SİZ EY imana ermiş olanlar! Öldürme [olayların]da adil karşılık (kısas) size farz kılındı: Hür için hür, köle için köle ve kadın için kadın. ¹⁴⁷ Ve eğer kardeşi tarafından suçlu kimse[nin suçunun bir bölümü] bağışlanmışsa, ¹⁴⁸ bu [bağış] uygun şekilde tatbik edilmeli ve kardeşine tazminatı güzellikle ödenmelidir. ¹⁴⁹ Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Buna rağmen ¹⁵⁰ hak ve adalet sınırlarını bilerek ve isteyerek ihlal eden için şiddetli bir azap vardır:
147 Kur’an, gerçek erdemliliğin sadece görünür/dış biçimlere ve törenlere sarılmaktan geçmediğini vurguladıktan sonra burada insanın davranış problemi ile ilgili yeni bir sayfa açmaktadır. Nasıl ki erdemlilik, doğru ve yararlı eylemler olmaksızın bir anlam ifade etmezse, bireysel dürüstlük de, topluluk içinde bireylerin sosyal hakları ve sorumlulukları ile ilgili, başka bir deyişle, bireyin toplum içindeki davranışlarını ve toplumun bireye ve eylemlerine karşı tavrını yönlendirmesi gereken pratik yasalar ile ilgili bir anlaşma olmadıkça sosyal anlamda gerçek bir etkinlik kazanamaz. Yasal düzenlemelerin İslam öğretisinde bu kadar önemli bir rol oynamasının ve Kur’an’ın ahlakî ve ruhî öğütlerini sürekli olarak sosyal hayatın pratik alanlarına ilişkin buyruklarla örmesinin gerçek sebebi budur. Şimdi herhangi bir toplumun karşı karşıya kaldığı en önemli problemlerden biri, üyelerinin hayatını ve bireysel güvenliğini korumaktır; o halde öldürme ve bunun cezası ile ilgili yasaların burada ağırlıklı olarak ele alınması, anlaşılabilir bir sebebe dayanmaktadır. (Akıldan çıkarılmamalıdır ki “Bakara Suresi” Medine’de, yani Müslüman toplumun bağımsız bir sosyal birim olarak henüz yeni kurulduğu bir dönemde nazil olan ilk suredir.) Yukarıdaki ayetin başında geçen kısâs (adil karşılık) terimine gelince, işaret etmeliyiz ki bu terim -bütün klasik müfessirlere göre- musâvat ile hemen hemen eş anlamlıdır: yani, “bir şeyi (başka bir şeye) eşitlemek”; bu örnekte cezayı suça eşitlemek (veya uygun hale getirmek) -ki en doğrusu “adil karşılık” (İngilizcede “just retribution”) olarak çevrilebilir, yoksa (sıkça ve yanlış bir şekilde çevrildiği gibi) “misilleme” (İngilizcede “retaliation”) olarak değil. Kur’an’ın burada genel olarak “öldürme olayları”nı (fi’l-katlâ, lafzen, “öldürülme halinde”) ele aldığını görerek ve bu ifadenin bütün muhtemel cinayet olaylarını -taammüden öldürme, aşırı tahrik altında öldürme, ihmal sonucu öldürme, kazaen öldürme vb.- kapsadığı gözönüne alındığında, bir hayata karşılık başka bir hayatı almak (“misilleme” teriminde ifadesini bulan olgu), her olayda adaletin gereklerine uygun düşmeyebilirdi. (Bu, mesela bir kasda dayanmayan öldürme olaylarında yasal tazminat konusunun ele alındığı 4:92’de açıklığa kavuşturulmuştur.) Bu pasajın girişindeki “kısas” terimi ile bağlantılı olarak okunduğunda, “hür için hür, köle için köle, kadın için kadın” şartının sınırlı, lafzî anlamıyla alınamayacağı -ve bu niyeti taşımadığı- açıktır: çünkü bu, birçok öldürme olaylarını, mesela bir hürün bir köle tarafından veya bir kadının bir erkek tarafından öldürülmesini veya tersini dışarda bırakırdı. Böylece, yukarıdaki şart, Kur’an’da çok sık rastlanılan eksiltili ifade tarzının (îcâz) bir örneği olarak alınmalıdır ve onun sadece bir anlamı olabilir ki o da: “eğer hür bir adam cinayet işlerse, o hür adam cezasını görmelidir: eğer bir köle cinayet işlerse ...” vd. şeklinde olmalıdır - başka bir deyişle, statüsü ne olursa olsun, suçlu erkek veya kadın (ve sadece onlar) suça uygun düşen bir şekilde cezalandırılacaktır.148 Lafzen, “ve onun kardeşi tarafından [bir şey] bağışlanan kişiye”. Bazı müfessirlerin yaptığı gibi, buradaki “onun” zamirini maktule izafe etmenin ve böylece “kardeşi” ifadesi ile maktulün ailesinin veya “kan akrabaları”nın kasdedildiğini var saymanın hiçbir dilbilimsel dayanağı yoktur. “Onun” zamiri, kesinlikle suçlu kişiye râcidir; ve “onun kardeşi” sözü ile gerçek kardeşin kasdedildiğini varsaymak için bir sebep bulunmadığından, burada suçlunun “din kardeşi”ne veya “dost”una işaret edildiği sonucuna varırız- ki her iki terim de bütün bir toplumu kapsamaktadır. Böylece, “eğer kardeşi (yani toplum veya onun yasal organları) tarafından suçlu kimse[nin suçundan bir bölümü] bağışlanmışsa” ifadesi, ya öldürme olayında hafifletici şartların tesbitine yahut muhakeme safhasında olayın ihmalden kaynaklanan ölüm veya darb sınıfına girdiği kanaatinin belirmesine işaret eder. Bu durumlarda ölüm cezasına karar verilemez ve maktulün akrabalarına diyet (bkz. 4:92) adı verilen bir fidyenin ödenmesi suretiyle tazmin işlemi yerine getirilir. Bağışlama ve sabretme yönündeki müteaddit Kur’ânî tavsiyeler gözönüne alındığında yukarıda zikredilen “bağışlama”, aynı zamanda (ve özellikle kazaen meydana gelen durumlarda) fidye iddiasından kısmen veya tamamen feragat etmekle de bağlantılı olabilir.149 Lafzen, “ve ona tazminatı güzellikle...”; ileyhi’deki zamir, bu cümlede daha önce zikredilen “din-kardeşi”ne veya “dost”a işaret etmektedir. Edâ kelimesi (burada “tazminat ödemek” olarak çevrilmiştir) kişinin kendini bir görevden veya bir borçtan kurtarmasını (karş. Lane I, 38) ve burada suçlu kişiye yüklenen kanunî tazmin mükellefiyetinin yerine getirilmesini ifade eder. Bu tazmin veya ifa “güzellikle” yapılmalıdır - zanlının durumunun dikkate alınması ve onun da, kendi sorumluluğunu isteyerek ve samimî olarak yerine getirmesi suretiyle (karş. Menâr II, 129).150 Lafzen, “bundan sonra” -yani “adil karşılık”ın (kısâs) anlamı yukarıdaki buyrukla açıklığa kavuşturulduktan sonra (Râzî).