(Ey Resulüm!) De ki; Şüphesiz benim Rabbim dileyen (Rabbimin kâinatta geçerli tabii kanunlarını gözeterek, çalışıp, çabalayan, rızkı kazanmak için sebeplere sarılan ve gereği üzere gayret gösteren) kimse için rızkını yayıp bir ölçüye göre takdir eder. Fakat insanların çoğu (bu gerçeği) bilmezler. (*)
(*) Allah Herkesin Rızkına Kefil İse Dünyada Niçin Milyonlarca insan açlıktan ölüyor? Bunun cevabını aşağıdaki açıklamalardan öğrenebiliriz. Şüphe yok ki Allah, her konuda olduğu gibi rızık konusunda da yasalar koymuştur. Bu yasaların başında, insan çabasının karşılıksız kalmayacağı (وأن ليس للانسان الا ما سعي) ’’Şüphesiz (gerek dünyada, gerek ahirette) her insana kendi emeğinden başkası verilecek değildir/ herkes ancak emeğinin karşılığını alacaktır’’ şeklindeki ilâhî kuralı gelir (53:39). Bir başka ayet, rızık konusunda ilk adımın insandan beklendiğini ifade eder (65:3). Bu nedenle ayetin meali ‘’Elbet senin Rabbin dileyen (Rabbinin kâinatta geçerli tabii kanunlarını gözeterek, çalışıp, çabalayan ve rızkı kazanmak için sebeplere sarılan) kimseler için rızkı yayıp bir ölçüye göre takdir eder/ verir’’ şeklinde olması Kur’an’ın bütünlük açısından daha doğru ve isabetlidir. Çünkü rızkın kaynağını yaratan ve rızkı veren Allah Teâlâ’dır. Kul, Allah’ın kâinatta geçerli tabii kanunlarını gözeterek, çalışır, çabalar, sebeplere sarılır ve rızkı kazanmak için tercihte bulunur. Allah da onun bu tercih ve çabasına göre rızkını yaratır. Rızkı kazanmak için gerekli girişimde bulunmak kuldan, rızkın kaynağını yaratmak ise Allah’tandır. Yani hem dünya kazancını ve rızkını isteyen, hem de ahiret kazancını isteyen insanlardır, onların bu isteklerine karşılık veren ise yüce Allah’tır. Demek ki, dileyen, isteyen ve çabalayan kuldur, rızkın kaynağını yaratan ve veren ise Allah’tır. Yani her şeyi elde etmekte olduğu gibi rızık elde etmek de çalışıp kazanmayla doğru orantılıdır. Allah’ın emir ve yasaklarını gözeterek, ne kadar çok çalışırsa insan o kadar çok rızık elde etmesi mümkün olabilir. Allah’ın yaptığı da kulun çalışması oranında rızık vermesidir. Bunlar Allah’ın kanunları, bu kanunlara uyan herkes başarılı olur. Ayrıca Allah Teâlâ tarafından hiç kimseye açlıktan ölmeme garantisi verilmiş değildir. Tek tek fertlerin ecelleri olduğu gibi toplumların da ecelleri bulunmaktadır. Gerek fert gerekse toplumların ecelleri Allah tarafından takdir edilmiş olup zamanı geldiğinde artık iş işten geçmiş olup ne bir an öne alını ne de bir an geri bırakılır. Bu dünyada her şeyi birtakım sebeplere bağlayan Rabbimiz, fertlerin ve toplumların ecellerini de birtakım sebeplere bağlamıştır. Deprem, yanar dağ patlaması, Tsunami gibi tabii sebeplerle fertler ve topluluk halinde ölümler gerçekleştiği gibi trafik kazası, iş kazası, savaş, cinayet vb. sebeplerle de ferdi ve toplumsal ölümler söz konusu olmaktadır. Açlık da gerek fert gerekse toplumların ölüm sebeplerinden biridir. Geçmişte ve günümüzde binlerce, on binlerce hatta kimi zaman milyonlarca insan nasıl ki savaş, deprem vb. sebeplerle ferdi olarak veya toplumsal olarak ölmüşlerse yine geçmişte ve günümüzde binlerce ve milyonlarca insan ferdi ve toplumsal olarak açlık sebebiyle ölmektedir. Açlıktan ölen insan ya da hayvanların öldüğü zamana kadar ki rızıklarını da Allah vermiştir. O halde gerek insanlardan gerekse diğer