Biz de onu bağışladık. Onun için katımızda bir yakınlık ve güzel bir âkıbet vardır.(4)
(4) Bu âyetlerde anlatılanlardan çıkarabileceğimiz anlam şudur: Hz. Davud, mescidde Rabbiyle baş başa iken, alışılmışın dışında bir yolla içeri giren iki kişinin bu hali onu ürkütmüştü. Onlardan biri, aralarındaki meseleyi anlatır anlatmaz Hz. Davud kanaatini beyan etti; hadisenin doğruluğunu araştırmak için daha ötede bir çaba gösterildiğine dair âyette bir ifade göremiyoruz. Fakat Hz. Davud sınandığını anlamakta da gecikmedi; derhal Rabbine yönelerek bağışlanma istedi. Onun bağışlanma istediği kusurunun ne olduğunu öğrenmek için, âyetin gösterdiği şey bundan ibarettir. Şu da unutulmamalıdır ki, Kur’ân, kendisinden önce gelen kitapları hem doğrulayıcı, hem de tashih edicidir; onlara karıştırılmış olan yalan ve iftiraları ayıklar ve kıssaları bize öylece sunar. Buna rağmen, gerek eskilerden, gerekçe çağdaş yorumculardan, Yahudi efsanelerinin cazibesinden kurtulamamış niceleri vardır ki, hadiseye tamamen ters yönden yaklaşır ve eski kıssaları Kur’ân’a arz edeceği yerde, Kur’ân’ın—hâşâ!—eksik bıraktığını onlarla tamamlamaya çalışır; bu uğurda da aklın, hayalin alamayacağı şekilde üretilmiş ve Peygamberleri tezyif etme kastı taşıdığında hiçbir kuşku olmayan senaryolardan medet umarlar. Bu durum, daha Sahabe döneminden itibaren ümmetin başına dert olmuş bir “kıssacılar” sınıfının üremesine yol açmıştır ki, Sahabenin önde gelenlerinin ve Hulefâ-i Râşidînin bu konudaki duyarlılıkları meşhurdur. Hz. Ali’nin “Kim Davud hadisesini kıssacıların anlattığı gibi anlatırsa ona yüz altmış değnek vurdururum” dediği bilinmektedir. Nitekim âyet de kıssanın sonunda “Onun için katımızda bir yakınlık ve güzel bir âkıbet vardır” ifadesiyle, bu tür uydurmaların kapısını kesin bir şekilde kapatmaktadır.