Ya da (durumları şu örneğe) benzer: Gökten inen bir sağanak (düşünün), onunla birlikte karanlıklar, gök gürlemesi, şimşek...[³⁶] Yıldırımlardan dolayı, ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar.[³⁷] Elbette Allah kâfirleri çepeçevre kuşatandır.
[36] Zımnen: Hakikate sırt dönmenin mazereti yoktur, küfrün bahanesi geçersizdir. Zira sağır olsanız dahi gök gürültüsünü duyar, kör olsanız dahi şimşeği görürsünüz. Veya “kulağınız sağırsa gözünüz de kör değil ya!” ya da “gözünüz körse kulağınız da sağır değil ya!” sözünü hatırlatırcasına “Kulağınız duymuyorsa gözünüz görür, gözünüz görmüyorsa kulağınız duyardı.” Dolayısıyla, vahye karşı “duymadım, görmedim” mazeretine sığınmanız geçerli değildir.
[37] Burada vahiy sağanağına tutulmuş, vahiy şimşeğiyle önleri aydınlanmış insanların ikircikli tutumları ele alınıyor. Burada, kimilerinin ilâhî rahmetin en büyük yansıması olan vahiy sağanağından yararlanmamak için nasıl kaçış yolları aradığına dair veciz bir gönderme var. Vahiy, bir yanıyla ona iman edenler için şifa kaynağı olan bir rahmetken, öbür yanıyla onu inkâr edenlerin hüsranını artıran bir ‘yıldırım’a dönüşebilmektedir (Bkz: 17:82).
Parmağı kulağa tıkamak bir mecaz-ı mürseldir ve “ölüm korkusunu” ifade eder. Allah Rasûlü’nün şu sözleri sanki bu âyetin tefsiri gibidir: “İnsanlara nisbetle benim durumum ateş yakan bir kimsenin durumuna benzer. Ateş çevresini aydınlatınca kelebekler ve ışığa gelen haşereler o ateşe üşüşmeye başlarlar. O da onları uzaklaştırmak ister. Onlar ise baskın çıkarlar ve ateşe girerler. Ben sizi belinizden kavrayıp ateşten çekmek istedikçe, siz ateşe girmek istiyorsunuz.” (Buhârî ve Müslim).