müslümanlar) daha önce Mûsâ'nın sorguya çekildiği gibi (ona itaat etmek yerine) resulünüzü sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim imanı küfürle değiştirirse şüphesiz (o), dümdüz (ve Hakk'a dosdoğru varan) yoldan sapmış olur.
وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّاراًۚ حَسَداً مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَاْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Ehl-i kitaptan birçoğu, Hakk (olan bu âyetler) kendilerine apaçık belli olduktan sonra sırf içlerindeki (kıskançlık ve) hasetten ötürü sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterler. Yine de siz, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar onları affedin ve (en güzel şekilde onlara) muamele edin. Muhakkak ki Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ın, zekâtı ver(erek nefsinizin cimriliğini temizley)in! (Allah rızasını gözeterek) Hayır namına kendiniz için her neyi (âhirete gönderip huzura) takdim ederseniz Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
وَقَالُوا لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ تِلْكَ اَمَانِيُّهُمْۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Bir de (ehl-i kitap), "Yahudi veya Hristiyan olandan başkası asla cennete giremeyecek!" dediler. Bu onların (asılsız) temennileridir. (Resulüm!) De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz (haydi iddianızı ispat edecek) delilinizi getirin!"
بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟
Bilâkis, (her) kim muhsin olarak (güzellik yapıp güzel olarak) yüzünü Allah'a teslim ederse (her an O'nun huzurundaymış gibi yaşamaya çalışırsa), onun mükâfatı Rabbi katındadır. Ve onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارٰى عَلٰى شَيْءٍۖ وَقَالَتِ النَّصَارٰى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلٰى شَيْءٍۙ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْۚ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
Ayrıca Yahudiler, "Hristiyanlar (hak olan) bir şey üzerinde değildir" dediler. Hristiyanlar da "Yahudiler (hak olan) bir şey üzerinde değildir" dediler. Oysa onlar (kendilerine indirilen) kitabı okuyorlardı. İşte böylece (kitap ehli olmayan ve bir şey) bilmeyenler de onların sözlerinin benzerini söylediler. Artık Allah, kıyamet günü onların ihtilafa düştükleri şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir.
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ
Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin zikredilmesine engel olan ve onların harab olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında böylelerinin oralara ancak (Allah'tan) korkarak girmeleri gerekirdi. Onlar için dünyada bir rezillik, âhirette de büyük bir azap vardır.
وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Doğu da Allah'ındır batı da. Nereye dönerseniz (dönün) Allah'ın vechi (zatından tecelli eden El Esmâu'l Husnâ'sı) oradadır. Muhakkak ki Allah Vâsi''dir, Alîm'dir (ilmi ve rahmetiyle her şeyi ve herkesi kuşatan ve bilendir).
وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداًۙ سُبْحَانَهُۜ بَلْ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ
(Bir de Yahudiler Üzeyir'i, Hristiyanlar da Îsâ'yı göstererek) "Allah çocuk edindi" dediler. (Hâşâ!) O, Subhân'dır (bundan münezzehtir). Aksine, göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) O'nundur. Hepsi O'na (gönülden) itaat etmektedir.
بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
O, göklerin ve yerin Bedî''idir (örneksiz, eşsiz ve benzersiz yaratıcısıdır). O, bir işe hükmettiği zaman ona sadece "ol!" der ve o da hemen oluverir.
وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَاْت۪ينَٓا اٰيَةٌۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْۜ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْۜ قَدْ بَيَّنَّا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ
(Müşrikler ve ehl-i kitaptan olan) Cahiller dediler ki: "Allah bizimle (de) konuşmalı ya da bize bir âyet (mucize) gelmeli değil miydi?" (Resulüm!) Onlardan öncekiler de işte böyle onların sözlerinin benzerini söylemişlerdi. (Bak!) Kalpleri (ve sözleri nasıl da) birbirine benzedi? Elbette Biz, kesin olarak iman edecek bir kavim için âyetleri iyice açıkladık.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۙ وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ
Muhakkak ki Biz seni Hakk (olan bu Kur'ân) ile (ancak) müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.
وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
(Resulüm!) Dinlerine tabi olmadıkça ne Yahudiler ne de Hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: "Şüphesiz ki Allah'ın hidâyeti, hidâyetin ta kendisidir." Eğer sana gelen ilimden (Kur'ân'dan) sonra onların hevâlarına (nefislerinin arzu ve isteklerine) tabi olursan (bilmiş ol ki), Allah'tan (gelecek azaba karşı) sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟
Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler(den bazıları) onu, hakkını vererek tilavet edip (hayatına geçirirler, âyetleri üzerlerinde gösterirler ve ayrıca başkalarına da âyetlerimizi) okurlar. İşte onlar, bu (Kur'ân)a da iman ederler; ama her kim de bu (Kur'ân)ı inkâr ederse, işte onlar da hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
يَا بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
Ey İsrâîloğulları! Size verdiğim nimet(ler)imi ve (bir zamanlar size vahyi taşıma şerefini bahşederek) sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın!
وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
Ve öyle bir günden sakının ki (o gün) hiç kimse bir başkası namına bir şey ödey(ip onu kurtar)amaz, hiç kimseden fidye kabul edilmez ve ona (Allah izin vermedikçe) şefâat fayda vermez. Onlara (o gün) yardım da edilmez.
وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماًۜ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ
Hani bir zamanlar Rabbi, İbrâhîm'i birtakım kelimelerle (ateşe atılmakla, oğlu İsmâîl'i kurban etmekle ve daha birçok imtihana tabi tutmakla) imtihan etmiş, o da o (imtiha)nları tamamlayınca, (Rabbi ona) "Ben seni insanlara imam (her hususta kendisine tabi olunan önder) yapacağım" buyurmuştu. O da, "soyumdan (gelenleri) de (imam yap, ya Rabbi)" dedi. (Rabbi de duasını kabul etti ancak) "Benim sözüm (senin soyundan da olsa nefsine zulmedip yeryüzünde fesad çıkaran) zalimlere erişmez" buyurdu.
وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْناًۜ وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۜ وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
Hani Biz Beyt(ullah olan Kâbe'y)i, insanlara bir toplanma mahalli ve güvenli bir yer kılmıştık. (Ey insanlar!) Siz de İbrâhîm'in (Allah'ın katındaki) makamından (ona tabi olup onu destekleyerek) bir namazgâh edinin! Ayrıca Biz İbrâhîm ve İsmâîl'le, "tavaf edenler, ibadet edenler, rükû edenler ve secde edenler için evimi temiz tutun!" diye ahidleşmiştik.
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
O vakit İbrâhîm demişti ki: "Rabbim! Burayı emin bir belde kıl, halkından Allah'a ve âhiret gününe iman edenleri (her türlü) mahsulle rızıklandır!" (Rabbi de duasını kabul etti ancak) Buyurdu ki: "Kim de inkâr ederse onu da az bir süre (dünyada) faydalandırır sonra da onu (âhirette) ateş azabına mahkûm ederim. O, ne kötü varılacak yerdir!"
وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۜ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۜ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Hani İbrâhîm, (oğlu) İsmâîl ile beraber Beyt(ullah olan Kâbe'n)in temellerini yükseltiyor (ve şöyle dua ediyorlardı), "Rabbimiz! Bunu bizden kabul buyur; çünkü Sen Semî''sin, Alîm'sin (her şeyi, herkesi işiten ve bilensin).
رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
"Rabbimiz! Bizi Sana teslim olan (Müslüman)lardan eyle ve soyumuzdan da Sana teslim olan (Müslüman) bir ümmet (çıkar)! Bize, (Sana) nasıl (kulluk edip) ibadet yapacağımızı göster ve bizden tövbemizi kabul buyur; çünkü Sen Tevvâb'sın, Rahîm'sin (Sana dönenlerin dönüşünü kabul eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edensin)."
رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟
"Rabbimiz! O (neslimizden gelen)lere de içlerinden bir resul gönder ki Senin âyetlerini kendilerine okusun, onlara kitap ve hikmeti öğretsin ve onları(n nefislerini) temizlesin; çünkü Sen Azîz'sin, Hakîm'sin (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olansın)."
وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
İbrâhîm'in dininden, kendini bilmez sefih (akılsız ve ahmak kişi)lerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki Biz, onu dünyada (resul olarak) seçtik, şüphesiz o âhirette de sâlih kimselerdendir.
اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Çünkü Rabbi ona, "teslim ol" buyurmuş, o da "âlemlerin Rabbine teslim oldum" demişti.
وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
İbrâhîm bunu kendi oğullarına vasiyet etti ve (onlardan sonra gelen) Yakûb da (kendi oğullarına şöyle vasiyette bulundu) "ey oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm'ı) seçti. O hâlde sakın (Allah'a tüm varlığınızla) teslim olmadan ölmeyin!"
اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪يۜ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Yoksa Yakûb'a ölüm geldiği zaman siz (orada olup buna) şahid mi oldunuz? Hani o, oğullarına, "benden sonra kime âbd ol(up kulluk ed)eceksiniz?" demişti. Onlar da, "senin İlâh'ın ve ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk'ın İlâh'ı, Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh'a âbd ol(up kulluk ed)eceğiz; zaten biz O'na teslim olanlarız" demişlerdi.
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
وَقَالُوا كُونُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواۜ قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
(Resulüm! Ehl-i kitaptan olanlar size) "Yahudi ya da Hristiyan olun ki hidâyeti bulasınız" dediler. De ki: "Hayır! (Biz) Hanîf (hakka yönelmiş) olan İbrâhîm'in dinine (tabi oluruz). Çünkü o, (sizin gibi dinini tahrif eden) müşriklerden değildi."
قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
(Bir de onlara) Deyin ki: "Biz Allah'a ve bize indirilene, İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Yakûb ve (onun) torunlar(ın)a indirilenlere, Mûsâ ve Îsâ'ya verilenlere ve Rabbleri tarafından (diğer) nebîlere verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmayız (hepsini Allah'ın gönderdiği resuller olarak kabul ederiz) ve biz (sadece) O'na teslim olanlarız."
فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِه۪ فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا هُمْ ف۪ي شِقَاقٍۚ فَسَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۜ
(Resulüm!) Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse hidâyeti bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse (iyi bilin ki) onlar ancak (derin) bir ayrılık içindedirler (ve sizi de ayrılığa düşürmek isterler). Onlara karşı Allah sana yeter. O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).
صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ
(Onlara deyin ki) "(Biz) Allah'ın boyası (vahyi ve El Esmâu'l Husnâ'sı ile ahlaklanıp boyandık). Boyası Allah'tan daha güzel kim vardır? Ve biz ancak O'na âbd ol(up kulluk ed)enleriz."
قُلْ اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي اللّٰهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۚ وَلَـنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۚ وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَۙ
De ki: "Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu hâlde O'nun hakkında bizimle tartışıyor musunuz? Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve Biz O'na ihlâsla (kulluk edip hiçbir şeyi şirk koşmadan, O'na gönülden) bağlananlarız."
اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
"Yoksa siz; İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Yakûb ve (onun) torunlar(ın)ın Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?" De ki: "Siz mi (bunu) daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?" Allah tarafından yanında bulunan şehadeti (Tevrât ve İncîl'de yazılanları) gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.
سَيَقُولُ السُّفَـهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
İnsanlardan bir kısım beyinsizler, "yönelmekte oldukları kıblelerinden (Kudüs'teki Beyt-i Makdis'ten Kâbe'ye) o (Müslüman)ları çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da batı da Allah'ındır. (O) Dilediğini (Rabbinin rızasını isteyeni, dosdoğru yol olan) sırât-ı mustakîme hidâyet eder."
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطاً لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يداًۜ وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِـعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
İşte böylece sizin insanlığa (örnek ve) şahidler olmanız, resulün de size şahid olması için sizi (sırât-ı mustakîmin tam) orta(sın)da (yürüyen) bir ümmet kıldık. Senin yöneldiğin yeri (Kâbe'yi), Biz ancak resule uyanı, topukları üzerinde geri dönenden ayırt etmemiz için kıble yaptık. (Bu) Allah'ın hidâyete erdirdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir; çünkü Allah, insanlara karşı Raûf'tur, Rahîm'dir (kullarına karşı şefkatle muamele eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ
(Resulüm!) Biz, senin yüzünü (defalarca) göğe doğru çevirip durduğunu (haber beklediğini) görüyoruz. Artık seni, razı olacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Bundan böyle yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâbe'ye doğru) çevir. (Ey mü'minler! Siz de) Nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki kendilerine kitap verilen (Yahudi ve Hristiyan)lar, bunun Rabblerinden (gelen) hak olduğunu çok iyi bilirler. Allah, onların yaptıklarından gâfil değildir.
وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِـعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذاً لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
Andolsun ki eğer sen kendilerine kitap verilen (Yahudi ve Hristiyan)lara her türlü âyeti (mucizeyi) getirsen de onlar (yine) senin kıblene tabi olmazlar. Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de tabi olmazlar. Eğer sana gelen ilimden (Kur'ân'dan) sonra onların hevâlarına (nefislerinin arzu ve isteklerine) tabi olursan (bilmiş ol ki) işte o zaman sen mutlaka zalimlerden olursun.
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Kendilerine kitap verdiklerimiz (Yahudi ve Hristiyanlar), o (ellerindeki kitapta yazılı olan resul)ü kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup (apaçık) bildikleri hâlde hakkı gizlerler.
اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟
(Gerçek) Hak, (sadece) Rabbindendir. O hâlde (sakın) şüphe edenlerden olma!
وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَاْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَم۪يعاًۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
(Dünyada) Herkesin yöneldiği (peşinden koşup hayatını harcadığı) bir yön vardır. (Ey mü'minler!) Siz hayır işlerinde yarışın! (Unutmayın!) Nerede olursanız olun, (kıyamet günü) Allah hepinizi bir araya getirir. Muhakkak ki Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
(Resulüm!) Nereden (yolculuğa) çıkarsan çık (ve nereye gidersen git, namazda) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâbe'ye doğru) çevir! Hiç şüphesiz ki bu, Rabbinden sana (gelen) haktır. Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌۗق اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْن۪ي وَلِاُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ
(Evet, resulüm!) Nereden (yolculuğa) çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına (Kâbe'ye doğru) çevir! (Ey mü'minler! Siz de) Nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin ki zalimler müstesna, insanlar (bilhassa ehl-i kitap) için aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delil olmasın. Bir de onlardan (size bir kötülük yaparlar diye) korkmayın! Yalnızca Benden korkun! Böylece sizin üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım da hidâyete eresiniz.
كَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪يكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّ۪يكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ
(Andolsun ki Biz, bu Kur'ân nimetini size) Gönderdiğimiz gibi kendi içinizden size (afaktaki ve enfüsteki) âyetlerimizi okuyan, sizi (en derin nefsani istek ve arzularınızdan) temizleyen, size (bu) Kitâb'ı ve (onun içindeki) hikmeti talim ettiren (âyetleri size yaşatıp üzerinizde ahlaka dönüştüren) ve size (manevi olarak) bilmediklerinizi (ve dünyevi ilimle hiçbir zaman da bilemeyeceklerinizi) öğreten bir resul (gönderdik).
فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ۟
Öyle ise siz Beni zikredin (her anda Benim hesabımı yapın) ki Ben de sizi zikredeyim (sizin hesabınızı yapıp size rahmetimle muamele edeyim). Bana şükredin, sakın (şükürsüzlük ederek) nankörlerden olmayın!
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Sabır ve salât ile (Allah'ın rızasını, yakınlığını ve cemâlini) isteyin! Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.
وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ
Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin! Bilakis onlar diridirler; lâkin siz (bunu idrak edip) anlayamazsınız.
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ
Andolsun ki Biz, sizi biraz korku ve açlıkla, biraz da mallar(ınız)dan, canlar(ınız)dan ve ürünler(iniz)den eksilterek (fakirlikle) imtihan ederiz. (Resulüm! Bunlara) Sabredenleri müjdele!
اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ
Onlar ki kendilerine bir musibet geldiği zaman, "şüphesiz biz (her şeyimizle) Allah'a aidiz ve elbette biz (sonunda) O'na döneceğiz" derler.
اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ
İşte onlara Rabblerinden salavat (sürekli bir destek, yardım) ve rahmet vardır ve hidâyete erenler de işte onlardır.
اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ
Şüphesiz Safa ile Merve, Allah'ın (hac ve umre ibadeti için tayin ettiği) nişanelerindendir. Her kim Beyt(ullah olan Kâbe'y)i hacc(edip ziyaret) eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde (ikisi arasında sa'y ederek yürümesinde) kendisine bir günah yoktur. Her kim de gönüllü olarak (fazladan) bir hayır işlerse şüphesiz Allah Şâkir'dir, Alîm'dir (şükredilmeye layık hakiki zattır ve her şeyi, herkesi bilendir).
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَۙ
İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidâyeti Kitâb'ta insanlara beyan ed(ip açıkla)mamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder hem de (bütün) lanet ediciler lanet eder.
اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُو۬لٰٓئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْۚ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Ancak tövbe edip (nefislerini) ıslah edenler ve (yanlış yaptıklarını) beyan ed(ip gerçeği açıkça ortaya koy)anlar başkadır; çünkü Ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira Ben Tevvâb'ım, Rahîm'im (Bana dönenlerin dönüşünü kabul edenim, isimlerimde ve fiillerimde her zaman rahmeti tecelli edenim).
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ
Fakat (âyetlerimizi ve resulümüzü) inkâr eden ve kâfir olarak ölenler(e gelince), işte Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerinedir.
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ
Onlar orada (cehennemde) ebedi olarak (lanet içinde) kalırlar. Artık (o) azap onlardan ne hafifletilir ne de onlara göz açtırılır.
وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟
İlâhınız Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh'tır. O'ndan başka İlâh yoktur. O, Rahmân'dır, Rahîm'dir (rahmeti herkesi ve her şeyi kuşatan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara faydalı şeylerle (yüklü olarak) denizde akıp giden gemilerde, Allah'ın gökten bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, orada hareket eden her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gök ile yer arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde aklını kullanan bir kavim için âyetler (ibret ve deliller) vardır.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُباًّ لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ
İnsanlardan öylesi vardır ki Allah'tan başkasını (Allah'a mülkünde ortak olan) eşler edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. Fakat iman edenlerin Allah'a olan sevgileri çok şiddetlidir (onlar Allah'a âşıktırlar). Ne olurdu (nefsine zulmeden) zalimler (kıyamet günü) azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin (ve kudretin) Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu (bu dünyada da) gör(üp anlayabil)selerdi.
اِذْ تَبَرَّاَ الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا وَرَاَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ
İşte (o gün, ilâh zannedilerek) kendilerine uyul(up arkalarından gidil)enler, azabı görerek kendilerine uyanlardan uzaklaşırlar ve (o gün) aralarındaki (tüm) bağlar kop(muş, parçalan)mıştır.
وَقَالَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ كَذٰلِكَ يُر۪يهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنَ النَّارِ۟
(O zaman onlara) Uyanlar şöyle derler: "Keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş olsaydı da onların (bugün) bizden uzaklaştıkları gibi (biz de) onlardan uzaklaşsaydık!" Böylece Allah onlara (dünyada) işledikleri amellerini bir pişmanlık (ve üzüntü kaynağı) olarak gösterir. Artık onlar, o ateşten çıkacak değillerdir.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَـلَالاً طَـيِّباًۘ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yiyin ve şeytanın adımlarına tabi olmayın; çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
اِنَّمَا يَاْمُرُكُمْ بِالسُّٓوءِ وَالْفَحْشَٓاءِ وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
O size ancak kötülüğü, fuhşiyatı (aşırılığı) ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَـتَّبِـعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَهْتَدُونَ
O (şeytanın adımlarına tabi olan kâfir)lere, "Allah'ın indirdiğine tabi olun" denildiği zaman, "hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tabi oluruz" derler. Ya ataları hiçbir şey akletmeyen ve hidâyete ermemiş (doğru yolu da bulmamış) idiyseler! (Yine de onlara mı tabi olacaklar?)
وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذ۪ي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) Kâfirler (ile onları imana davet eden mü'minler)in durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan (ve anlamayan hayvanlarla, on)lara haykıran (çoban)ın durumuna benzer, (çünkü onlar) sağırdırlar (hakkı işitmezler), dilsizdirler (hakkı söylemezler), kördürler (hakkı görmezler). Nitekim onlar, akıllarını kullan(arak hakkı anla)mazlar.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin, eğer siz yalnız O'na âbd ol(up kulluk ed)iyorsanız, Allah'a şükredin.
اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ بِه۪ لِغَيْرِ اللّٰهِۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
(Allah) Size sadece ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan (hayvanın etin)i haram kıldı. Ancak (başkasının hakkına) saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere kim de (bunlardan yemek) zorunda kalırsa ona günah yoktur. Muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۙ اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَاْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Allah'ın indirdiği Kitâb'tan bir kısmını gizleyip onu (dünya malı gibi) az bir bedel karşılığında satanlar var ya, işte onların yiyip de karınlarına (doldurdukları) ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşacak ne de onları(n günahlarını mağfiret edip onları) temize çıkaracaktır. (Orada) Onlar için elem verici (iç yakan) bir azap vardır.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ
İşte onlar hidâyete karşılık dalâleti, mağfirete karşılık azabı satın alanlardır. Onlar ateş(e girme) hususunda ne de (istekli ve) sabırlıdırlar.
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا فِي الْكِتَابِ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ۟
Bu (azabın sebebi), Allah'ın Kitâb'ı hak olarak indirmiş olması (ama onların Kitâb'taki hakikatlere muhalefet etmeleri)dir. Şüphesiz ki Kitâb hakkında ihtilafa düşenler, elbette (haktan) uzak (derin) bir ayrılık içindedirler.
لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّ۪نَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّه۪ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَالسَّٓائِل۪ينَ وَفِي الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِر۪ينَ فِي الْبَاْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَح۪ينَ الْبَاْسِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
İyilik, yüzlerinizi (namazda) doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik o kimsenin yaptığıdır ki; Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitap(lar)a, nebîlere iman eder. (Allah'ı sevdiği için) Sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, (ihtiyacından dolayı) isteyenlere ve esaret altında bulunanlara verir. Namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ır, zekâtı ver(erek nefsinin cimriliğini temizl)er. (Onlar ki) Antlaşma yaptıkları zaman sözlerini yerine getirirler. Sıkıntı, hastalık ve (savaş zamanı gibi) sıkıntılı hâllerde sabrederler. İşte onlar (Allah'a verdikleri âbd olma) sözüne sadık olanlardır. Yine onlar (Allah'a karşı) takvâ sahibi olanlar (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar)dır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلٰىۜ اَلْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْاُنْثٰى بِالْاُنْثٰىۜ فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ اَخ۪يهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَاَدَٓاءٌ اِلَيْهِ بِاِحْسَانٍۜ ذٰلِكَ تَخْف۪يفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Öldürülenler hakkında size kısas (farz olarak) yazıldı. (Diyet olarak) Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (diyeti ödenir). Ancak o kimse, kardeşi (öldürülenin velisi veya vârisi) tarafından bir miktar affedilirse artık (taraflar diyeti belirleme hususunda) örfe uymalı ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için (kıyamet günü) elem verici (iç yakan) bir azap vardır.
وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
Ey gönül (ve akıl) sahipleri (Rabbine yönelenler)! (Caydırıcılığı sebebiyle) Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki takvâlı olursunuz (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsınız).
كُتِبَ عَلَيْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَيْراًۚ اَلْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ بِالْمَعْرُوفِۚ حَقاًّ عَلَى الْمُتَّق۪ينَۜ
Birinize ölüm geldiği zaman eğer bir hayır (bir mal) bırakacaksa; anaya, babaya, yakınlara (örfe ve adalete) uygun bir biçimde vasiyet etmek size (farz olarak) yazıldı. (Bu) Muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) üzerine (kesin) bir hak (ve yükümlülük)tür.
فَمَنْ بَدَّلَهُ بَعْدَ مَا سَمِعَهُ فَاِنَّمَٓا اِثْمُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۜ
Her kim bu (yapılan vasiyet)i işittikten sonra onu değiştirirse artık günahı onu değiştirenler üzerinedir. Muhakkak ki Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).
فَمَنْ خَافَ مِنْ مُوصٍ جَنَفاً اَوْ اِثْماً فَاَصْلَحَ بَيْنَهُمْ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
Kim de vasiyet edenin bir hata etmesinden veya bir günaha girmesinden endişe edip (mirasçıların) aralarını düzeltirse ona bir günah yoktur. Muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Oruç sizden önceki (ümmet)lere (farz olarak) yazıldığı gibi size de (farz olarak) yazıldı. Umulur ki takvâlı olursunuz (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsınız).
اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْك۪ينٍۜ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً فَهُوَ خَيْرٌ لَهُۜ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
(Oruç) Sayılı günlerdedir. Fakat (o günlerde) sizden her kim hasta yahut yolculukta olursa (tutamadığı günler) sayısınca başka günlerde (sayıyı tamamlar). Ona (ancak zorlanarak) takat getirenlerin* ise (tutamadıkları her gün için kendi yiyeceklerinden) bir fakiri (bir gün) doyuracak fidye (vermesi) gerekir. Bir de kim gönüllü olarak (fazladan) bir hayır işlerse bu kendisi için daha hayırlıdır. Bununla beraber eğer (idrak ede)bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. <Oruç tutmaya güç yetiremeyenler.>
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَۜ يُر۪يدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki insanları hidâyete erdiren, hidâyete dair (her şeyi) apaçık beyan eden ve (hakla, bâtılı birbirinden ayıran) Furkân olan Kur'ân o (ay)da indirilmiştir. Öyle ise sizden her kim o aya erişirse (Kur'ân'ın o ayda indirilmesine şükretmek için) o (ay)da oruç tutsun! Fakat (o günlerde) sizden her kim hasta yahut yolculukta olursa (tutamadığı günler) sayısınca başka günlerde (sayıyı tamamlasın)! Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bütün bunlar) Sayıyı tamamlamanız ve sizi hidâyete erdirmesine karşılık Allah'ı tekbir etmeniz içindir. Umulur ki şükredersiniz.
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
(Resulüm!) Kullarım sana Benden sorar(lar)sa (söyle onlara), "muhakkak ki Ben Karîb (ismimle herkese ve her şeye çok yakın)ım. Bana dua ettiği vakit dua edenin duasına icabet ederim. O hâlde (onlar da) Benim (kulluk davetime) icabet etsinler ve Bana iman etsinler ki rüşdlerine (manevi olarak kemâlâtlarına) ersinler."
اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْۚ فَالْـٰٔنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْۖ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِۖ ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْلِۚ وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ فِي الْمَسَاجِدِۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
(Ramazan'da) Oruç (tuttuğunuz günlerin) gecesi, kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için (sizi günahtan koruyan) birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin (ramazan gecelerinde onlara yaklaşarak) nefislerinize yazık ettiğinizi bildi de size af (ve mağfiret)iyle yönel(ip muamele et)ti. Artık (ramazan gecelerinde size helâl olmak üzere) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Şafağın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin, için sonra da geceye kadar orucu tamamlayın. Bununla birlikte mescidlerde ibadete çekilmiş (itikâfta) iken kadınlara yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu (sınırlar)a yaklaşmayın. İşte Allah, âyetlerini insanlara umulur ki takvâlı olurlar (O'na karşı kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışırlar) diye böyle açıklar.
وَلَا تَاْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ لِتَاْكُلُوا فَر۪يقاً مِنْ اَمْوَالِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
Mallarınızı aranızda bâtıl(a uyarak haksız sebepler)le yemeyin ve insanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları(n mallarını) mevki ve makam sahiplerine (rüşvet olarak) teklif etmeyin.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِۜ قُلْ هِيَ مَوَاق۪يتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّۜ وَلَيْسَ الْبِرُّ بِاَنْ تَاْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰىۚ وَاْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَاۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
(Resulüm!) Sana hilâl (hâlini alan ay)lardan sorarlar. De ki: "Onlar, insanlar ve hac (zamanı) için vakit ölçüleridir." Öte yandan iyilik, evlere arkalarından girmeniz (meselelere tersinden yaklaşmanız) değildir. Asıl iyilik, takvâ sahibi olmak (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışmak)tır. Artık evlere kapılarından girin (meseleleri Allah'ın anlattığı şekilde anlamaya çalışın) ve Allah'a karşı takvâ sahibi olun ki felaha (kurtuluş ve saadete) eresiniz.
وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَ
Sizinle savaşanlara karşı (siz de) Allah yolunda savaşın! Sakın haddi aşmayın (Allah'ın sınırlarını çiğnemeyin)! Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.
وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَاَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ اَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ اَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِۚ وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتّٰى يُقَاتِلُوكُمْ ف۪يهِۚ فَاِنْ قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْۜ كَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ
O (size karşı savaşa)nları yakaladığınız yerde öldürün! Sizi çıkardıkları yerden (siz de) onları çıkarın! Fitne, (adam) öldürmekten daha beterdir. Mescid-i Harâm'da onlar sizinle savaşmadıkça (siz de) onlarla savaşmayın! Eğer onlar sizinle savaşırlarsa (siz de onlarla savaşın ve) onları öldürün! İşte kâfirlerin cezası böyledir.
فَاِنِ انْتَهَوْا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Eğer onlar (sizinle savaşmaktan) vazgeçerlerse (şunu iyi bilin ki) muhakkak Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَقَاتِلُوهُمْ حَتّٰى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدّ۪ينُ لِلّٰهِۜ فَاِنِ انْتَهَوْا فَلَا عُدْوَانَ اِلَّا عَلَى الظَّالِم۪ينَ
O hâlde fitne kalmayıncaya ve din (âbdiyet ve kulluk) da yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer onlar (yine savaşmaktan) vazgeçerlerse o takdirde zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
اَلشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ وَالْحُرُمَاتُ قِصَاصٌۜ فَمَنِ اعْتَدٰى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدٰى عَلَيْكُمْۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ
Haram ay haram aya bedeldir ve hürmetler (saygı gösterilmesi gereken şeyler) karşılıklıdır. Öyle ise (o ayda) kim size saldırırsa (siz de) ona size saldırdığı kadarıyla saldırın (Allah'ın sınırlarını çiğnemeyin)! Allah'a karşı takvâ sahibi olun ve bilin ki şüphesiz Allah, muttakilerle (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlarla) beraberdir.
وَاَنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا تُلْقُوا بِاَيْد۪يكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ وَاَحْسِنُواۚۛ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ
Allah yolunda (gizli ve açık) infak edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! (Her zaman) Güzellik yapın; çünkü Allah, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) sever.
وَاَتِمُّوا الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّٰهِۜ فَاِنْ اُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِۚ وَلَا تَحْلِقُوا رُؤُ۫سَكُمْ حَتّٰى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُۜ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَر۪يضاً اَوْ بِه۪ٓ اَذًى مِنْ رَاْسِه۪ فَفِدْيَةٌ مِنْ صِيَامٍ اَوْ صَدَقَةٍ اَوْ نُسُكٍۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ۠قف فَمَنْ تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ اِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِۚ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ اِذَا رَجَعْتُمْۜ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌۜ ذٰلِكَ لِمَنْ لَمْ يَكُنْ اَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ۟
Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer (başladığınız bu ibadeti tamamlamaktan herhangi bir şekilde) engellenirseniz kurbandan kolayınıza gelen(i oraya gönderin). Kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin! Sizden her kim de hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı bulunur (da tıraş olmak zorunda kalır)sa, (ona da) oruç veya sadaka ya da kurban olmak üzere fidye gerekir. Bir engel olmadığı zaman kim de hac (günlerin)e kadar umre ile faydalanmak isterse, (onun da) kurbandan kolayına gelen(i kesmesi gerekir). (Kurban kesmeye imkân) Bulamayan kimse ise hac günlerinde üç gün, (memleketine) döndüğü zaman da yedi gün oruç tutar ki hepsi tam on (gün)dür. Bu (hükümler), ailesi Mescid-i Harâm (civarın)da oturmayan kimseler içindir. Allah'a karşı takvâ sahibi olun ve bilin ki şüphesiz Allah, cezası pek şiddetli olandır.
اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌۚ فَمَنْ فَرَضَ ف۪يهِنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِي الْحَجِّۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ وَتَزَوَّدُوا فَاِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوٰىۘ وَاتَّقُونِ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
Hac (vakti) bilinen aylardadır. Kim o (ay)larda (ihramını giyerek) haccı (kendine) farz ederse; (bilmelidir ki) hacda (kadına) yaklaşmak, günaha sapmak ve tartışmak yoktur. Siz hayır namına (her) ne yaparsanız Allah onu bilir. O hâlde (ey mü'minler! Hem hac için hem de âhiret için) azık edinin! Şüphesiz ki azığın hayırlısı takvâdır. Ey gönül (ve akıl) sahipleri (Rabbine yönelenler)! Bana karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)!
لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْۜ فَاِذَٓا اَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدٰيكُمْۚ وَاِنْ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلِه۪ لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ
(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden bir lütuf aramanızda size (herhangi) bir günah yoktur. Arafat'tan (ayrılıp sel gibi Müzdelife'ye) akın ettiğinizde Meş'ar-i Harâm'ın yanında Allah'ı zikredin! O'nu, size hidâyet ver(ip resulüyle göster)diği şekilde zikredin! Gerçek şu ki siz bundan önce dalâlette olanlardandınız.
ثُمَّ اَف۪يضُوا مِنْ حَيْثُ اَفَاضَ النَّاسُ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden (Arafat'tan siz de) akın ve Allah'tan mağfiret dileyin; çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
فَاِذَا قَضَيْتُمْ مَنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَذِكْرِكُمْ اٰبَٓاءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْراًۜ فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ
Nihayet (hac) ibadetlerinizi bitirdiğinizde, (cahiliye döneminde) babalarınızı zikrettiğiniz gibi hatta ondan daha şiddetli bir anma ile Allah'ı zikredin! İnsanlardan öylesi vardır ki, "Rabbimiz! Bize (nasibimizi mal ve servet olarak) dünyada ver!" derler. Böylesinin âhirette hiçbir nasibi yoktur.
وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Onlardan bir kısmı da, "Rabbimiz! Bize (El Esmâu'l Husnâ'n ile tecelli ederek) dünyada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver ve bizi (cehennemdeki) ateş azabından koru!" der.
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ نَص۪يبٌ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
İşte onlar için kazandıklarından (hem dünyada hem de âhirette büyük) bir nasip vardır. Allah, hesabı süratlice görendir.
وَاذْكُرُوا اللّٰهَ ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ تَعَجَّلَ ف۪ي يَوْمَيْنِ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۚ وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۙ لِمَنِ اتَّقٰىۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
Sayılı (hac) günler(in)de (telbiye ve tekbir getirerek) Allah'ı zikredin. Kim iki gün içinde acele ed(ip Mina'dan Mekke'ye dönmek ister)se ona günah yoktur. Kim (de dönüşünü erteleyip) geri kalırsa ona da günah yoktur. (Bunlar) Takvâ sahibi olanlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) içindir. Allah'a karşı takvâ sahibi olun ve bilin ki şüphesiz siz O'nun huzurunda toplanacaksınız.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ
İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi (söyledikleriyle) kalbinde olan(ın aynı olduğun)a Allah'ı şahid tutar. Hâlbuki o, hasımların en yamanıdır.
وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِي الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ ف۪يهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ
O, (senin yanından) ayrılınca yeryüzünde fesad çıkarmak, ekin (eker gibi gönüllere ekilen imanı) ve (iman edenlerin) nesli(ni) yok etmek için çalışır. Allah ise fesadı (ve fesatçıları) sevmez.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُ اتَّقِ اللّٰهَ اَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْاِثْمِ فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُۜ وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ
Böylesine, "Allah'a karşı takvâ sahibi ol (kulluk sorumluluğu bilip yerine getirmeye çalış)!" denildiği zaman gururu (ve kibri) onu günaha sevk eder. İşte böylesine (ceza ve azap olarak) cehennem yeter. Orası ne kötü (ateşten) bir döşektir.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ
İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah'ın rızasını isteyerek (gerekeni yapıp) nefsini (ve bütün varlığını O'nun yolunda) satar. Allah ise kullar(ın)a karşı Raûf'tur (çok şefkatlidir).
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَٓافَّةًۖ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Hep birlikte İslam'a (Allah'a teslim olunan dine ve barışa) girin! Sakın şeytanın adımlarına tabi olmayın! Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
فَاِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Eğer size apaçık deliller (olan Allah'ın resulü ve vahyi) geldikten sonra yine de şüpheye düşerseniz, şunu iyi bilin ki muhakkak Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَاْتِيَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَقُضِيَ الْاَمْرُۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟
(Resulüm!) Onlar (iman etmek için kıyamet günü) ille de buluttan gölgeler içinde Allah'ın (azabının) ve meleklerinin gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Bütün işler ancak Allah'a döndürülür (o gün her konuda hükmü verecek olan sadece Allah'tır).
