Sâd Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Sâd Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 38. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 88 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 38. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

صٓ وَالْقُرْاٰنِ ذِي الذِّكْرِۜ

Sâd. (Şan, şeref ve) Zikir sahibi (hatırlatmalar ve öğütler içeren) Kur'ân'a andolsun ki,

2. Âyet

بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ

İnkâr edenler (sahte) bir gurur ve (haktan) ayrılık içindedirler.

3. Âyet

كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ ح۪ينَ مَنَاصٍ

Biz, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Onlar da feryat ettiler. Oysa artık kurtuluş vakti değildi!

4. Âyet

وَعَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْۘ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌۚ

Kâfirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcı (resulün) gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: "Bu, yalancı bir sihirbazdır."

5. Âyet

اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ

"(O, bütün) İlâhları bir tek ilâh mı yaptı (ve Allah'tan başka ilâh yok mu diyor)? Doğrusu bu gerçekten şaşılacak bir şeydir!"

6. Âyet

وَانْطَلَقَ الْمَلَاُ مِنْهُمْ اَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلٰٓى اٰلِهَتِكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ يُرَادُۚ

Onlardan ileri gelenler öne atılıp, "yürüyün ve ilâhlarınıza bağlılıkta sabredin (dininizden taviz vermeyin)! Elbette (sizden) istenen şey de budur."

7. Âyet

مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِي الْمِلَّةِ الْاٰخِرَةِۚ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا اخْتِلَاقٌۚ

"Biz son din (olan Îsâ'nın dininde) de bunu işitmedik. Bu, uydurmadan başka bir şey değildir!"

8. Âyet

ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَاۜ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ ذِكْر۪يۚ بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِۜ

"Zikir (olan Kur'ân) aramızdan ona mı indirildi?" (dediler.) Hayır! Onlar Benim Zikrim (olan bu Kur'ân) hakkında şüphe içindedirler. Doğrusu onlar, henüz Benim azabımı tatmadılar!

9. Âyet

اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَز۪يزِ الْوَهَّابِۚ

Yoksa Azîz (ve) Vehhâb (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve karşılıksız hibe eden) Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?

10. Âyet

اَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا۠قف فَلْيَرْتَقُوا فِي الْاَسْبَابِ

Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı) onların mıdır? Öyle ise (ellerinden geleni yapıp) sebeplerle (göğe) yükselsinler (de kâinata hükümran olsunlar bakalım)!

11. Âyet

جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْاَحْزَابِ

Onlar, çeşitli taraftarlardan (oluşmuş ve) işte şurada (Mekke'de) bozguna uğratılacak (derme çatma) bir ordudur.

12. Âyet

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْاَوْتَادِۙ

(12-13) Onlardan önce de Nûh kavmi, Âd (kavmi), sütunlar (üzerine kurulu saraylar) sahibi Firavun, Semûd (kavmi), Lût kavmi ve Eyke halkı da (resullerimizi ve âyetlerimizi) yalanlamışlardı. İşte onlar da (böyle) taraftarları olan (kavimlerdi).

13. Âyet

وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَاَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الْاَحْزَابُ

Bu âyetin meali 12. âyetle birlikte verilmiştir.

14. Âyet

اِنْ كُلٌّ اِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ۟

(Onlardan) Her biri resulleri(ni) yalanladı da bu yüzden (onlara) azabım hak oldu.

15. Âyet

وَمَا يَنْظُرُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ

Bu (Mekkeli müşrik)ler de ancak bir an gecikmesi olmayan (ve onları helâk edecek olan) tek bir sayha (mı) bekliyorlar!

16. Âyet

وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ

Üstelik onlar, (Bizim azabımızla alay ederek) şöyle dediler: "Rabbimiz! Bizim (azaptan) payımızı hesap gününden önce hemen (şimdi) ver!"

