ve onlar[¹⁸⁹] tutup Süleyman’ın yönetimine karşı (o dönemin) şeytanlarının[¹⁹⁰] düzüp koştuğu (komploları) izlediler.[¹⁹¹] Oysa Süleyman küfre sapıp nankörlük yapmadı, aksine o(na komplo kuran) şeytanlar küfre sapıp nankörlük yaptılar:[¹⁹²] insanlara sihri öğrettiler.[¹⁹³] Yine (Medine Yahudileri) Babilli iki güç sahibine; Harut ve Marut’a[¹⁹⁴] verileni izlediklerini (iddia ettiler).[¹⁹⁵] Oysa o ikisi “Baksanıza biz (Babil esaretine dair) bir sınav aracıyız, sakın küfre sapma(yın)!” demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Fakat (Babil’deki düzenbazlar) bu ikiliden kişi ile eşinin arasını açacak şeyler öğreniyorlardı.[¹⁹⁶] Ne var ki o (Babilli düzenbazlar), Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezlerdi; aslında onlar kendilerine fayda değil zarar verecek şeyler öğreniyorlardı.[¹⁹⁷] Doğrusu onlar, bu türden bir alışverişe giren kimsenin âhirette eli boş kalacağını çok iyi biliyorlar. Kişiliklerini sattıkları şey ne fenadır; keşke bunu olsun bilebilselerdi.[¹⁹⁸]
[189] Yani: Özelde Medine Yahudileri, genelde tüm Yahudiler.
[190] Taberî mülk’ü “dönem, devir” anlamına gelen ahd’le açıklar. Burada Kur’an, sihirle ya da komployla uğraşan, daha doğrusu insanları onları gerçekten koparıp bir hayalin, bir illüzyonun ya da sanal bir hayatın peşine takan kimseleri şeytan olarak nitelendirmektedir. En’âm (6:112) ve Nâs (114:6) sûrelerinde de geçtiği gibi “şeytan” ismi hem şeytanlaşan görünmez varlıklar, hem de şeytanlaşan insanlar için kullanılır. Buradakiler insan şeytanlarıdır. Zira hem âyette bunların insanlara öğrettikleri ve dolayısıyla insanlarla haşır-neşir oldukları, hem de kâfir oldukları ifade ediliyor. Bazı tefsirlerin dediği gibi, eğer cin şeytanı olsalardı, onlar zaten kâfir oldukları için böyle bir vurguya gerek kalmazdı. Bu sûrenin 14. âyetinde de ikiyüzlülük yapan Medine ileri gelenleri için “şeytanlar” ifadesi kullanılmıştı. Hz. Süleyman’ın rasul değil büyücü olduğu iftirasını Medine’deki Yahudiler dillendiriyordu.
[191] Tetlû fiili ‘alâ edatıyla gelirse “biri adına yalan uydurmak”, ‘an ile gelirse “birinin sözünü doğru nakletmek” vurgusu taşır (Kasımî). Türkçe’de de “okumak”, “atmak, sıkmak, kesmek” mânasında kullanılır. Şeytanlaşan birtakım insanların uydurdukları bu sihirler sonradan Kabala (Gelenek) adı verilen külliyatın çekirdeğini oluşturdu. Tevrat’a sırt çeviren Yahudiler Kabala’ya yapıştılar. Hayatı gizem, gizemi büyü hâline getirdiler. Krallar döneminde büyücülüğün ne kadar yaygın olduğu Eski Ahid’in Daniel, Mezmurlar ve Yeremya kitaplarından anlaşılır. İsrâiloğulları büyü ve büyücülükle, Mısır’dayken 5. ve 6. Hanedanlar döneminde tanışmışlardı. Halbuki Eski Ahid büyüyü şiddetle yasaklıyordu (Çıkış 22:18; Levililer 19:26, 31; 20:27 vd.) Büyü yasağı aynı sertlikte Talmud’da, özellikle de Mişna’da yer alır. Mişna’da büyü, puta tapıcılıkla bir tutulur.
