Ve Allah, (insanı) selam (huzur ve esenlik) yurduna (cennete) çağırır ve isteyeni de (iman edip hidayeti tercih edeni) dosdoğru bir yola iletir. *
(*) …Ancak doğru yolu isteyecek olan insanın kendisidir. Allah, iyi niyeti ve gayretinden dolayı sonsuzluk yurdunun mutluluğuna ermek isteyen kulunu hidayete erdirir ama insan kendi iradesiyle hidayete erer. Eğer, “Allah istediğini hidayete, istediğini de dalalet erdirir” diye düşünürsek, yani istediğini cennete, istediğini cehenneme yerleştirir şeklinde anlarsak; o zaman insanın seçmesi, tercih etmesi, istemesi, yönelmesi, karar vermesi, gücü; diğer bir ifadeyle iradesi devre dışı bırakılmış olur. Bu durumda da insanın uhrevi âlemdeki yerinin belirlenmesi sadece Allah’ın dilemesiyle olmuş olur ki bu da Allah’ın adaletiyle örtüşmez ve imtihan felsefesine de ters düşer. (C. Külünkoğlu Meal Açıklaması) Özetle, hidayeti isteyen ve bunun için gayret gösteren insandır, ama onun karşılığını veren ise, yüce Allah’tır. Bu durum inkâr ve sapıklık için de aynen geçerlidir. Yani iman ve hidayet veya inkâr ve sapıklık insanın iradesiyle gerçekleşmektedir. Bu nedenle meallerde ‘’Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir veya dilediğine merhamet eder, dilediğine azap eder veya dilediğine bol rızık verir, dilediğine de kısar…’’şeklindeki mealler yüce Allah’ın adaletine aykırı olduğundan hatalıdır. Çünkü bütün bu ayetlerde geçen (يشاء)’’ yeşâü’’ deki zamir, kendine yakın olan (من)’’men’’e gitmesi Arapça dil kural gereğidir. Arapça da eğer başka türlü bir karine yoksa (القريب أولي من البعيد)’’el karibu evlâ minel baîdi’’ kuralı geçerlidir. Ama maalesef birçok mealde bu kurala uyulmamıştır. Zira hidayeti veya inkâr ve sapıklığı ya da bol rızık istemesi insanın kendi iradesi, gayret ve çalışmasıyla gerçekleşir. Bu nedenle isteyen, çalışıp gayret eden kuldur, bunun karşılığı veren ise yüce Allah’tır. İşte bütün bu konularda ayetleri böyle anlamak gerekir. Öyle ise hidayet için veya inkâr ve sapıklık için ana temel esas insanın kendi iradesi ve tercihidir. İşte doğru olarak hakkıyla tebliğ aldığı ve yeteri ölçüde duyduğu hâlde, kendi iradesiyle tercih etmeyenler hidayete ermezler. Hidayete ermeyenler bu konuda tercihlerini olumsuz yönde kullanmışlardır. Haberi olmayanlar, kendilerine hakkıyla tebliğ edilmeyenler hakkında ise zaten hüküm açıktır. Bunlar hakkıyla tebliğ almadıkları için inançlarına bakılmaksızın ahiret günü sorumlu tutulmaz ve yüce Allah’ın engin merhameti gereği azap görmezler. Bunun delili İsra- 17/15.ayettir.