Hiç bir nefis yoktur ki, onun üzerinde bir gözeten bulunmasın.
(Her nefis üzerinde mutlaka onu gözeten melekler vardır, nitekim Ra'd suresinin 11. ayetinde: "İnsanı önünden ve arkasından takip eden melekler vardır, onu, Allah’ın emriyle gözetirler" buyurulmuştur!. Fakat onlar; "Andolsun ki insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz, biz ona şah damarından daha yakınız." -Kaf/16- beyânı uyarınca, insanın nefsindeki vesveselere ulaşamazlar, fiillerini, sözlerini, kararlarını kayıt ederlerse de, kalbinde sakladığı sırları bilemezler!.. O vesvese ve sırları ise ancak, ona şah damarından daha yakın, "Her şeyi koruyucu" -hud/57-, "Her şeyi hakkıyle gözetici" -Ahzab/52- olan Allah Teâlâ bilir, hepsinin üzerinde gözeten O'dur. İşte Kur’an’ın nûruyla doğan İslam güneşi de beşeriyete; Rabbinin bu eşsiz ve sonsuz kudrete sahip olduğunu bildirmek ve kalplere "Allah Korkusunu salmak suretiyle, Rablerine ortak koşmalarını önlemiş ve onlara, hidâyete ermenin yolunu aydın kılarak göstermiştir!)
(Allah Teala'ya ve Onun her şeyi üzerinde gözetici olduğuna inanmak; hidâyete ermek için yeterli değildir!.. "Allah'a iman" amentünün birinci umdesidir, fakat onun kadar önemli bir düsturu da kuşkusuz, "Ahirete iman"dır!.. Onun için Kur'an, kulların yaptıklarından sorumlu olduğunu ve kıyâmet günü diriltilerek Rablerinin huzurunda hesap verecekleri hususunda -müminleri de içine alan- uyarılarda bulunmuş, hidâyete ancak, kötülüklerden vazgeçerek sâlih ameller işlemek sayesinde eritebileceğini vurgulamıştır!.. Buna rağmen insanlar arasında -Allah Teâlâ’yı tam manasıyle inkâr edenler az olduğu halde- kıyâmeti, mahşeri, hesabı ve cennet ile cehennemi yalan sayanların miktarı çok fazladır, nitekim müşrikler de -ortak koşmakla beraber Allah'a inanıyorlar, fakat "Biz nasıl olur da öldükten sonra bir kemik yığını olduğumuzda tekrar diriltilebiliriz?" diyerek ahireti yalan sayıyorlardı)