Bir de ne zaman hakikatin apaçık kanıtları olan âyetlerimiz onlara okunsa, Bizim (rahmetimizle) buluşma arzusu ve umudu olmayan o kimseler derler ki: “Git, bize bundan başka bir hitab[¹⁵⁸⁷] getir, ya da onda değişiklik yap!”[¹⁵⁸⁸] (Ey Nebî)! De ki: “Onu kendime göre değiştirmem olacak şey değil. Ben yalnızca bana vahyedilene uyarım: çünkü ben Rabbime karşı gelecek olursam, korkunç bir Gün’ün azabından korkarım.”
[1587] Kur’an’ın sözlük mânası için bkz: 25:30, not 39. Burada belirsiz formda gelen Kur’an, isme değil vasfa yakın bir mastar olarak çevrilmelidir. Unutulmaması gereken nokta, “Kur’an” ifadesinin müşriklere atfen kullanılan bir cümle içerisinde geçmesidir. Bu ve buna benzer bir bağlamda “Kur’an” olarak çevirmek anlama problemine yol açacaktır. Çünkü, Hatib’in ve ilk muhatapların bu kelimeye yükledikleri anlamla modern muhatabın zihnindeki kavramlaşmış anlam bire bir örtüşmemektedir. Kelime kavramsal anlamını sonraki dönemlerde kazanmış, hatta tedvin asrından sonra “Mushaf” isminin yerine kullanılmaya başlanmıştır. Oysa Kur’an, hatib olan Allah’la muhatab olan insan arasında canlı, aktif ve yaşanan bir diyalogun eseri olarak sözlü bir “hitab”, Mushaf ise Allah Rasûlü’nden sonra vahiy metninin kaydedildiği yazılı bir “kitap”tır. Anlama faaliyetinin ilk ve zorunlu adımı, anlamın kaynağından hedefine taşınırken yolda uğradığı “anlam kaybını” asgariye indirmektir. İşte bu yüzden, kur’ânin lafzı için yalnızca mantukunu değil mefhumunu da iyi yansıttığını düşündüğümüz “hitab” karşılığını kullandık.
[1588] Müşriklerin bu talebi açıkça gösteriyor ki, onlar mesajını, hedefini ve inşâ etmek istedikleri dünyayı çok iyi bildikleri bir Kur’an’a karşı çıktılar. İtirazları Kur’an’ın getirdiği öğretinin özüne, içeriğine yönelikti. Onlar esasen iyi ve kötüyü belirleme yetkisinin ellerinden çıkmasına itiraz ediyorlardı. “Değiştir” demekle, itirazlarının Hz. Muhammed’e değil vahyin kaynağına yönelik olduğunu itiraf ediyorlardı. Bununla zımnen “hayat tarzımıza dokunmayacak bir içeriğe razıyız” demiş oluyorlardı.