canlılardan bir kısmının açlıktan ölüyor olması, Allah’ın her canlının rızkını verdiği gerçeği ile çelişmez. Ayrıca rızık için çaba göstermemiz emredilmiştir. Kaderin bir yönü Allah Teâlâ’ya diğer yönü ise kullara bakar. Mesela hastalandığımız zaman şifayı veren Allah’tır. Bununla birlikte Allah Resûlü (s.a.v.), şöyle buyurmuştur: “Ey Allah’ın kulları! Tedavi olunuz. Allah hangi hastalığı yaratmışsa mutlaka ilacını/şifasını da yaratmıştır. İhtiyarlık ise bundan müstesnadır.” (Ebu Davud, “Tıb”, 1) Rızık meselesi de böyledir. Rabbimiz rızkı kendisinin yarattığını, kendisi dışında rızık veren olmadığını belirtmekle birlikte kulların, rızkı elde etmek için helal yoldan gayret göstermelerini emretmiştir. Bu konuda şöyle buyurur: “[Cuma] namaz[ı] kılınınca (rızkınızı elde etmek, çok kazanmak, helal, temiz ve bol bir servete sahip olmak için) artık yeryüzüne dağılın ve (çalışarak) Allah’ın lütfundan (rızkından) isteyin. Allah’ı çok zikredin ki; kurtuluşa erersiniz.” (Cuma, 10) Şu halde rızkın takdiri ve yaratılması Allah’tan ancak çalışıp çabalayarak kazanılması kuldandır. Eğer kullar, Rabbimizin rızık elde etme konusunda koyduğu bu kurala uymazlarsa rızıklarını elde edemezler. Bir kimsenin “nasıl olsa rızkıma Allah kefil, öyle ise benim çalışmama ne gerek var?” gibi bir düşünceyle tembellik etmesi, yan gelip yatması onun kader ve tevekkül konusunu anlayamadığını gösterir. Rabbimizin Rızkı Tüm Canlılara Yetecek Miktardadır: Rabbimiz yeryüzünde tüm canlılara yetecek şekilde rızık ve onun kaynağını yaratmaktadır. Eğer yeryüzünde insanlar açlıktan ölüyorsa bu, -hâşâ- yüce Allah’ın onların rızkını unuttuğundan, onlara yetecek kadar rızkı yaratmadığından, onları sevmeyip cezalandırdığından değil, insanların bir bölümünün haksızlık, zulüm ve sömürü yoluyla bu kimselerin hakkını yemeleri ve dünyadaki insanlar arasında gelir dağılımının adaletsiz olması yahut da yardım etmeleri gerekirken yardımdan uzak durmaları sebebiyledir. İnsanların kendi yaptıkları zulümlerin faturasını Allah’a kesmeleri adalet ve insafla bağdaşmaz. Peki Allah’ın Rızık Konusunda Yeryüzünde Var Olan Adaletsizliğe Müsaade Etmesinin Sebebi Nedir? Allah’ın niçin bu zulüm ve sömürüye müsaade ettiği sorulabilir. Bu soru, adaletin bu yeryüzü şartlarında tam olarak gerçekleşmesi gerektiği düşüncesinin dışavurumundan başka bir şey değildir. Bu düşünceye göre zulüm, haksızlık ve kötülük hemen ve şimdi cezalandırılmalıdır, aksi takdirde Allah -hâşâ- haksızlığa göz yumarak bu haksızlığın ortağı olmuş olur. Oysa gerçek böyle değildir. Zira Rabbimiz, bir imtihan gereği yeryüzünde insanların birbirine yaptığı haksızlıklara derhal müdahale etmemektedir. Bu durum onun bu haksızlıklardan habersiz ve gafil olduğu anlamına gelmediği gibi bunları onayladığı anlamına da gelmemektedir. Nitekim Rabbimiz bu konuda şöyle buyurur: “Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim, 42) O halde bu dünya, adaletin yüzde yüz tecelli edeceği bir mekân değildir. Nitekim sadece açlık konusu değil bu husus diğer konular için de böyledir. Söz gelimi bu dünya şartlarında milyonlarca kişi haksız yere savaş sebebiyle öldürülmekte, yurtlarından sürgün edilmekte, tecavüze uğramakta, mallarından edilmektedir. Bütün bu durumlarda haksızlıkları yapanlara hemen ceza verilmemektedir. Çünkü her haksızlık yapana