[192] Hz. Süleyman’ın putlara taptığı iftirasını her nasılsa kitaplarına bile geçirmişlerdi (Krallar I, 11:5-9). Bizce onların Hz. Süleyman’ı tekfir etmeleri için putlara tapma hikâyesine ihtiyaç yok. Çünkü, bir üstteki notta da alıntıladığımız gibi, Eski Ahid ve Talmud’da sihir şiddetle yasaklanmış, bu işle uğraşmak puta tapmakla eşit sayılmıştır. Hz. Süleyman’ın putlara taptığı hikâyesinin aslı, onun sihirbaz olarak görülmesidir. Yöneticiliğini yaptığı İsrâiloğulları onun yönetimi sırasında ülkelerinin siyasette, sanatta, ilimde ve hikmette ulaştığı noktaya sihir sayesinde ulaştığını düşünüyorlardı. Medine Yahudileri “Muhammed’in işine bakın! Doğruyu yanlışı birbirine karıştırıyor. Süleyman’ı nebiler arasında anıyor. Oysa ki o rüzgâra binen bir büyücüydü” demişlerdi. Burada Kur’an sihri açıkça “küfür/gerçeği örtme” olarak nitelendiriyor.
[193] Bu bağlamda sihir, nüzûl sebebine uygun olarak “komplo, düzen, tuzak” şeklinde anlaşılmalıdır (Bkz: 74:24, not 17). Taberî Tarih’inde bu âyeti açıklayan bir bilgi yer alır: II. Kuruş (II. Hüsrev), Allah Rasûlü’nden İslâm’a davet mektubu aldığında, o zaman Pers eyaleti olan Yemen yöneticisi Bâzân’dan Allah Rasûlü’nü zincire vurarak Pers sarayına göndermesini ister. Bâzân, bunun için iki adamını yollar. Komplo tam gerçekleşecekken, Allah Rasûlü onlara öz oğlunun Kuruş’u (Hüsrev) öldürdüğü haberini verir (m: 627). Haberi doğrulatan komplocular eli boş dönerler (Tarih, Beyrut 1407, II, 655-656, Kahire, 1987). Bu açıklayıcı rivayeti sihrin sözlük tarifi desteklemektedir: “Komplo, hile, desise, aldatma, görüldüğü gibi olduğu zannedilen, fakat aslının hiç de öyle olmadığı şey”. Lügatte sihrin aslı şöyle tarif edilir: “Bir şeyi gerçekte olduğundan farklı göstermek” (Mekâyîs ve Lisân). Sihrin en büyük etkisi irade ve akıl üzerindedir. İrade ve aklın ruhtan kaynaklanan iki kuvvet olduğu düşünülürse, sihrin ruhun gücünü kırmayı amaçlayan bir sabotaj girişimi olduğu sonucuna varılır. Bu özelliğiyle sihir aklı iptal eder, fikri karıştırır, duyguları kirletir, kalbi çeler. Sihrin etkisiyle insanın irade gücü ters orantılıdır. Gizli bir amaca hizmet eden her hilekârca aldatma sihrin tanımına dahildir. Hem bu âyet hem sihrin objektif gerçekliği, Tâhâ 69 ve Furkan 8 ışığında anlaşılmalıdır. Kur’an’da sihrin insana, onu iptalin ise Allah’a nisbet edilmesi hayli anlamlıdır (7:118).
[194] Veya: “iki melek”; ya da: “Melek gibi iki adam”. İbn Abbas, buradaki “melek”i “melik” (kral, yönetici, önde gelen) olarak okumuştur. Ondan ayrı olarak Hasan Basri, Said b. Cübeyr, Zührî, Dahhâk ve daha başkaları da Hârût ve Mârût’un melek değil “melik/kral” olduğuna inanmış ve böyle okumuşlardır (Râzî; İbn Kesir; İbn Cevzî). Hârût ve Mârût isim olmaktan çok vasıf olabilir. Bazı tefsir kaynakları Arapça olmayan Hârût ve Mârût’a Arapça kökler ve anlamlar icat etmişlerdir. Bu konudaki mesnetsiz yorumları reddeden İbn Âşûr, Hârût ve Mârût kelimesinin Arapça’ya Keldaniceden geçmiş iki isim olduğunu söyler. Hârût, “ay” anlamına gelen haruka’nın, Mârût Jüpiter (Müşteri) yıldızının Arapçalaşmışıdır. Birincisi dişiliğin sembolü, ikincisi erkekliğin sembolüdür. Birincisi dünya üzerinde en etkili gök cismi, ikincisi gezegenlerin en yücesidir. Keldaniler gök cisimlerine tapmakta, ölen sâlih kişilerin göğe yükselip ışık saçtığına inanmaktadırlar. Onlara göre bu iki gök cismi, bir zamanlar yaşamış olan sâlih ve kutsal kişilerdir. Sihri de bunların icat ettiğine inanmaktadırlar.