17. Âyet

اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّـهُٓ اَوَّابٌ

(Resulüm! Sen) O (müşrik)lerin söylediklerine sabret ve kuvvet sahibi kulumuz Dâvûd'u hatırla; çünkü o, evvâb (daima Allah'a yönelen, bağrı yanık ve çokça tövbe eden biri) idi.

18. Âyet

اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ

Şüphesiz Biz, akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları onun emrine vermiştik.

19. Âyet

وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَـهُٓ اَوَّابٌ

Toplanıp gelen kuşları (da onun emrine vermiştik). Hepsi onunla beraber evvâb (Allah'a yönelir, O'nu tesbih eder ve çokça tövbe ederler) idi.

20. Âyet

وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ

Ve Biz, onun mülkünü güçlendirdik, ona hikmet ve (hak ile bâtılı) ayırt edici (güzel) konuşma (kabiliyeti) verdik.

21. Âyet

وَهَلْ اَتٰيكَ نَـبَؤُا الْخَصْمِۢ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَۙ

(Resulüm!) Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani onlar mâbed(in duvarın)a tırmanmışlardı.

22. Âyet

اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُ۫دَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْۚ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَٓا اِلٰى سَوَٓاءِ الصِّرَاطِ

Onlar Dâvûd'un yanına girince, (Dâvûd) onlardan ürkmüştü. Onlar, "korkma! Biz, birimiz diğerine haksızlık etmiş iki davacıyız. Şimdi sen aramızda hak ile hüküm ver ve bize haksızlık etme de bizi dümdüz (ve Hakk'a dosdoğru varan) yola hidâyet et!" dediler.

23. Âyet

اِنَّ هٰذَٓا اَخ۪ي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْن۪يهَا وَعَزَّن۪ي فِي الْخِطَابِ

(Onlardan biri şöyle dedi) "İşte bu, benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise tek bir koyunum var. Hâl böyle iken 'onu da bana ver' dedi ve tartışmada beni yendi."

24. Âyet

قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَا‌كِعاً وَاَنَابَ

(Dâvûd ona) Dedi ki: "Andolsun (kardeşin), senin koyununu kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Zaten ortakların pek çoğu birbirine gerçekten haksızlık eder; ancak iman edip sâlih ameller işleyenler müstesna! Fakat onlar da pek azdır." Akabinde Dâvûd, Bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı ve Rabbinden mağfiret dileyerek (öyle bir iki büklüm olarak) rükûya kapandı ve (Bize) yöneldi (ki onun bu istiğfar ve tesbihine dağlar ve kuşlar da iştirak etti).

25. Âyet

فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ

Bunun üzerine Biz de bu konuda (yaptığı hatadan dolayı) onu mağfiret ettik. Muhakkak ki Bizim katımızda onun için elbette bir yakınlık ve varılacak güzel bir yer vardır.

26. Âyet

يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟

(Bir de ona dedik ki) "Ey Dâvûd! Şüphesiz Biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. O hâlde insanlar arasında hak ile hüküm ver! (Nefsinin) Hevâ(sına arzu ve istekleri)ne de tabi olma, yoksa o seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara hesap gününü unuttukları (ve böyle yaşadıkları) için (çok) şiddetli bir azap vardır."

27. Âyet

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلاًۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِۜ

Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. Artık (kıyamet günü atılacakları cehennem) ateş(in)den dolayı yazıklar olsun o kâfirlere!

28. Âyet

اَمْ نَجْعَلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِد۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّق۪ينَ كَالْفُجَّارِ

Yoksa Biz, iman edip sâlih ameller işleyenleri yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir mi tutacağız? Veya muttakileri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları haktan sapan suçlu) fâcirler gibi mi sayacağız?

29. Âyet

كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

(Resulüm! Bu Kur'ân, iman edenler) Âyetlerini tedebbür etsinler (arkasındaki manayı tefekkür edip düşünsünler) ve (Rabbine yönelen) gönül (ve akıl) sahipleri öğüt al(ıp Allah'ın muradını anla)sınlar diye sana indirdiğimiz mübarek (şanı yüce ve insanı yücelten) bir Kitâb'tır.

