Ve [yine acıyıp-esirgeyerek, inananların içinden] bozguncu telkinlere kapılan ¹⁵⁵ o üç [grup insana] da teveccüh etti; o kadar ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara [çok] dar gelmeye başladı ve içleri daraldı da Allah’tan başka sığınacak kimse olmadığını anladılar; ve bunun üzerine O da yine merhametle onlara yöneldi, ki pişmanlık duyup tevbe etsinler: çünkü, (kendisine yürekten yönelen, sığınan herkesi) acıması-esirgemesiyle kuşatıp tevbeleri kabul eden yalnızca Allah’tır. ¹⁵⁶
155 Yahut: Tebük seferine çıkıldığında “geride kalan”. Ellezîne hullifû ifadesi için verdiğimiz “fesada kapılanlar” şeklindeki karşılık halufe ya da hullife fiilinin “[kötü yönde] değişti/değiştirildi” ya da “fesada uğradı/iğvaya kapıldı” şeklindeki, ahlakî planda kötülüğe meyli işaret eden mecazî anlamına dayanmaktadır (bkz. Esâs, Nihâye, Lisanu’l-‘Arab, Kâmûs, Tâcu’l-‘Arûs). Ellezîne hullifû ibaresinin yukarıdaki anlam örgüsü içinde, düzmece mazeretlerle seferden geri kalanlarla ilgili olarak kelimenin bu mecazî anlamıyla yorumlanması Abdülmelik el-Asma‘î gibi çok önde gelen Arap dilcilerinden bazılarınca da teyid edilmiştir (surenin 83. ayetine ilişkin yorumunda Râzî bu hususu belirtmiştir). “Bozguncu telkinlere kapılan üç kişi ya da üç grub”a gelince, klasik müfessirler burada sözü geçen üç sayısıyla, Tebük seferine katılmaktan kaçınan ve seferden sonra da yukarıdaki ayet vahyedilinceye kadar Hz. Peygamber ve Sahâbîlerince kendilerine küskünlük gösterilen üç kişinin, Ka‘b b. Mâlik, Merâre b. er-Rabî‘ ve Hilâl b. Ümeyye’nin îma edildiğini söylemişlerdir (İsmi geçen bu kişilerin üçü de Ensar’dandır). Bu üç Sahâbînin gerçekten de sefere katılmaktan kaçınan kimseler arasında bulundukları tarihî olarak belgelenmiş olsa da (Taberî ve İbni Kesîr, bu ayete ilişkin açıklamalarında konuyla ilgili rivayetlere ayrıntılı bir biçimde yer vermişlerdir), bize öyle geliyor ki, ayetin anlam akışı, îmasının yalnızca üç kişiyle sınırlandırılmasına imkan vermemektedir; dolayısıyla bu üç sayısı, bizce, sefere katılmak konusunda hatalı davranan üç grup mümini işaret etmektedir: (1) şüpheli mazeretler ileri sürerek Hz. Peygamber’den evde kalma izni koparan kimseler (bunlara hem 43-46. ayetlerde hem de 90. ayetin ilk cümlesinde temas edilmiştir); (2) izinsiz olarak kendi kararlarıyla seferden uzak kalan ama sonradan kendiliklerinden pişmanlık gösterip hataları için tevbe eden kimseler (102-105. ayetlerde sözü edilenler); ve nihayet, (3) durumlarının ne olacağı Allah’ın yargısı gelinceye kadar “belirsiz” olan (106. ayet) ve Hz. Peygamber’in Tebük seferinden dönüşünden kısa bir süre sonra (118. ayetin indirildiği günlerde) pişmanlık gösterip tevbe eden kimseler.156 Yukarıdaki ayet, en geniş yüklemiyle -vahyine neden olan tarihî olguyu da aşarak- doğru yoldan geçici ve arızî olarak ayrılır gibi olan, sonra ya kendi iradeleriyle ya da başkaları tarafından yapılan uyarmalar, kınamalar sonucu “bir fitneye dûçâr olduğunu” anlayan ve içtenlikle günahından dönüp tevbe eden bütün müminlerin durumuna ışık tutmaktadır.