[195] Veya mâ’ların olumsuzluk anlamıyla: “..Babil’de Hârût ve Mârût adlı iki meleğe bir şey indirilmemişti; dolayısıyla o ikisi hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı ki, “Biz sadece sınav aracıyız, sakın ha buna uyup da küfre düşme!” desinler de, onlar da o ikisinden kişiyle eşinin arasını açacak bir şeyler öğrensinler.” İbn Abbas da, ve mâ unziledeki mâya olumsuzluk anlamı verir. Fakat bu tercih bağlamla uyumlu değildir.
[196] Erkek ile kadının arasını ayırma, Hz. Süleyman’a karşı komplo kuran bu örgütün kapılarını yalnızca erkeklere açıp kadınlara kapatması şeklinde de anlaşılabilir.
[197] Veya mâya olumsuzluk anlamı vererek: “ama yine de ne zarar ne de yarar sağlayan şeyler...” İşte sihir, komplo, suikast vb. gibi düzenbazlıkların gerçek mahiyetini bu uzun cümle vurgulamaktadır. “Allah’ın izni” istisnası, Kur’an mesajının belkemiğini teşkil eden tevhide ilişkin bir uyarıdır. Bir mü’min hiçbir görünür ve görünmez varlıkta bizatihi güç vehmedemez. İnsanın Rabbi de, tüm varlıkların Rabbi de Allah’tır. Sihri küfürle eş değer kılan şey, insanların onda bizatihi bir güç vehmetmeleridir. Bir üstteki cümleyle bu cümle arasında gerçekte hiçbir çelişki yoktur. Kişi ile eşinin arasını açan, sihrin bizzat kendisinden kaynaklanan bir güç değil, sihre muhatap olan kimse ya da kimselerin cehalet, zayıf kişilik ve vehimlerinden kaynaklanan zaaflarıdır. Bununla elbette görünen ve görünmeyen varlıkların insan psikolojisi üzerindeki, hatta insan bedeni üzerindeki etkilerini yok sayıyor değiliz. Bu etkileri en güzel izah eden durum psikosomatik hastalıklardır. Kökü psikolojik olduğu hâlde fiziki olarak bedende tezahür ederler. Sihrin dünya ve âhireti yıkan bir şey olmasının temelinde, insandaki gerçeklik algısını bozması yatar.
[198] Yahudiler de Babil kralı Nabukadnazar’ın esaretindeyken gizli örgüt kurdular. Âyetteki “melek gibi” kişiler (ki bunlar şeytanlaşan insanların karşıt kutbunu oluşturur) Eski Ahid’e göre Haggai ve İddo’nun oğlu Zekeriyya’dır (Ezra, 5:1). Bu kutsal kişiler örgüte üyeliği erkeklerle sınırlandırdılar. Yeni üyelere, yaşadıkları durumun ilâhî bir sınav olduğunu, asla inkâra sapmamalarını öğütlediler. Med ve Pers kralı II. Kiros iktidara geldiğinde, İsrâiloğulları onunla gizli bir anlaşma yaptılar. Kendileri Kiros’un Babil’i fethini kolaylaştıracaklar, bu hizmetlerinin karşılığında ise Kiros Yahudilerin Filistin’e dönmelerini sağlayacak ve yerle bir edilen Süleyman Mabedi’nin yapımına da destek verecekti. Sonuçta bu gerçekleşti. Âyet, Allah Rasûlü’ne karşı o gün putperest Pers kralıyla iş tutan Medine Yahudilerine, hasetliklerinden içine düştükleri yaman çelişkiyi bile fark edemedikleri imasında bulunmaktadır. Bu bir putperest düşmana karşı yapılmış bir örgütlenme değil, tıpkı Babil sürgünüyle neticelenen kayıp yüzyılların başlangıcı olan Hz. Süleyman’a karşı yapılmış komplo gibidir. Hz. Süleyman’ın iktidarını devirmek için gizli teşkilat kurup komplo hazırlayanlar onu büyücü ilan ettiler (I Krallar, 11: 14, 23,26, 29-32). Zira ona karşı komploları başarısız oldu. Kur’an onların Hz. Süleyman’a olan iftiralarını bu âyetle reddetti. Onlar bu iftira ve komploların bedelini çok ağır ödediler. Hz. Süleyman’dan sonra devlet hızla parçalandı, İbranî milleti bölündü, birbirine düştü ve bu tefrika ünlü Babil sürgünüyle sonuçlandı. Sözün özü âyet, Allah Rasûlü’ne ihanet eden Yahudileri, Hz. Süleyman’a ihanet eden Yahudilere benzetir ve tehdit eder: Onlar kaybetti, siz de kaybedeceksiniz. Nitekim öyle de olmuştur.