سَلْ بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ كَمْ اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ اٰيَةٍ بَيِّنَةٍۜ وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
İsrâîloğulları'na sor, Biz onlara (iman etmeleri için) nice apaçık âyetler (mucize ve deliller) verdik (de iman etmediler). Kim, Allah'ın nimeti (olan âyetleri)ni kendisine geldikten sonra değiştirirse (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek şiddetli olandır.
زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ وَالَّذ۪ينَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Kâfirler için dünya hayatı süslü gösterildi. Bu yüzden onlar, (dünyadaki mal ve mevkilerinden dolayı) iman edenlerle alay ederler. Oysa (iman edip) takvâlı olanlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) kıyamet günü onların üstünde (şerefli bir konumda)dırlar. Allah, dilediği kimseye hesapsız rızık verir.
كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْياً بَيْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
İnsanlar sadece bir tek ümmetti (sonradan ayrılığa düştüler). Bunun üzerine Allah, müjdeleyici ve uyarıcılar olarak nebîleri(ni) gönderdi. Ayrıca ayrılığa düştükleri şeyler hususunda insanların aralarında hüküm vermeleri için onlarla beraber kitabı hak olarak indirdi. Ancak kendilerine (kitap) verilenler, apaçık deliller onlara geldikten sonra (bile) sadece aralarındaki kıskançlık yüzünden o (kitap) hakkında (yine) ayrılığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle iman edenleri, onların üzerinde ayrılığa düştükleri hakka hidâyet etti. Allah, dilediğini (hidâyete ermek isteyeni) sırât-ı mustakîme (dosdoğru yoluna) hidâyet eder.
اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَاْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ مَسَّتْهُمُ الْبَاْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ
(Ey mü'minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçen (ümmet)lerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden (kolayca) cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle (katlanılmaz) darlıklar ve sıkıntılar dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki resul(leri) ve onunla beraber iman edenler, "Allah'ın yardımı ne zaman!" diyecek kadar. Dikkat edin, muhakkak ki Allah'ın yardımı çok yakındır.
يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلْ مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ
(Resulüm!) Sana (Allah yolunda) neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: "Hayır (namına mallarınız)dan her ne infak ederseniz (o), ana baba, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar için olmalıdır." (Unutmayın!) Hayırdan her ne yaparsanız muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilir.
كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟
(Ey mü'minler!) Hoşunuza gitmediği hâlde savaş size (farz olarak) yazıldı. Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olabilir ve sevdiğiniz bir şey de sizin için şer olabilir. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَـالِدُونَ
(Resulüm!) Sana haram ayı, (yani) onda savaşmayı soruyorlar. De ki: "O (ay)da savaşmak büyük (bir günah)tır. Fakat (insanları) Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkâr etmek, Mescid-i Harâm(ın ziyaretine mâni olmak) ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında (günah bakımından) daha büyüktür. Fitne de (adam) öldürmekten daha büyük (bir günah)tır. (Resulüm! Müşrikler) Eğer güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan vazgeçmezler. Sizden kim (onlara uyup) dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların amelleri dünyada da âhirette de boşa gitmiştir. İşte onlar ateş ehlidirler ve onlar orada ebedi olarak kalırlar.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Şüphesiz ki iman edenler, Allah yolunda hicret edip cihad edenler ise, işte onlar Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِۜ قُلْ ف۪يهِمَٓا اِثْمٌ كَب۪يرٌ وَمَنَافِـعُ لِلنَّاسِۘ وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَاۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلِ الْعَفْوَۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ
(Resulüm!) Sana şarap ve (şans oyunları) kumar hakkında soruyorlar. De ki: "Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı (ve zararı) faydasından daha büyüktür." Yine sana (Allah yolunda) neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: "(İhtiyacınızdan) Fazlasını." İşte, Allah size âyetleri umulur ki tefekkür ed(ip enine boyuna düşün)ürsünüz diye böyle açıklar.
فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْيَتَامٰىۜ قُلْ اِصْلَاحٌ لَهُمْ خَيْرٌۜ وَاِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَاِخْوَانُكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ الْمُصْلِحِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَعْنَتَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Dünya ve âhiret hakkında (güzel olan davranışları düşünün ve ona göre hareket edin). (Resulüm!) Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: "Onları ıslah etmek (ve maddi durumlarını düzeltmek sizin için) hayırlı olandır. Eğer onlara karışı(p birlikte yaşa)rsanız, (unutmayın ki onlar) sizin kardeşlerinizdir." Allah, (insanlar arasında) fesad çıkaranlarla ıslah edenleri çok iyi bilir. Eğer Allah dileseydi sizi de (yetim bırakarak) zahmet ve meşakkate sokardı. Muhakkak ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَلَا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتّٰى يُؤْمِنَّۜ وَلَاَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكَةٍ وَلَوْ اَعْجَبَتْكُمْۚ وَلَا تُنْكِحُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَتّٰى يُؤْمِنُواۜ وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ وَلَوْ اَعْجَبَكُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِاِذْنِه۪ۚ وَيُبَيِّنُ اٰيَاتِه۪ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ۟
Müşrik kadınları iman edinceye kadar nikâhlamayın! Hoşunuza gitse bile imanlı bir cariye, müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkeklerle iman edinceye kadar (kızlarınızı da) nikâhlamayın! Hoşunuza gitse bile imanlı bir köle, müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Zira onlar (sizi) ateşe çağırırlar. Allah ise izni (ve yardımı) ile (sizi) cennete ve mağfirete çağırır. (Allah) Umulur ki tezekkür ed(ip düşünür anl)arlar diye âyetlerini insanlara (böyle) açıklar.
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْمَح۪يضِۜ قُلْ هُوَ اَذًىۙ فَاعْتَزِلُوا النِّسَٓاءَ فِي الْمَح۪يضِۙ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَۚ فَاِذَا تَطَهَّرْنَ فَاْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ اَمَرَكُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ
(Resulüm!) Sana kadınların aybaşı hâlini soruyorlar. De ki: "O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple aybaşı hâlinde olan kadınlardan (cinsel olarak) uzak durun! Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın! Temizlendikleri vakit Allah'ın size emrettiği yerden onlara varın!" Şüphesiz ki Allah, (günahından dönüp) tövbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.
نِسَٓاؤُ۬كُمْ حَرْثٌ لَكُمْۖ فَاْتُوا حَرْثَكُمْ اَنّٰى شِئْتُمْۘ وَقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ مُلَاقُوهُۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ
Kadınlarınız sizin için (çocuklarınızın doğup büyüdüğü) bir tarladır. Tarlanıza (Allah'ın çizdiği sınırlar çerçevesinde sevgi ve merhametle) nasıl dilerseniz öyle varın! (Öncesinde) Nefsinizin hoşuna giden hazırlık(lar) yapın! Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bilin ki şüphesiz siz O'na kavuşacaksınız. (Resulüm! Böyle yapan) Mü'minleri müjdele!
وَلَا تَجْعَلُوا اللّٰهَ عُرْضَةً لِاَيْمَانِكُمْ اَنْ تَبَرُّوا وَتَتَّقُوا وَتُصْلِحُوا بَيْنَ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Bir de iyilik etmemek, takvâlı olmamak, insanların arasını ıslah etmemek hususundaki yeminlerinize Allah'ı (bahane göstererek) engel kılmayın (Allah'ı kendinize siper etmeyin)! Çünkü Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).
لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا كَسَبَتْ قُلُوبُكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ حَل۪يمٌ
Allah sizi, kasıtsız (düşünmeden ağzınızdan çıkan) yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz. Lakin kalplerinizin kazandığı (bile bile yaptığınız yeminleriniz)den dolayı sizi sorumlu tutar. Fakat Allah Ğafûr'dur, Halîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden ve hilm sahibi olarak kullarına yumuşak muamele edendir).
لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ مِنْ نِسَٓائِهِمْ تَرَبُّصُ اَرْبَعَةِ اَشْهُرٍۚ فَاِنْ فَٓاؤُ۫ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört ay bekleme (süresi) vardır. Eğer (bu müddet içinde kadınlarına) dönerlerse, muhakkak ki Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَاِنْ عَزَمُوا الطَّـلَاقَ فَاِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Eğer (bu müddet içinde dönmeyip kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Muhakkak ki Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).
وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ ثَلٰثَةَ قُرُٓوءٍۜ وَلَا يَحِلُّ لَهُنَّ اَنْ يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللّٰهُ ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ اِنْ كُنَّ يُؤْمِنَّ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَبُعُولَتُهُنَّ اَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ اِنْ اَرَادُٓوا اِصْلَاحاًۜ وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۖ وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟
Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç ay hâli (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer onlar Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorlarsa (bir başkasıyla evlenmek için) rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Eğer kocalar barışmak isterlerse bu (bekleme süresi)nin içinde (boşadıkları kadınları) geri almaya daha fazla hak sahibidirler. (Kocalarının) Onlar üzerinde örfe uygun olan (haklar)ı gibi onların da (kocaları üzerinde hakları) vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece (üstünlü)ğe sahiptirler. Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
اَلطَّـلَاقُ مَرَّتَانِۖ فَاِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ اَوْ تَسْر۪يحٌ بِاِحْسَانٍۜ وَلَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَاْخُذُوا مِمَّٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ شَيْـٔاً اِلَّٓا اَنْ يَخَافَٓا اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۙ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
(Dönüş yapılabilecek) Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. (Boşanma esnasında tarafların) Allah'ın sınırlarını koruyamama endişeleri müstesna, onlara (mehir olarak) verdiklerinizden bir şey almanız size helâl değildir. Eğer (siz de bu ikisinin) Allah'ın sınırlarını koruyamayacaklarından endişe ederseniz, kadının (boşanmak için kocasına) fidye vermesinde ikisine de bir günah yoktur. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bunları aşmayın! Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar (kendi nefsine zulmeden) zalimlerdir.
فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتّٰى تَنْكِحَ زَوْجاً غَيْرَهُۜ فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يَتَرَاجَعَٓا اِنْ ظَـنَّٓا اَنْ يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
Eğer erkek, karısını (üçüncü defa da) boşarsa artık bundan sonra (o kadın) ondan başka bir koca ile evlenmedikçe kendisine helâl olmaz. Eğer (o kocası da) onu boşarsa, (her iki taraf da) Allah'ın sınırlarını koruyacaklarına inandıkları takdirde birbirlerine dön(üp yeniden evlen)melerinde onlara bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. (Allah bunları) Bilen (ve bilmek isteyen) bir kavim için açıklar.
وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَاَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ اَوْ سَرِّحُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍۖ وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ ضِرَاراً لِتَعْتَدُواۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُۜ وَلَا تَتَّخِذُٓوا اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُواًۘ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَمَٓا اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنَ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُـكُمْ بِه۪ۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟
Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerinin sonuna geldiklerinde ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle salıverin! Fakat haklarını çiğneyerek zarar vermek için onları (nikâhınız altında) tutmayın! Kim bunu yaparsa muhakkak kendi (nefsi)ne zulmetmiş olur. Allah'ın âyetlerini sakın alaya almayın! Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini (size verdiği hidâyeti), size nasihat vermek üzere indirdiği Kitâb'ı ve hikmeti hatırlayın! Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bilin ki şüphesiz Allah her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
وَاِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَبَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ اَنْ يَنْكِحْنَ اَزْوَاجَهُنَّ اِذَا تَرَاضَوْا بَيْنَهُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ ذٰلِكَ يُوعَظُ بِه۪ مَنْ كَانَ مِنْكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكُمْ اَزْكٰى لَكُمْ وَاَطْهَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerinin sonuna geldiklerinde, aralarında iyilikle rızalaştıkları takdirde onların (eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın! İşte bu (âyetler)le içinizden Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimselere nasihat edilmektedir. Bu (nasihati dinlemek) sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Çünkü Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.
وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُـتِمَّ الرَّضَاعَةَۜ وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ لَا تُكَلَّفُ نَفْسٌ اِلَّا وُسْعَهَاۚ لَا تُضَٓارَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ بِوَلَدِه۪ وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذٰلِكَۚ فَاِنْ اَرَادَا فِصَالاً عَنْ تَرَاضٍ مِنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَاۜ وَاِنْ اَرَدْتُمْ اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا اَوْلَادَكُمْ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِذَا سَلَّمْتُمْ مَٓا اٰتَيْتُمْ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların yiyeceği ve giyeceği örfe uygun olarak çocuk kendisinin olan (babay)a aittir. Hiç kimse gücünün yettiğinden başkasıyla sorumlu tutulamaz. Ne anne, çocuğu sebebiyle ne de çocuk kendisinin olan (baba) çocuğu yüzünden zarara uğratılamaz. (Baba vefat etmişse) Mirasçı üzerindeki (sorumluluk ve görev) de bunun gibidir. Eğer (anne ve baba) birbiriyle istişare ederek ve karşılıklı rızalaşarak (çocuğu iki yıl tamamlanmadan sütten) kesmek isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Çocuklarınızı (süt anne tutup) emzirtmek istediğiniz takdirde de (süt anneye) verdiğiniz (ücret)i iyilikle teslim etmeniz şartıyla üzerinize bir günah yoktur. Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bilin ki şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاً يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ اَرْبَعَةَ اَشْهُرٍ وَعَشْراًۚ فَاِذَا بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
Sizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerinin sonuna geldiklerinde kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.
وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪ مِنْ خِطْبَةِ النِّسَٓاءِ اَوْ اَكْنَنْتُمْ ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ سَتَذْكُرُونَهُنَّ وَلٰكِنْ لَا تُوَاعِدُوهُنَّ سِراًّ اِلَّٓا اَنْ تَقُولُوا قَوْلاً مَعْرُوفاًۜ وَلَا تَعْزِمُوا عُقْدَةَ النِّكَاحِ حَتّٰى يَبْلُغَ الْكِتَابُ اَجَلَهُۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ فَاحْذَرُوهُۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟
(İddet beklemekte olan) Kadınlarla evlenmek istediğinizi onlara üstü kapalı bir biçimde anlatmanızda veya (böyle bir arzuyu) gönüllerinizde saklamanızda size bir günah yoktur. Allah bilir ki siz (bu duyguları ileride mutlaka) anacaksınız. Lâkin meşru sözler söylemeniz müstesna, sakın onlara gizlice (buluşma) söz(ü) vermeyin! (Üzerlerine farz olarak) Yazılmış bekleme müddeti sona erinceye kadar da onlara nikâh kıymaya kalkışmayın! Bilin ki Allah, içinizden geçeni bilir. Bu sebeple O'n(a karşı gelmek)ten sakının! Şunu da iyi bilin ki şüphesiz Allah Ğafûr'dur, Halîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden ve hilm sahibi olarak kullarına yumuşak muamele edendir).
لَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اِنْ طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ اَوْ تَفْرِضُوا لَهُنَّ فَر۪يضَةًۚ وَمَتِّعُوهُنَّۚ عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُۚ مَتَـاعاً بِالْمَعْرُوفِۚ حَقاًّ عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
Eğer (nikâhtan sonra) kendilerine dokunmadan veya onlara bir mehir tayin etmeden (evlendiğiniz) kadınları boşarsanız bunda size bir günah (ve mehir zorunluluğu) yoktur. Bu durumda onlara mut'a (hediye cinsinden bir şeyler) verin! Zengin olan, durumuna göre, fakir de durumuna göre (bu hediyeyi) vermelidir. Münasip bir mut'a vermek muhsinler (güzellik yapıp güzel olanlar) üzerine (kesin) bir haktır.
وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Eğer ki onlara mehirlerini tayin eder de el sürmeden boşarsanız, bu durumda kendileri ya da nikâh akdi elinde olan (velin)in bağışlaması hariç, tayin ettiğiniz (mehr)in yarısı onlarındır. Bununla birlikte sizin (mehrin tümünü veya fazlasını onlara) bağışlamanız takvâya daha yakındır. (Allah'ın size ikram ettiği) Aranızdaki fazilet (ve lütf)u (sakın) unutmayın! Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ
(Ey mü'minler! Günlük) Namazları(nızı) ve (iki namaz arasında kalan tüm vaktinizi Allah'ın huzurunda geçirmeye çalışarak) orta namazı(nızı) muhafaza edin! Ve Allah'a (gönülden) itaat ederek (her anda O'nun) huzurunda durun!
فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَـالاً اَوْ رُكْبَـاناًۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
Eğer (herhangi bir şeyden) korkarsanız (namazlarınızı) yürüyerek yahut binek üzerinde (kılın)! (Korkudan) Emin olduğunuz zaman ise siz bilmezken (Allah ve resulünün) size öğrettiği şekilde Allah'ı zikredin!
وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ اَزْوَاجاًۚ وَصِيَّةً لِاَزْوَاجِهِمْ مَتَاعاً اِلَى الْحَوْلِ غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ فَاِنْ خَرَجْنَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ ف۪ي مَا فَعَلْنَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ مِنْ مَعْرُوفٍۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Sizden ölüp de geride (dul) eşler bırakan kimseler, zevcelerinin (evlerinden) çıkarılmadan bir yıla kadar geçimlerinin sağlanmasını (sağlıklarında) vasiyet etsinler. Eğer onlar, (kendiliklerinden) çıkarlarsa kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَلِلْمُطَلَّقَاتِ مَتَاعٌ بِالْمَعْرُوفِۜ حَقاًّ عَلَى الْمُتَّق۪ينَ
Boşanmış kadınların örfe uygun olarak geçimlerinin sağlanması muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) üzerine (kesin) bir haktır.
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟
İşte Allah size, belki aklınızı kullanır (düşünüp anlar)sınız diye âyetlerini böyle açıklar.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِۖ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ
(Resulüm!) Binlerce oldukları hâlde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara "ölün!" buyurdu (onlar da öldüler). Sonra (Allah) onları (yeniden) diriltti. Muhakkak ki Allah, insanlara karşı lütuf (ve ikram) sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmezler.
وَقَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Allah yolunda savaşın ve bilin ki şüphesiz Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).
مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافاً كَـث۪يرَةًۜ وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
(Ey mü'minler!) Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine arttır(arak öde)mesi için (karşılığını sadece Allah'tan almak üzere malından infak edip) Allah'a güzel bir borç verecek kimdir? Allah, (rızkı dilediğine) daraltır ve (dilediğine) genişletir. Sonunda (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَاِ مِنْ بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكاً نُقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ قَالُوا وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ
(Resulüm!) Mûsâ'dan sonra İsrâîloğulları'nın ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani onlar, nebîlerinden birine, "bize bir hükümdar gönder de (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım" demişlerdi. (Nebîleri de) "Ya size savaş (farz olarak) yazılır da savaşmayacak olursanız?" demişti. Onlar da, "yurtlarımızdan ve çocuklarımız(ın yanın)dan çıkarılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda neden savaşmayalım?" dediler. Fakat kendilerine savaş (farz olarak) yazılınca içlerinden pek azı müstesna (savaştan) yüz çevirdiler. Allah (kendi nefsine zulmeden) zalimleri en iyi bilendir.
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاًۜ قَالُٓوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِۜ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۜ وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Nebîleri onlara, "şüphesiz Allah, size Tâlût'u hükümdar olarak gönderdi" dedi. Onlar, "biz hükümdarlığa daha layık olduğumuz hâlde mal (ve servet) cihetiyle (kendisine) bir genişlik (ve zenginlik) verilmemişken o bize nasıl hükümdar olur?" dediler. (Nebîleri) "Muhakkak ki Allah sizin üzerinize (hükümdar olarak) onu seçti, ilimde ve bedende ona üstünlük ver(ip gücünü arttır)dı. Allah mülkü(nde hükmetme gücü)nü dilediğine verir. Allah Vâsi''dir, Alîm'dir (ilmi ve rahmetiyle her şeyi ve herkesi kuşatan ve bilendir)" dedi.
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِه۪ٓ اَنْ يَاْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
Nebîleri onlara devamla (şöyle) dedi: "Onun hükümdarlığının alameti, Tabut'un size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o Tabut'un içinde Rabbinizden size bir sekinet (huzur ve sükûnet), Mûsâ ailesinin ve Hârûn ailesinin bıraktıklarından geriye kalan birtakım şeyler vardır. Eğer iman etmiş kimseler iseniz sizin için bunda şüphesiz bir âyet (ibret ve delil) vardır."
فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْۜ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
Nihayet Tâlût, ordu(su)yla (cihad için) ayrıldığında (askerlerine) dedi ki: "Biliniz ki Allah sizi bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç alan müstesna kim ondan tatmazsa, işte şüphesiz o bendendir." İçlerinden pek azı müstesna (hepsi) ondan içtiler. Derken Tâlût ve beraberindeki iman edenler (nehri) geçince, (o nehirden içenler), "bugün bizim Câlût'la ve ordusuyla (savaşacak) takatimiz yoktur" dediler. Allah'a kavuşacaklarına kesin olarak bilen (iman eden)ler ise dediler ki: "Allah'ın izniyle (sayıca) çok bir topluluğa galip gelen nice (sayıca) az topluluklar vardır ve Allah sabredenlerle beraberdir."
وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْراً وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۜ
(Tâlût ve ona itaat eden mü'minler) Câlût ve ordusuyla karşı karşıya geldiklerinde, "Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et" dediler.
فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ وَقَتَلَ دَاوُ۫دُ جَالُوتَ وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
Sonunda Allah'ın izniyle onları hezimete uğrattılar ve Dâvûd da Câlût'u öldürdü. Allah ona (Dâvûd'a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediği şeylerden öğretti. Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmını (diğer) bir kısmıyla yok etmesi olmasaydı elbette yeryüzü fesada uğrar (altüst olur)du; fakat Allah bütün âlemlere (ve her biri bir âlem olan insanlara) karşı lütuf (ve ikram) sahibidir.
تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
(Resulüm!) İşte bunlar, Allah'ın âyetleridir. Biz onları sana hak ile okuyoruz. Muhakkak ki sen (bizim gönderdiğimiz) resullerdensin.
تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍۜ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ۟
İşte Biz, o resullerden bazısını bazısına üstün kıldık. Allah onlardan kimiyle konuştu, kimini de derecelerle üstün kıldı. Biz, Meryem oğlu Îsâ'ya da apaçık deliller (mucizeler) verdik ve onu Rûhu'l-Kudüs ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasından gelen (millet)ler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat (Allah onlara cüz'i irade bahşetti, onlar ise) ihtilafa düştüler. İçlerinden kimi iman etti, kimi de kâfir oldu. Yine Allah dileseydi onlar birbirlerini öldürmezlerdi; fakat Allah, dilediğini yapar.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌۜ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kendisinde ne alışveriş ne dostluk ne de (Allah'ın izni olmadıkça) bir şefâat bulunan bir gün (olan kıyamet günü) gelmeden önce size rızık olarak verdiklerimizden (Allah yolunda) infak edin. Kâfirlere gelince, onlar (kendi nefislerine) zulmedenlerdir.
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ
Allah, kendisinden başka İlâh olmayandır (mabûd, sevilen ve âbd olunmaya layık tek zattır). (O) Hayy'dır, Kayyûm'dur (diri, her şeyin kendisiyle diri olduğu ve varlığı varlıkta tutandır). O'nu ne bir uyuklama (hâli) ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefâat edebilir? (O, kullarının) Önlerindekini ve arkalarındakini (geçmişlerini ve geleceklerini) bilir. (İnsanlar ise) O'nun ilminden (kendisinin) dilediğinden başka hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun kürsüsü (bütün) gökleri ve yeri (içine alıp) kaplamıştır ve onları koru(yup gözet)mek O'na ağır gelmez. O, Âliyy'dir, Azîm'dir (anlaşılamayacak kadar yüceliğe, azamete ve büyüklüğe sahip olandır).
لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗق لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur; çünkü (bu Kitâb'ta) rüşd ile azgınlık (iman ile küfür, hak ile bâtıl birbirinden tamamen ayrılıp) açıklanmıştır. O hâlde kim tâğutu (azgınlığı, azgınlığın kaynağı olan şeytanı ve sahte ilâhları) inkâr edip (kendisinden başka ilâh olmayan) Allah'a iman ederse kopmayan sağlam bir kulpa tutunmuştur. Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir, onları (cehalet ve nefsani) karanlıklardan nûra çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların veli(si, dostu ve destekçi)leri ise tâğuttur (azgınlığın kaynağı olan şeytan ve şeytanlaşmış insanlardır) onları nûrdan karanlıklara çıkarır. İşte bunlar ateş ehlidirler ve onlar orada ebedi olarak kalırlar.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۙ قَالَ اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُۜ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَاْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَاْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ
(Resulüm!) Allah kendisine hükümdarlık (ve zenginlik) verdi diye (kibirlenerek) Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartışan (Nemrut)u görmedin mi! Hani İbrâhîm (ona), "benim Rabbim hayat veren ve öldürendir" demişti. (O ise) "Ben (de) hayat verir ve öldürürüm" demişti. İbrâhîm, "şüphesiz ki Allah, Güneş'i doğudan getirir, haydi sen de onu batıdan getir" dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı (söyleyecek söz bulamadı). Allah (hem kendine hem de başkalarına zulmeden) zalimler topluluğunu hidâyete erdirmez.
اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ قَالَ لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماًۜ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Yahut çatıları üstüne çök(erek altüst ol)muş bir kasabaya uğrayan şu kimse gibisini (görmedin mi)? (Hani o) Demişti, "(acaba) Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?" Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz sene (o hâlde bıraktı). Sonra onu (tekrar) diriltti. (Allah ona) "Ne kadar kaldın?" buyurdu. O, "bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım" dedi. (Allah) "Hayır! Yüz sene kaldın. Hâl böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış. Bir de eşeğine bak (kemikleri dahi çürümüş)! İşte Biz seni insanlar için (öldükten sonra dirilmeye) bir âyet (ibret ve delil) kılalım (diye yüz sene ölü bıraktık sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen (eşeğinin) kemikler(in)e bak, onları nasıl bir araya getiriyor sonra da ona nasıl et giydiriyoruz" buyurdu. Kendisine bütün bunlar apaçık belli olunca şöyle dedi: "(Artık) İyice biliyorum ki Allah, şüphesiz her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır)."
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءاً ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَاْت۪ينَكَ سَعْياًۜ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟
Hani İbrâhîm de (Rabbine), "Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!" demişti. (Rabbi ona) "Yoksa iman etmedin mi?" buyurdu. (İbrâhîm) "Hayır (iman ettim)! Fakat (hem) kalbimin mutmain olması (hem de kavmimin buna şahid olması) için (bunu istedim)" dedi. (Bunun üzerine Allah) "Öyleyse dört tane kuş yakala ve onları (eğitip) kendine alıştır. Daha sonra (onları kesip parçala ve) her dağın üzerine onlardan bir parça koy, sonra da onları kendine çağır, koş(up uç)arak sana gelirler. Şunu iyi bil ki şüphesiz Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır)" buyurdu.
مَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ ف۪ي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍۜ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Allah yolunda mallarını infak edenlerin misali, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki her başakta yüz dane vardır. Allah, dilediği kimseye ise (bunun) kat kat (fazlasını) verir. Allah Vâsi''dir, Alîm'dir (ilmi ve rahmetiyle her şeyi ve herkesi kuşatan ve bilendir).
اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَناًّ وَلَٓا اَذًۙى لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Allah yolunda mallarını infak eden sonra da infak ettikleri şeylerin ardından (bunları) başa kakmayan ve (gönül kırarak insanlara) eziyet etmeyen kimseler var ya, (işte) onların mükâfatları Rabbleri katındadır. Onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.
قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَٓا اَذًىۜ وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَل۪يمٌ
Güzel bir söz ve mağfiret, (insanların gönlünü kırarak) ardından eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah Ğaniyy'dir, Halîm'dir (zengin, kerim ve her şey kendisine muhtaç olan ve hilm sahibi olarak kullarına yumuşak muamele edendir).
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداًۜ لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a ve âhiret gününe iman etmediği hâlde insanlara malını gösteriş için infak eden kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve (gönül kırarak) eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın! Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan bir kayaya benzer ki sağanak bir yağmur ona isabet eder de onu (dümdüz ve) sert bir kaya hâline getiriverir. (Böyleleri dünyada) Kazandıkları hiçbir şeyi (âhirette) elde edemezler. Allah kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.
وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْب۪يتاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِۚ فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Allah'ın rızasını istemek ve kendilerinde olan (iman)ı sağlamlaştırmak için mallarını infak edenlerin durumu ise bir tepede bulunan üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiş (güzel) bir bahçeye benzer ki ona bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ۟
Sizden biriniz ister mi ki kendisinin altlarından ırmaklar akan, hurmalıklardan ve üzüm bağlarından ve her çeşit meyveden bulunan bir bahçesi olsun da zayıf (ve bakıma muhtaç çoluk) çocuğu varken kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, derken (bahçeye de) içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek onu yakıp kül etsin! (Elbette bunu kimse istemez) İşte, Allah size âyetleri umulur ki tefekkür ed(ip enine boyuna düşün)ürsünüz diye böyle açıklar.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْاَرْضِۖ وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَب۪يثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا ف۪يهِۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kazandıklarınızın temiz olanından ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan (Allah yolunda) infak edin! (Size verilse) Gözünüzü kapatmadıkça almayacağınız kötü şeyleri (hayır diye Allah yolunda) infak etmeye kalkışmayın ve bilin ki şüphesiz Allah Ğaniyy'dir, Hamîd'dir (zengin, kerim ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır).
اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَاْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِۚ وَاللّٰهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلاًۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ
şeytan size (Allah yolunda mallarınızı infak etmekle) fakirleşeceğinizi telkin eder ve fuhşiyatı (mal toplamada aşırılığı ve cimriliği) size emreder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir fazilet (lütuf ve ikram) vaad eder. Allah Vâsi''dir, Alîm'dir (ilmi ve rahmetiyle her şeyi ve herkesi kuşatan ve bilendir).
يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْراً كَث۪يراًۜ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
(Allah) Hikmeti dilediğine (bu uğurda çalışıp gereğini yapana) verir. Kime de hikmet verilirse elbette (ona) pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak gönül (ve akıl) sahiplerinden başkası (bunu düşünüp) öğüt almaz.
وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ نَفَقَةٍ اَوْ نَذَرْتُمْ مِنْ نَذْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُهُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ
(Allah yolunda) Her ne infak edip harcarsanız veya (bu niyetle yapacağınıza dair) her ne adak adarsanız, muhakkak ki Allah onu bilir. (Unutmayın! Hem kendi nefsine hem de başkalarına zulmeden) Zalimlerin (kıyamet günü) hiçbir yardımcısı yoktur.
اِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَۚ وَاِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَـرَٓاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۜ وَيُكَفِّرُ عَنْكُمْ مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
Eğer sadakaları açıktan verirseniz bu güzeldir. Eğer onları gizleyerek fakirlere verirseniz, (işte) bu sizin için daha hayırlıdır. Böylece (Allah) sizin kötülüklerinizden bir kısmını örter(de kıyamet günü onlardan sorguya çekilmezsiniz). Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.
لَيْسَ عَلَيْكَ هُدٰيهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَلِاَنْفُسِكُمْۜ وَمَا تُنْفِقُونَ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ اللّٰهِۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ
(Resulüm!) Onları hidâyete erdirmek sana ait değildir (senin vazifen ancak apaçık bir tebliğdir), fakat Allah, dilediğini (hidâyeti isteyeni) hidâyete erdirir. Hayır olarak her ne infak ederseniz (bu) kendiniz içindir. Zaten siz (ey mü'minler), ancak Allah'ın vechini (cemâlini ve rızasını) istemekten başka (bir amaçla) infak etmezsiniz. Siz hayır olarak her ne infak ederseniz de (karşılığı) size tastamam verilir ve siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.
لِلْفُقَـرَٓاءِ الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ لَا يَسْتَط۪يعُونَ ضَـرْباً فِي الْاَرْضِۘ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَٓاءَ مِنَ التَّعَفُّفِۚ تَعْرِفُهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۚ لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافاًۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ۟
(Ey mü'minler! Sizin yapacağınız hayırlar) Kendilerini Allah yoluna adamış, (bu sebeple) yeryüzünde (kazanç için) dolaşamayan fakirler için olsun. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için) cahiller, onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Onlar ısrarla insanlardan (bir şey) istemezler. (Unutmayın!) Hayır olarak her ne infak ederseniz, muhakkak ki Allah onu bilir.
اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِراًّ وَعَلَانِيَةً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık (Allah yolunda) infak edenler var ya, işte onların mükâfatları Rabbleri katındadır. Onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.
اَلَّذ۪ينَ يَاْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَۜ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Faiz yiyenler (hesap günü kabirlerinden), ancak kendisini şeytan çarpmış kimsenin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Şüphesiz bu (hâl) onların, "alışveriş de tıpkı faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Hâlbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. O hâlde kime Rabbinden bir nasihat gelir de (faizden) vazgeçerse geçmişte olan kendisinindir. Onun hakkındaki hüküm de Allah'a aittir. Kim de (tekrar faize) dönerse, işte onlar ateş ehlidirler ve onlar orada ebedi olarak kalırlar.
يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ
Allah, faizi (bereketsiz kılıp onun karıştığı malı) mahveder, sadakaları ise (bereketlendirip) arttırır. Allah (günahında ısrar eden) hiçbir günahkâr kâfiri sevmez.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
Muhakkak ki iman edip sâlih ameller işleyenler, namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)anlar ve zekâtı ver(ip nefsinin cimriliğini temizley)enler var ya, (işte) onların mükâfatları Rabbleri katındadır. Onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَـقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)! Eğer (gerçekten) iman etmiş kimselerseniz faizden (kaynaklanan alacaklarınızın) kalan (kısmın)ı bırakın (onları almaktan vazgeçin)!
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَاْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۚ وَاِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالِكُمْۚ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ
Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve resulü tarafından açılmış bir savaşla karşı karşıya olduğunuzu bilin! Eğer tövbe ed(ip faiz alacaklarınızdan vazgeç)erseniz sermayeniz sizindir. Böylece siz ne (başkalarına) zulmetmiş ne de zulme uğramış olursunuz.
وَاِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ وَاَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Eğer (borçlu) zor durumda ise (borcunu) kolaylı(kla ödeyebilece)ği (bir süreye) kadar (ona) mühlet verin. Eğer (idrak ede)bilirseniz (o alacağınızı) sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.
وَاتَّقُوا يَوْماً تُرْجَعُونَ ف۪يهِ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ۟
Öyle bir günden sakının ki (o gün hepiniz) Allah'a döndürüleceksiniz sonra da herkese kazandığı (amellerin karşılığı) tastamam verilecek ve onlara asla zulmedilmeyecektir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُۜ وَلْيَكْتُبْ بَيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِۖ وَلَا يَاْبَ كَاتِبٌ اَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّٰهُ فَلْيَكْتُبْۚ وَلْيُمْلِلِ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُ وَلَا يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْـٔاًۜ فَاِنْ كَانَ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَف۪يهاً اَوْ ضَع۪يفاً اَوْ لَا يَسْتَط۪يعُ اَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِۜ وَاسْتَشْهِدُوا شَه۪يدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْۚ فَاِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَاَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَٓاءِ اَنْ تَضِلَّ اِحْدٰيهُمَا فَتُذَكِّرَ اِحْدٰيهُمَا الْاُخْرٰىۜ وَلَا يَاْبَ الشُّهَدَٓاءُ اِذَا مَا دُعُواۜ وَلَا تَسْـَٔمُٓوا اَنْ تَكْتُبُوهُ صَغ۪يراً اَوْ كَب۪يراً اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ ذٰلِكُمْ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاَقْوَمُ لِلشَّهَادَةِ وَاَدْنٰٓى اَلَّا تَرْتَابُٓوا اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُد۪يرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ وَاَشْهِدُٓوا اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ وَلَا يُضَٓارَّ كَاتِبٌ وَلَا شَه۪يدٌۜ وَاِنْ تَفْعَلُوا فَاِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Bir kâtip (onu) aranızda adaletle yazsın! (Hiçbir) Kâtip, Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, (her şeyi olduğu gibi dosdoğru) yazsın. Üzerinde hak olan borçlu (kimse) de (borcunu) yazdırsın, Rabbi olan Allah'a karşı takvâ sahibi olsun da ondan bir şey eksiltme(den borcunu tam yazdır)sın. Şayet üzerinde hak bulunan (borçlu) kimse akıl noksanlığı olan veya (aklı) zayıf (çocuk yaşta) yahut kendisi yazdıramayacak durumda ise o takdirde velisi (bu borcu) adaletle yazdırsın. (Bu olaya) Erkeklerinizden iki (kişiyi) de şahid tutun. Eğer iki erkek bulamazsanız rıza göstereceğiniz şahidlerden bir erkek ile biri şaşırırsa diğerinin ona hatırlatması için iki kadın(ı bu olaya şahid tutun). Şahidler çağırıldıkları zaman (şahidlik etmekten) kaçınmasınlar. (Borç) Küçük olsun veya büyük olsun, onu vadesine kadar yazmaktan sakın üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah katında daha adaletli, şahidlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Ancak aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin bir ticaret olursa onu yazmamanızda sizin için bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınızda da şahid tutun. Kâtibe de şahide de asla zarar verilmesin. Eğer bunu yaparsanız (onlara bir zarar verirseniz) şüphe yok ki bu sizin için (fâsık olup) yoldan çıkmanız demektir. Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın). (Bakın) Allah size (neyi, nasıl yapmanız gerektiğini en ince ayrıntısına kadar) öğretiyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِباً فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌۜ فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضاً فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُۜ وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَۜ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟
Eğer yolculukta olur da bir kâtip bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir rehin (de yeterlidir). Şayet birbirinize güvenir(de borca karşılık bir rehin tayin etmez)seniz kendisine güvenilen kimse emanet(en ona verilen borc)unu ödesin ve (bu hususta) Rabbi olan Allah'a karşı takvâ sahibi olsun! Bir de şahidliği gizlemeyin! Kim onu gizlerse şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.
لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah'ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir. (O) Dilediği kimseyi (imanından dolayı) mağfiret eder, dilediği kimseye de (hak ettiği için) azap eder. Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَۜ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠قف وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ
Resul, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü'minler de (onun iman ettiği gibi iman ettiler). Hepsi de Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resullerine iman ettiler ve şöyle dediler: "Allah'ın resullerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız. (Allah'ın resulünü) İşittik ve (ona) itaat ettik. Rabbimiz, mağfiretine sığındık, dönüş(ümüz) ancak Sanadır."
لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۜ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْۜ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ وَاعْفُ عَنَّا۠قف وَاغْفِرْ لَنَا۠قف وَارْحَمْنَا۠قف اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ
Allah kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Herkesin kazandığı (iyilik) kendi lehine, işlediği (kötülük) de kendi aleyhinedir. (Ey mü'minler! Şöyle dua ediniz) "Rabbimiz! Eğer unutursak veya yanılırsak bizi (yaptıklarımızdan) sorumlu tutma! Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin (zorlu imtihanlar) gibi bize de ağır bir yük yükleme! Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri de yükleme! Bizi affet, bizi mağfiret et, bize merhamet et! Sen bizim Mevlâ'mızsın (sahibimiz ve tek dostumuzsun), artık (nefsimize ve) kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!"
Sûrenin ilk âyetlerinin hicretten sonra Medine’de ilk nâzil olan âyetler olduğu kabul edilir. Bununla beraber bütün Kur’ân-ı Kerîm’in en son nâzil olduğu rivayet edilen “vetteķū yevmen = واتّقوا يوماً ” âyeti de yine bu sûrededir (âyet 281). Buna göre hicretten sonra inmeye başlayan sûrenin nüzûlü dokuz on yıl sürmüş ve bütün Medine devri boyunca devam etmiştir. Âyet sayısı ihtilâflı olmakla birlikte Kûfeliler’in sayımına göre 286’dır. Fâsıla*ları, “kalk düşünelim” anlamına gelen ( قم لندبر ) sözündeki ( ب، د، ر، ق، ل، م، ن ) harfleridir.
Bakara sûresine ayrıca içindeki Âyetü’l-kürsî’den (âyet 255) dolayı Sûretü’l-kürsî, ihtiva ettiği hükümlerin çokluğu sebebiyle Füstâtü’l-Kur’ân adları da verilmiştir. Sûrenin biri “senâm” (zirve), diğeri “zehrâ” (parlak beyaz, nurlu) olmak üzere iki de lakabı vardır. Nitekim üçüncü sûre olan Âl-i İmrân ile birlikte bu iki sûreye “Zehrâvân” denilmiştir. Türkçe’de “hatim başı” veya “büyük elif-lâm-mîm” diye de adlandırılır. Ancak en meşhur adı Bakara’dır. Arapça’da “sığır, inek” anlamına gelen bu söz sûrede genel olarak sığır cinsi için değil bir tek inek için kullanılmıştır. Tevrat’ın Tesniye bölümünde de yer aldığı üzere (21, 1-9) Hz. Mûsâ devrinde, İsrâiloğulları arasında fâili bulunamayan bir cinayetten dolayı diyet olarak kurban edilmesi gereken bu ineğin bazı özellikleri vardı. Peygamberlere ayrıntılı sorular sormanın uygun olmadığı yolunda birtakım uyarıları da ihtiva eden bu hikâye Kur’ân-ı Kerîm’de yalnızca bu sûrede geçmektedir (âyet 67-71).
Bakara sûresi sadece sayfa ve âyet sayısı bakımından Kur’an’ın en uzun sûresi değil, aynı zamanda içine aldığı konuların çokluğu ve çeşitliliği bakımından da çok yönlü bir sûresidir. Sûrede başta iman esasları olmak üzere insanın yaratılışı, kıblenin değişmesi, namaz, oruç, hac, sadaka, boşanma, nesep, nafaka, borçların kaydedilmesi gibi pek çok konuya yer verilmiştir. Bunlar doğrudan doğruya veya dolaylı olarak dini ve dindarlığı ilgilendiren meselelerdir. İslâmiyet’in gelişme ve yayılma süreci içinde değişik zamanlarda gündeme gelmiş olan bu konular, daha önce veya daha sonra nâzil olan diğer sûrelerdeki âyetlerle de ilişkilidir. Uzun aralıklarla bölüm bölüm inen ve birbirinden farklı konuları ihtiva eden sûrenin nüzûlünü tek sebebe bağlı olarak açıklamak mümkün görünmemektedir. Bununla beraber sûrenin muhtevası anlatılırken yeri geldikçe o kısmın nüzûl sebebine de işaret edilecektir.
Dikkatle incelendiği zaman baştan sona sûrede ön planda tutulan ana hedeflerin üç noktada yoğunluk kazandığı görülür. 1. İslâm dininin iman esaslarını açıklamak, bilhassa Âyetü’l-kürsî’de doruk noktasına varan tek tanrı (tevhid) inancının özelliklerini belirtmek, müslümanların nasıl bir tanrı inancına sahip olmaları gerektiğini ortaya koymak. 2. Kur’an hidayetinin ne olduğunu (âyet 185) ve bu hidayet karşısında çeşitli insan gruplarının durumunu ve yerini belirlemek. 3. Müslümanların başka dinlerin mensuplarından ayrı, müstakil bir cemaat ve kendine mahsus vasıfları bulunan bir ümmet olduklarını ortaya koymak, bu ümmetin toplu davranış kurallarını belirtmek; bununla ilgili olarak İsrâiloğulları’nın din anlayışı ve uygulamasında içine düştükleri yanılgı ve sapmalardan çarpıcı örnekler vererek müslümanları uyarmak.
Daha önce Mekke devrinde nâzil olan sûre ve âyetlerde iman ve itikad konularına ağırlık verildiği ve bu gibi konulara ferdî psikoloji açısından yaklaşıldığı görülür. Putperestliğin ve ilkel din anlayışının zihin bulandıran belirsizliği karşısında kâinat ve hayat olaylarını tek tanrı inancının ışığında ele alan ve açıklayan yeni dinin ilkelerindeki tutarlılık ve berraklık savunulur. Mekke devrinde nâzil olan âyetlerde gözetilen hedef, kişiyi içine düştüğü inanç çelişkisinden kurtarmak ve ferdî mânada hidayete kavuşturmaktır. Oysa Medine devrinde artık müslümanlar tek tek inanç arayışı içinde olan kişiler değil diğer dinlerin mensupları ve inanç grupları karşısında belli bir cemaattir. O zamana kadar gelen âyetlerle hidayet ve takvânın fert açısından taşıdığı mânalar zaten ortaya konmuş bulunmaktadır. Artık bu gibi İslâmî kavramların toplum açısından ne anlam ifade ettiğinin açıklanmasına, birtakım toplu davranış örnekleriyle ortaya konmasına sıra gelmiştir. İslâmiyet mücerret kavramlar üzerine kurulu bir felsefî sistem değil, iyi hareket ve güzel davranış demek olan “sâlih ameller” dini olduğuna göre müslüman toplumuna yön verecek ilke ve kuralların bilinmesine ihtiyaç vardır. Bundan dolayı sûrenin pek çok fâsılası çoğul sigasıyla gelmiş, sûre, sonu büyük kurtuluşa çıkan iman ve hidayet yolunun yolcularını belirleyerek ve bu kitabın onlar için hidayet rehberi olduğunu ilân ederek söze başlamıştır. Bu bakımdan bütünüyle Fâtiha sûresindeki, “Ey Rabbimiz, sen bizi doğru yola ulaştır!” duasının (âyet 6) cevabı ve açıklaması gibidir. Fâtiha sûresinde Allah’tan istenen hidayetin ne olduğu bütün yönleriyle bu sûrede açıklanır; hem iman ve itikad esasları bakımından, hem de o imanın gereği olan ibadet ve davranış örnekleri bakımından ortaya konur. Dindarlığı belirleyen şekil ve kurallarla birlikte o kuralların hangi mânevî hedefleri ve ne gibi ince hikmetleri gözettiği de bildirilir. Buna göre dindarlığın bir yönüyle disiplin, ciddiyet, itaat ve teslimiyet, diğer yönüyle bilgi, tefekkür, basîret, hikmet, sevgi ve samimiyet olduğu ortaya konur.
Sûrenin ilk âyetleri, söz konusu hidayet karşısında çeşitli insan gruplarının yerini belirleyen bir giriş mahiyetindedir. Buna göre insanlar müminler, kâfirler, bir de iki yüzlü kararsızlar olarak üçe ayrılırlar. Bu üçüncü gruptan olan iki yüzlülerden bir kısmına, daha sonra nâzil olan Nisâ (âyet 137-145), Tevbe (âyet 66-67) ve Münâfıkūn sûrelerinde “münafık” adı verilecektir.
Bu girişten sonra Allah’a ibadet etmenin kulluğun tabii gereği olduğu açıklanır. Göklerde ve yeryüzünde meydana gelen ve bize alelâde gibi görünen olayların rabbin yüce kudretini tanıttığına dikkat çekilir. Ancak dindar olmak için o kudretin varlığını bilmek yetmez, vahiy yoluyla gelen ilâhî emirleri kabul edip onlara uymak gerekir. Çünkü gerçekte hidayetin ne olduğunu yalnızca vahiy bildirir (âyet 21-24). Vahyin önemi ve onun kul gücünün üstünde bir bilgi çeşidi olduğu kesin bir dille ortaya konduktan sonra inananlarla inanmayanların vahiy karşısındaki değişik tavırları gözler önüne serilir.
İnsanlar yok iken yaratılmışlar, sonra ölecekler, daha sonra diriltilecekler ve en sonunda da Allah’ın huzurunda hesaba çekileceklerdir. Birçok kimse bu gerçeği görmezlikten gelip inkâra sapar. Onlar Allah’a karşı üstlendikleri kulluk andını tutacak yerde yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. Böyleleri hüsrana uğrayacaklardır (âyet 27-29). İnsanları kendi yaratılış sebepleri üzerinde düşünmeye sevkeden bu âyetler ilk insanın yaratılışını merak konusu yapar. Bundan sonraki âyetler bu merakı gidermeye yöneliktir. Âdem yeryüzünde halife olarak yaratılmış, bilgi edinme yeteneğiyle donatılmış ve kendisine isimler öğretilmiş, bu özelliğiyle de meleklere üstün tutulmuştur. Bununla beraber eşiyle birlikte yedikleri yasak meyve yüzünden günah işlemişler ve cennetten çıkarılmışlardır. Sonra Allah yine de onlara acımış, tövbe etmeyi öğretmiş ve her ikisini de bağışlamıştır (âyet 35-39).
Bu âyetler, yahudi ve hıristiyanların ilk günah (bk. ASLÎ GÜNAH) hakkındaki nazariyelerinin vahiy temelinden yoksun, asılsız bir iddia oluğunu ortaya koyar. Aslında bağışlanmış olan bir günahın nesilden nesile sürüp gittiğini akıl ve mantık da kabul etmez. Burada anlatılmak istenen şey, Âdem ile Havvâ’nın şeytana ve nefislerine uyup günah işlemeleri, sonra tövbe edip bağışlanmaları şeklinde kendini gösteren bu iniş ve çıkışların onların soyundan gelen herkes için daima mümkün ve muhtemel olduğudur. Allah’ın emirlerine uymak ve şeytanın fitnesinden sakınmak konusunda Âdemoğulları’na dikkatli ve iradeli olmaları gerektiği yolunda bir uyarıdır. Allah’a inanan, O’ndan bağışlanma dileyenler için korkuya mahal yoktur; çünkü onlar bağışlanacaklardır. Korkması gerekenler, inkâr edenler ve inkârda direnenlerdir; çünkü onlar ateşte süresiz kalacaklardır.