30. Âyet

وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌۜ

Bir de Biz Dâvûd'a (oğlu) Süleymân'ı bahşettik. O ne güzel kuldu; çünkü o da evvâb (daima Allah'a yönelen, bağrı yanık ve çokça tövbe eden biri) idi.

31. Âyet

اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُۙ

Hani ona bir akşamüstü, bir ayağını tırnağı üstüne dikip üç ayağının üzerinde duran (çalımlı) ve soylu atlar arz edilmişti.

32. Âyet

فَقَالَ اِنّ۪ٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبّ۪يۚ حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ۠قف

O da, "gerçekten ben, (maddi ve manevi her türlü) hayırlı sevgiyi Rabbimi bana zikrettirdiğinden (ve şükrettirdiğinden) dolayı sevdim" dedi. Nihayet (o atlar) gözden kaybolup gittikleri zaman,

33. Âyet

رُدُّوهَا عَلَيَّۜ فَطَفِقَ مَسْحاً بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ

(Süleymân, adamlarına) "Onları bana geri getirin!" dedi. (Atlar gelince de onların) Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı (onları sevdi).

34. Âyet

وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّه۪ جَسَداً ثُمَّ اَنَابَ

Andolsun ki Biz, Süleymân'ı imtihan ettik ve tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Sonra (o, tövbe edip Bize) yöneldi.

35. Âyet

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكاً لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

(Süleymân) "Rabbim! Beni mağfiret et ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk (ve hükümranlık) ikram et!* Muhakkak ki Sen Vehhâb'sın (karşılıksız veren ve hibe edensin)" dedi. <Hz. Süleymân insanların büyük iktidar ve servetle imtihan edilip kaybetmemeleri için böyle dua etmiştir.>

36. Âyet

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرّ۪يحَ تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ رُخَٓاءً حَيْثُ اَصَابَۙ

Biz de rüzgârı onun emrine amade kıldık. Rüzgâr, onun emriyle dilediği yere (dilediği şeyi ulaştırmak için süratli; fakat) yumuşak olarak eserdi.

37. Âyet

وَالشَّيَاط۪ينَ كُلَّ بَنَّٓاءٍ وَغَوَّاصٍۙ

Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan (cinlerden) her bir şeytanı,

38. Âyet

وَاٰخَر۪ينَ مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِ

(Ayrıca) Zincirlerle bağlı olarak diğerlerini de (onun emrine verdik).

39. Âyet

هٰذَا عَطَٓاؤُ۬نَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

(Ve ona şöyle dedik) "İşte bu, Bizim (sana) ihsanımızdır. Artık (sen dilersen başkalarına) ver veya verme (sen ne yapacağını bizim ihsanımızla biliyorsun). (Ve sen bundan dolayı) Hesaba çekilmeyeceksin."

40. Âyet

وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ۟

Muhakkak ki Bizim katımızda onun için elbette bir yakınlık ve varılacak güzel bir yer vardır.

41. Âyet

وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ

(Resulüm!) Kulumuz Eyyûb'u da an! Hani o, Rabbine, "doğrusu şeytan (bana verdiğin imtihanlar üzerinden benimle alay ederek) bana bir eziyet ve azap dokundurdu" diye nidâ etmişti.

42. Âyet

اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ

(Biz de ona) "Ayağınla (yere) vur! İşte (sana şifa olması için) yıkanılacak ve içilecek serin (bir su)" (buyurduk).

43. Âyet

وَوَهَبْنَا لَهُٓ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ

Biz ona tarafımızdan bir rahmet ve (Rabbine yönelen) gönül (ve akıl) sahipleri için bir öğüt (ve örnek) olmak üzere hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini daha bahşettik.