bizzat ilahi müdahale ile ceza verilecek olsaydı o takdirde yeryüzünde “Allah’ı inkâr” diye bir şey söz konusu olmaz, herkes ister istemez (mecburen) Allah’a boyun eğer, kendisine verilen özgür irade elinden alınır ve bu durum da imtihana aykırı olurdu. Başta açlık olmak üzere savaşlarda ölüm, tecavüz vb. suçların mağdurunun küçük ve masum çocuklar olması meselesine gelince; burada da yukarıda belirttiğimiz husus geçerlidir. Allah, bu dünya ölçeğinde toplumların karşılaştıkları felaketlerde-imtihanın devam etmesi sebebiyle- herhangi birini istisna etmemektedir. Söz gelimi bir deprem olduğunda bu depremde çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadın-erkek binlerce kişi ölmektedir. Bir trafik kazasında çocuk-büyük birlikte ölmektedir. Bir yangında büyük öldüğü gibi küçük de ölmektedir. Bu gibi tabii veya beşerî felaket veya toplu ölüm durumlarında eğer Rabbimiz ilahî bir müdahalede bulunarak çocukları kurtarmış olsa bu defa yine imtihanın sırrı ortadan kalkacak, herkes ilahî müdahaleyi görmüş olacağından ister istemez mecburen iman etmiş olacaktır. Yani yüce Allah doğrudan müdahale etmez. Etseydi ne Cennetin ne Cehennemin ne de sorgu vaktinin bir anlamı kalırdı, çünkü istemeyerek de olsa herkes iradesi dışında iman edip boyun eğecekti. Hâlbuki iman isteyerek ve gönülden gelerek olmalıdır. Yüce Allah ise her canlıya yetecek kadar rızkı yaratıyor, ancak yeryüzünde zulüm ve adaletsizlik sonucu açlıktan ölümler meydana geliyor. Yani kasacasi Rabbimiz rızkımızı sebepler dairesinde vermekte yani rızkımızı aramamız, çalışıp çabalamamız, tabir caizse sabah kuş misali çıkıp aramak, sebeplere sarılmak ve yalnızca Rabbimizden beklemek. Özetle, dünyanın birçok yerindeki yoksulluk, fakirlik, işsizlik ve açlığın yegâne sebebi, yüce Allah’ın Kur’an’daki hükümlerinin uygulanmaması, insanlar arasında gelir dağılımının adaletsiz olması, dünyaya hükmeden zalim rejim ve yönetimlerdir… Örneğin: Afrika, halen gerek toprak zenginliği, gerek kaynaklar bakımından çok kritik bir role sahiptir. Petrol ve doğal kaynaklar bakımından son derece zengin olan kıta, stratejik olarak da çok büyük öneme sahiptir. Dünya’nın en fazla doğrudan yatırım alan bölgesi olan Afrika, aynı zamanda gezegenimizin geriye kalan tüm doğal kaynaklarının %30 gibi devasa bir kısmını bünyesinde barındırmaktadır. Kuzey Afrika’da ise devasa petrol ve doğal gaz yatakları bulunmaktadır. Bunun yanı sıra Sahra Çölü yeryüzündeki en stratejik nükleer madenlere ve koltan, altın, bakır gibi çok sayıda madene sahiptir. Bu nedenle hala bol miktarda umut ve kaynak vaat eden Afrika kıtasının, yeryüzündeki en fazla sömürüye tabi kalan bölgeler arasındadır. Ve bu durum, tesadüfi değildir. Bu nedenle Afrika’nın, bünyesinde barındırdığı potansiyele kavuşması durumunda, dünyadaki birçok dengenin değişmesi beklenmektedir. Bkz: (Afrika’nın Kaynakları: Sömürülmenin Kalbi Afrika) Yani Afrika kıtası elmastan uranyuma, kobalttan petrole sahip olduğu onlarca değerli kaynakla büyük bir yer altı zenginliği barındırıyor. Bkz: (Afrika kaynaklarıyla gelecek vadediyor) Özetle, Afrika gibi yerlerde açlıktan vefat edenler, rızıksızlıktan değil, Allah’ın onlara yer altında ve yer üstünde yarattığı nice zenginliklerin ve diğer rızıkların, zalimler ve sömürgeci güçler tarafından alınmasından dolayıdır. (الله اعلم