Sûrenin bundan sonraki âyetleri (40101), bir insanın hayatında görülebilen iniş ve çıkışların kavimlerin hayatında da görülebileceğini anlatmak üzere yahudilere eski şanlı geçmişlerinden bazı önemli olayları hatırlatır. Hz. Ya‘kūb’un soyundan gelmeleri, Tevrat hidayetine ve tevhid inancına sahip olmaları kendileri için büyük bir nimet ve üstünlük sebebidir. Mısır’daki kölelikten de Allah’ın yardımıyla kurtuldular. Çölde susuz kaldıkları zaman suya, açlık tehlikesi karşısında bıldırcın akınına ve kudret helvasına kavuştular. Allah’ın bunca nimetlerine karşılık hemen her defasında yine de kendi kurtarıcılarına karşı gelmekten, peygamberlerini üzmekten, hatta bazılarını öldürmekten geri kalmadılar. Daha kötüsü, Mısır’daki eski efendilerinin taptığı kutsal Apis öküzünün bir benzeri olan altın buzağı heykeline tapmaya başladılar. Oysa Allah’tan başkasına tapmayacaklarına dair kesin söz vermişler ve and içmişlerdi. Allah’a verdikleri sözü tutmadılar, nimetlere nankörlük ettiler. Allah’ın kurban edilmesini emrettiği o ineği kesmemek için çok direndiler. Her seferinde bir başka bahane ile geldiler, söz konusu ineğin daha başka hangi özellikleri bulunduğunu sordular. Nihayet onun hiç çifte koşulmamış, parlak altın sarısı, iyi gelişmiş ve görenleri imrendirecek güzellikte bir inek olduğu kesinleşti. Kendi cinsinin bütün üstün özelliklerini taşıyan bu yaratık beden yapısı ile kutsal Apis öküzünü andırıyor, altın sarısı rengiyle de yahudinin altına karşı duyduğu sevgiyi temsil ediyordu. Bu iki sebepten dolayı mutlaka kesilmesi, kurban edilmesi gerekiyordu. Ancak böyle bir kurban sayesinde onlar esaretle geçen eski Mısır günlerinin etkisinden kurtulacaklardı. Yine ancak bu özellikte bir kurban sayesinde altına karşı düşkünlükleri biraz engellenmiş olacaktı. Sonuçta istemeye istemeye böyle bir kurbanı bulup kestiler. Hani neredeyse ondan vazgeçiyorlardı.
Hz. Peygamber hicretin hemen ardından Medine’deki bazı yahudi kabileleriyle dostluk antlaşması imzaladı. Putperestliğe karşı vereceği mücadelede onların desteğini sağlamak, en azından onların karşısına çakmalarına engel olmak istiyordu. İşte Bakara sûresinin yahudilerle ilgili olan bu bölümleri, Hz. Peygamber’in yahudi cemaatleriyle ilişkiye girdiği sıralarda nâzil olmuştu. Bu sebeple Bakara sûresindeki “ehl-i kitap” tabiri daha çok yahudiler için geçerli olup müslümanların hıristiyan cemaatlerle ilişki kurmaları Uhud Savaşı’ndan sonra, İslâmiyet’in Medine dışına yayılmaya başlamasıyla mümkün olmuştur. Bu ilişkiler bundan sonraki Âl-i İmrân sûresinde söz konusu edilecektir.
Hz. Peygamber, aradaki yazılı antlaşmalara rağmen Medine’deki yahudi müttefiklerinden beklediği desteği göremedi. Onlar hemen her hadisede müşriklerle birlik olup müslümanları arkadan vurmaya çalıştılar. Oysa kendi kitapları olan Tevrat’ı tasdik eden Kur’an’a herkesten önce inanmaları gerekiyordu. Çünkü vahyi, peygamberin kim olduğunu, hatta gelecek olan peygamberin bazı özelliklerini biliyorlardı. Bütün bunlardan dolayı sûrenin 41. âyeti onlara, “Bari inkâr edenlerin ilki siz olmayın!” şeklinde sitem
etmektedir. “Ne zaman onlar bir antlaşma yaptılarsa yine kendi içlerinden bir grup onu bozmadı mı? Zaten onların çoğu inanmazlar” (âyet 100). Yahudilerin vaktiyle kendi peygamberlerine karşı da aynı hırçın ve dönek tutumu sergilediklerini bildiren ve bunu canlı misallerle gözler önüne seren bu âyetler, onların ne kadar güvenilmez insanlar olduklarını ortaya koyar. Fâtiha sûresindeki “gazaba uğramış olanlar” ifadesinin bir bakıma gerekçesi ve tefsiri sayılan bu âyetlerde müslümanlara yahudinin karakter yapısını tanıtma hedefi güdülmüş olduğu söylenebilir. Ancak esas hedefin bundan da ötede bir mesajı gözettiği kesindir. O da müslümanların kendi peygamberlerine karşı gösterecekleri davranışlarda yahudilere benzememeleri gereğidir. Çünkü onlar, “İşittik ve isyan ettik” dediler (âyet 93). Halbuki müminler, “İşittik ve itaat ettik” demek durumundadırlar (âyet 285). Onlar Allah’ın kitabını bir yana bırakıp başka yollarla hidayet aradılar. Hz. Süleyman’ın, hükümranlığını sihir vasıtasıyla elde ettiği yolunda şeytanların uydurup yaydıkları sözlere tâbi oldular.
Peygamberler hakkında saygısızlık ifade eden düşünce ve sözlerden uzak durmayı ihtar eden âyetlerden (âyet 102-104) sonra yahudi ve hıristiyanların dinde üstünlük iddialarının ve yalnızca kendilerinin cennet ehli oldukları yolundaki kanaatlerinin yanlışlığı vurgulanır. Halbuki, “Özünü iyilikle ve samimiyetle Allah’a yöneltenlere rableri katında daima mükâfat vardır” (âyet 112). Önemli olan da doğuya veya batıya yönelmek değil her yerde Allah’ın kudretini görebilmektir (âyet 115).
Bu âyet ve bundan sonraki âyetler, kıblenin Kâbe yönüne çevrilmesi için gerekçe anlamı taşır. Zaten o bina, birer peygamber olan İbrâhim ve oğlu İsmâil tarafından yalnızca Allah’a ibadet için yapılmış mübarek bir evdir. İbrâhim’in duası, kendi soyundan Allah’a inanmış insanların gelmesi ve yoldan çıkanları uyarmak üzere Allah’ın onlara kendi içlerinden peygamberler göndermesi şeklindeydi. Ya‘kūb da ölüm döşeğinde çocuklarından, ataları İbrâhim’in dinine bağlı kalacakları hususunda söz almıştı. “Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Onların yaptıklarından siz sorguya çekilmeyeceksiniz” (âyet 134, 141). Allah’ın bir yeri kıble yapması, yalnızca Peygamber’e uyanlarla uymayanları belli etmek içindir (âyet 143). İlk zamanlarda müslümanlar namazda yahudilerin kıblesi olan Kudüs’e yöneliyorlardı. Yahudiler bu durumu istismar ediyor, onları kendilerini taklide özenen basit insanlar gibi görmeye ve göstermeye çalışıyorlardı. Hem bu istismarı önlemek, hem de ibadetin şu veya bu yöne değil doğrudan Allah’a yapılmasındaki önemi göstermek üzere âyet, Hz. Peygamber’in ve bütün müslümanların bundan böyle namazlarında Mescid-i Harâm tarafına dönmelerini son bir defa daha tekrarlayarak hükme bağlar (âyet 144) ve Allah’ın bir hükmü ortadan kaldırıp onun yerine bir başka hükmü koyabileceğini bildiren nesih âyetinin (âyet 106) neye delâlet ettiğini kıblenin tahviliyle bilfiil göstermiş olur.
Daha sonraki âyetler ise dindarlığın Allah’tan korkmak, O’nu çok çok anmak, O’nun yolunda can ve mal kaybıyla birlikte birtakım korkulara ve sıkıntılara katlanmak demek olduğunu bildirmekte ve Allah yolunda öldürülenlere ölü denemiyeceğini haber vermektedir (âyet 151-157).
Vahiy yoluyla gelen hidayeti bile bile inkâr edenlerin lânete uğrayacaklarını ilân ve ihtar eden âyetlerden sonra başta yahudiler olmak üzere bütün insanlığa şu çağrı yapılır: “İlâhınız bir tek Allah’tır. O’ndan başka tanrı yoktur. O rahmândır, rahîmdir” (âyet 163).
Ardından gelen âyetler, muameleler ve yiyecekler hakkında helâl ve haramı bildiren tâlimatlar mahiyetindedir. Bunlar sırasıyla kısasta hayat olduğu, ölüme bağlı bir tasarruf olan vasiyetin geçerliliği, ramazan orucunun farz kılınması, haksız kazançların haram oluşu, savaş yasağı bulunan haram aylar* içinde de olsa Mekke’de saldırıya uğrayan müslümanların buna karşılık verebilecekleri, bununla beraber tehlikeye atılmanın doğru olmayacağı, hac ve haccın sağlayacağı barış ve bunun faydaları hakkındaki âyetlerdir. Peygamberler insanları uyarmak ve aralarındaki anlaşmazlıkları çözmek için gönderilmişlerdir. İnfakın en başta anaya ve babaya iyilik demek olduğu bilinmelidir. Savaş bazan kaçınılmaz olur; hoşa gitmeyen şeyler çok defa insan hakkında hayırlı sonuçlar doğurabilir. Aslında zulüm ve fitnenin sürüp gitmesi savaştan daha büyük tehlikedir. Putperest bir kadınla nikâh câiz değildir. Evlilik, nesep, süt kardeşliğinin müddeti, boşanma ve iddet*le ilgili âyetlerden sonra korku zamanında ve binek üstünde namazın nasıl kılınacağı açıklanmaktadır. İsrâiloğulları’ndan bazı heyetlerin önce nasıl hararetle savaş istedikleri, daha sonra ondan nasıl yüz çevirdikleri hatırlatılmaktadır. Savaş zaruret olduğu zaman ondan kaçmamak, azimle direnmek ve sebat etmek gerekir. Çünkü, “Allah eğer insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savmamış olsaydı yeryüzü altüst olurdu” (âyet 251). Bütün bunlar Allah’ın vahiy yoluyla bildirdiği gerçeklerdir.
Hiç şüphesiz Hz. Muhammed de Allah’ın peygamberlerinden biridir (âyet 252). Allah peygamberlerini farklı özelliklerde yaratmış ve birbirlerine üstün kılmıştır. Ancak insanlar içinden birçoğu ilâhî gerçeklerin ve peygamberlerin değerini inkâr eder. Halbuki âhiret gününde hesap olduğunu ve ona hazırlanmak gerektiğini haber verenler de onlardır. İnsanlar hiçbir dostluğun, yardım ve alışverişin fayda vermeyeceği bir günde, kendisinden başka ilâh olmayan, kendisini uyku ve uyuklama tutmayan, göklerin ve yerin yaratıcısı, herşeyi bilen, kürsî*si yeri ve gökleri kaplayan, yüce arşın sahibi, hay* ve kayyûm* olan Allah huzurunda hesaba çekileceklerdir. Bununla beraber dinde zorlama yoktur. Çünkü artık doğrulukla eğrilik iyice açığa çıkmıştır. Allah inananların yardımcısıdır, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır (âyet 253-257).
Hidayetin, her şeyden önce Allah hakkında sağlam bir itikada sahip olmakla ve bunun da ancak peygamberlere gelen vahiyle mümkün olacağını bildiren bu âyetlerden sonra, Hz. İbrâhim’in, Allah hakkında kendisiyle münakaşaya tutuşan birini nasıl susturduğunu ve ölülerin dirileceği konusundaki inancının mûcize yoluyla nasıl pekiştirildiğini bildiren âyetlerin gelmesi çok anlamlıdır. Bunu takip eden âyetler hesap gününe nasıl hazırlanılacağını, bunun için ne gibi iyiliklerin yapılıp hangi yasaklardan sakınmak gerektiğini bildirir. Gönül okşayıcı güzel sözün başa kakılan iyiliklerden daha değerli olduğu haber verilir. Fakirlerin ve yardıma muhtaç olanların kayırılıp gözetilmesini emreden âyetlerden sonra bu kısım, bütün Kur’an’ın en son nâzil olan âyeti olduğu rivayet edilen, “Allah’a döndürüleceğiniz o günden sakının! Zira o gün herkese hak ettiği mutlaka verilecek ve kimse haksızlığa uğramayacaktır” âyetiyle noktalanır (âyet 281). Sûrenin büyük hesap günüyle ilgili