44. Âyet

وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِراًۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ

(Akabinde, hastalığı esnasında hanımının yaptığı bir hatadan dolayı, eğer sağlığı yerine gelirse ona yüz değnek vuracağına yemin eden Eyyûb'a şöyle buyurduk) "Eline bir demet sap al ve onunla (hanımına) vur, yeminini bozma!" Hakikaten Biz onu sabreden (bir kul) olarak bulduk. O ne güzel kuldu; çünkü o da evvâb (daima Allah'a yönelen, bağrı yanık ve çokça tövbe eden biri) idi.

45. Âyet

وَاذْكُرْ عِبَادَنَٓا اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ اُو۬لِي الْاَيْد۪ي وَالْاَبْصَارِ

(Resulüm!) Kuvvet ve basiret sahibi olan kullarımız İbrâhîm, İshâk ve Yakûb'u da an!

46. Âyet

اِنَّٓا اَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِۚ

Şüphesiz Biz onları samimi bir şekilde (asıl varılacak yer olan âhiret) yurdu(nu) zikreden (ve onun hesabını yapan) ihlâslı (kullar) kıldık.

47. Âyet

وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ

Muhakkak ki onlar, Bizim katımızda elbette seçkin, hayırlı kimselerdendir.

48. Âyet

وَاذْكُرْ اِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْـكِفْلِۜ وَكُلٌّ مِنَ الْاَخْيَارِۜ

İsmâîl'i, Elyesa'yı, Zülkifl'i de an! Hepsi de (seçkin ve) hayırlı kimselerdendi.

49. Âyet

هٰذَا ذِكْرٌۜ وَاِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ لَحُسْنَ مَاٰبٍۙ

İşte bu (mü'minler için) bir hatırlatmadır! Şüphesiz ki muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için (âhiret günü) varılacak güzel bir yer vardır.

50. Âyet

جَنَّاتِ عَدْنٍ مُفَتَّحَةً لَهُمُ الْاَبْوَابُۚ

Kapıları kendilerine açılmış olan Adn cennetleri!

51. Âyet

مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا يَدْعُونَ ف۪يهَا بِفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍ وَشَرَابٍ

Onlar orada (tahtlar üzerine) yaslanıp kurulurlar, orada (onlara hizmet için hazır bekleyenlerden) birçok meyveler ve içecekler isterler.

52. Âyet

وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ اَتْرَابٌ

Yanlarında da bakışlarını (eşlerinden) ayırmayan yaşıt güzeller vardır.

53. Âyet

هٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ

İşte bu(nlar), hesap günü için size vaad olunmuş şeylerdir.

54. Âyet

اِنَّ هٰذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِنْ نَفَادٍۚ

Muhakkak ki bu, Bizim (sizin için âhirette hazırladığımız) rızkımızdır, onun bitip tükenmesi de yoktur.

55. Âyet

هٰذَاۜ وَاِنَّ لِلطَّاغ۪ينَ لَشَرَّ مَاٰبٍۙ

İşte bu(nlar muttakiler için hazırlanmış nimetlerdir)! Fakat (haddini bilmez) azgınlar için (âhiret günü) varılacak kötü bir yer vardır.

56. Âyet

جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۚ فَبِئْسَ الْمِهَادُ

(O yer de) Cehennem(dir)! Onlar oraya yaslanırlar. Orası ne kötü (ateşten) bir döşektir!

57. Âyet

هٰذَاۙ فَلْيَذُوقُوهُ حَم۪يمٌ وَغَسَّاقٌۙ

(Cehennemdekilerin durumu) İşte budur. (Bir de onlar için) Kaynar su ve irin vardır. Onu tatsınlar!

58. Âyet

وَاٰخَرُ مِنْ شَكْلِه۪ٓ اَزْوَاجٌۜ

Ve ona daha başka benzer çeşitli (azaplar da) vardır.

