Çünkü her topluluk, merkezinde O’nun, [Allah’ın] bulunduğu kendisine ait bir istikamete yönelir. ¹²³ Öyleyse, iyi ve güzel işlerde birbirinizle yarışın. Nerede olursanız olun Allah sizi kendi katında toplayacaktır: çünkü, Allah her şeye kâdirdir.
123 Lafzen, “herkesin... bir istikameti vardır”. Hz. Peygamber’in Ashâbı ile sonraki dönemlerde yaşamış hemen hemen bütün klasik müfessirler bunu, çeşitli dinî topluluklara ve onların ibadetlerindeki farklı “Allah’a yöneliş” biçimlerine bir atıf olarak görürler. İbni Kesîr, bu ayet ile ilgili yorumunda, bunun, 5:48’de yer alan “her biriniz için [farklı] bir sistem ve [farklı] bir hayat tarzı tayin ettik” ibaresi ile içsel bağlantısını vurgular. “Her toplumun” Allah’a teslimiyetini ifade ederken “kendi istikametine doğru yöneleceği” ifadesi, ilk olarak, insanın namazda Allah’a yaklaşma niyetinin çeşitli zamanlarda ve çeşitli toplumlarda farklı biçimler aldığına (mesela, Hz. İbrahim’in kıble olarak Kâbe’yi seçmesi, Yahudilerin Kudüs’e öncelik vermeleri, ilk dönem Hristiyan kiliselerinin doğuya yönelmeleri ve Kur’an’ın Kâbe ile ilgili buyruğu); ikinci olarak, namazın hangi yöne doğru kılındığının -sembolik anlamı ne kadar önemli de olsa- inancın özünü teşkil etmediğine işaret eder; çünkü Kur’an, “gerçek erdemlilik, yüzünüzü doğuya veya batıya çevirmeniz ile ilgili değildir” (2:177) ve “Doğu da Batı da Allah’ındır” (2:115 ve 142) buyurmuştur. Sonuç olarak, Kâbe’yi Müslümanların kıblesi olarak tayin eden vahiy, ne öteki itikadların mensupları ile bir tartışmanın konusu yapılmalı, ne de onların Kur’an vahyinin gerçekliğine inanmamaları için bir sebep teşkil etmelidir (Menâr II, 21 vd.).