59. Âyet

هٰذَا فَوْجٌ مُقْتَحِمٌ مَعَكُمْۚ لَا مَرْحَباً بِهِمْۜ اِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ

(O gün, kendilerine azgınlıkta tabi olunanlara melekler şöyle derler) "İşte bu(nlar), sizinle beraber (cehenneme) tıkılacak bir grup." (Tabi olunanlar da derler ki) "(Küfürde bizi öne sürdükleri için) Onlara merhaba (rahat ve huzur) olmasın! Şüphesiz (burada olmaları bizim yüzümüzden değil) onlar (da bizim gibi) ateşe yaslanacaklardır."

60. Âyet

قَالُوا بَلْ اَنْتُمْ۠قف لَا مَرْحَباً بِكُمْۜ اَنْتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَاۚ فَبِئْسَ الْقَرَارُ

(Onlara tabi olanlar ise) "Hayır! Asıl size merhaba (rahat ve huzur) olmasın. (Dünyada iken) Bu (cehennem)i bize siz sundunuz. Orası ne kötü varılacak yerdir!" derler.

61. Âyet

قَالُوا رَبَّنَا مَنْ قَدَّمَ لَنَا هٰذَا فَزِدْهُ عَذَاباً ضِعْفاً فِي النَّارِ

(Devamında) "Rabbimiz! (Dünyada iken) Bu (cehennem)i bize kim sundu ise onun ateşteki azabını kat be kat arttır!" derler.

62. Âyet

وَقَالُوا مَا لَنَا لَا نَرٰى رِجَالاً كُنَّا نَعُدُّهُمْ مِنَ الْاَشْرَارِۜ

Yine onlar derler ki: "Bize ne oluyor da (dünyada) kendilerini kötülerden saydığımız adamları (acaba neden burada) göremiyoruz?"

63. Âyet

اَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِياًّ اَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْاَبْصَارُ

"Hani onlarla alay ediyorduk. (Onlar hakkında yanıldık mı) Yoksa gözler(imiz) onlardan (başka tarafa) kaydı (da onları gözden) mi (kaçırdık)?"

64. Âyet

اِنَّ ذٰلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ اَهْلِ النَّارِ۟

Şüphesiz ki işte bu ateş ehlinin (birbirleriyle) tartışması elbette haktır.

65. Âyet

قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ مُنْذِرٌۗق وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۚ

(Resulüm!) De ki: "Ben ancak bir uyarıcıyım ve Vâhid, Kahhâr (sıfatlarında, isimlerinde tek olan ve nefsi kahredip temizleyen, uyaran, ikaz eden) Allah'tan başka İlâh yoktur."

66. Âyet

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ

"(O) Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. Azîz'dir, Ğaffâr'dır (bütün şeref, kudret kendisine ait olan ve tekrar tekrar işlenen günahları mağfiret edendir)."

67. Âyet

قُلْ هُوَ نَبَؤٌا عَظ۪يمٌۙ

(Resulüm!) De ki: "Bu (Kur'ân'da size anlattıklarım), büyük bir haberdir."

68. Âyet

اَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ

"(Ama) Siz ondan yüz çeviriyorsunuz."

69. Âyet

مَا كَانَ لِيَ مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَاِ الْاَعْلٰٓى اِذْ يَخْتَصِمُونَ

"(İleri gelen melekler topluluğu olan) Mele-i A'lâ'da (melekler, insanın yaratılışı üzerine) tartışıp dururken benim (aralarında neler geçtiği) hakkında bir bilgim yoktur."

70. Âyet

اِنْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اِلَّٓا اَنَّمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ

"Doğrusu bana yalnızca apaçık bir uyarıcı olduğum vahyediliyor."

71. Âyet

اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ ط۪ينٍ

(Resulüm! Hani) Rabbin o zaman meleklere buyurmuştu: "Muhakkak ki Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım."

72. Âyet

فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ

"Nihayet onu (bir insan suretinde yaratarak ona bir şekil verip) düzenlediğim ve ona rûhumdan nefhettiğim (üflediğim) zaman hemen onun için secdeye kapanın!"

73. Âyet

فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ

Bunun üzerine bütün melekler (Allah'ın, rûhundan nefhettiği insana) topluca secde ettiler.

74. Âyet

اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اِسْتَكْـبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ

Ancak (cinlerden olan) iblis hariç. O, kibirlendi ve (Allah'ın insana nefhettiği rûhu görmezden gelip secde etmediği için) kâfirlerden oldu.

75. Âyet

قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّۜ اَسْتَكْـبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَال۪ينَ

(Allah) "Ey iblis! (Celâl ve cemâl tecellim olarak) İki elimle yarattığıma seni secde etmekten men eden nedir? Kibirlendin mi, yoksa yücelerden mi oldu(ğunu sanıyorsu)n" buyurdu.

76. Âyet

قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۜ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ

(iblis) "Ben ondan daha hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın" dedi.

77. Âyet

قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌۚ

(Allah) Buyurdu ki: "Öyle ise çık oradan; çünkü sen kovulmuş olanlardansın."

78. Âyet

وَاِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَت۪ٓي اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ

"Şüphesiz (herkesin hesaba çekileceği) din gününe kadar lanetim senin üzerinedir."

79. Âyet

قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

(iblis) "Rabbim! O hâlde (insanların secdeye layık olmadıklarını ispatlamam için) tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver!" dedi.

80. Âyet

قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ

(80-81) (Allah) "Haydi, sen vakti (sadece Bizim tarafımızdan) bilinen (kıyamet) gün(ün)e kadar mühlet verilenlerdensin" buyurdu.

81. Âyet

اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ

Bu âyetin meali 80. âyetle birlikte verilmiştir.

82. Âyet

قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

(iblis) Dedi ki: "Senin izzetine yemin ederim ki mutlaka onların hepsini (şaşırtıp yoldan çıkararak) azdıracağım."

83. Âyet

اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ

"Ancak onlardan (hiçbir şeyi Sana şirk koşmayan ve gönülden bağlanan) ihlâslı kulların müstesna."

84. Âyet

قَالَ فَالْحَقُّۘ وَالْحَقَّ اَقُولُۚ

(Allah) Buyurdu ki: "İşte bu haktır ve Ben, hakkı söylerim."

85. Âyet

لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ اَجْمَع۪ينَ

"Andolsun cehennemi seninle (olan cinlerle) ve o (insa)nlardan sana tabi olanların hepsiyle dolduracağım!"

86. Âyet

قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُـكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُتَكَلِّف۪ينَ

(Resulüm!) De ki: "Ben bu (Kur'ân'ı size tebliğ etmem)e karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum ve ben kendiliğinden bir şey iddia eden kimselerden de değilim."

87. Âyet

اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ

"Bu (Kur'ân) ancak âlemler için bir zikir (öğüt ve hatırlatma)dır."

88. Âyet

وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَاَهُ بَعْدَ ح۪ينٍ

"Ve onun haber(ler)ini(n doğruluğunu kısa) bir zaman sonra mutlaka (hepiniz) bil(ip öğren)eceksiniz!"

Sâd Sûresi Hakkında

Adını ilk kelimesi olan sâd harfinden alır. Hz. Dâvûd’dan bahsettiği için Dâvûd sûresi diye de anılmıştır (Elmalılı, V, 4081). Mekke döneminde nâzil olmuş, Medenî olduğu görüşü ise isabetli bulunmamıştır (Âlûsî, XXIII, 214). Rivayetlere göre, sûrenin ilk yedi sekiz âyeti şu münasebetle inmiştir: Şirk inancının reddine dair âyetlerden rahatsız olan müşrikler Ebû Cehil başkanlığında Ebû Tâlib’e müracaat etmiş ve yeğeni Hz. Muhammed’i bu faaliyetten menetmesini istemişti. Ebû Tâlib durumu Resûlullah’a bildirince o kendilerinden “Allah’tan başka tanrı yoktur” demeleri dışında bir şey istemediğini ifade etti. Bunun üzerine Kureyşliler, “Bu kadar tanrıyı bir Tanrı’ya mı indirmiş, ne tuhaf şey!” diyerek ayrıldılar (Müsned, I, 227-228; a.e. [Arnaût], III, 458-459; Tirmizî, “Tefsîr”, 38/1; Taberî, XXIII, 149-150; Vâhidî, s. 284). Belirtilen kaynakların çoğu, bu olayın Ebû Tâlib’in ölüm hastalığı sırasında vuku bulduğunu kaydetmektedir, buna göre sûrenin nüzûlü nübüvvetin 10. yılına rastlar. Halbuki siyer kaynakları olayın nübüvvetin 5 veya 6. yılında meydana geldiğini kaydeder. Nitekim Vâhidînin başka bir yerde, belirttiğine göre bazı müfessirler söz konusu olayın Hz. Ömer’in müslüman olması üzerine meydana geldiği kanaatindedir (Esbâbü’n-nüzûl, s. 284-285; krş. Kurtubî, XV, 99). Sâd sûresinin Kamer sûresinden sonra nâzil olduğu rivayeti de bunu desteklemektedir. Seksen sekiz âyet olan Sâd sûresinin fâsılası” ب، ج، د، ر، ص، ط، ق، ل، م، ن“ harfleridir.

Sûre İslâm inancının üç esasını teşkil eden tevhid, nübüvvet ve âhiret ilkeleri ekseninde hidayete davet konularını ele alır. Sûrede gerçeklere karşı direnenler, bunlara verilen cevaplar, hak-bâtıl mücadelesine ait kıssalar, uyarıcı âhiret sahneleri ve İslâmiyet’in gelecekteki zaferinden söz edilir. Sâd sûresinin ilk bölümü, insana kendi değerini hatırlatıp öğüt vermeyi amaçlayan Kur’an’ın önemine dikkat çekerek başlar. Boş bir gurura kapılan ve gerçekleri reddetmeyi âdet edinen inkârcıların kendilerini uyaran Allah elçisini sihirbaz ve yalancı diye niteledikleri, bunca tanrının bir tek Tanrı olduğunu söylemesinin işitilmemiş bir iddiadan ibaret olduğunu ileri sürdükleri belirtilir; Kur’an’ın kendilerinden olan birine değil Muhammed’e gelebileceğine ihtimal vermedikleri haber verilir. Daha sonra inkârcıların ilâhî kudret, irade ve hikmete müdahale niteliği taşıyan bu tutumu eleştirilir. Ardından peygamberlerine karşı benzer tepkiler gösteren geçmiş milletlerin mahvedilip tarih sahnesinden silindiği bildirilir. Resûl-i Ekrem’den inatçı inkârcıların söylediklerini sabırla karşılaması istenir. Hz. Dâvûd ile oğlu Süleyman’ın mazhar kılındığı nübüvvet derecesinin yanı sıra bir nevi imtihana tâbi tutuldukları dünya nimetlerinden örnekler verilir ve her ikisinin bu imtihanda başarılı olup Allah nezdinde yüksek bir makam elde ettikleri belirtilir. Hz. Eyyûb’dan, Hz. İbrâhim, İshak, Ya‘kūb, İsmâil, Elyesa‘ ve Zülkifl’den söz edilir. Evrenin amaçsız yaratılmadığı, yeryüzünde bozgunculuk yapan ve günaha batanların mümin, salih ve takvâ sahibi kimselerle Allah nezdinde bir tutulmayacağı bildirilir. Kur’ân-ı Kerîm’in dikkatle okunup anlaşılması ve ders alınması için Resûlullah’a indirildiği ifade edilir (âyet 1-48).

Sûrenin ikinci bölümünde Kur’an’ın ve bu sûrede zikredilen hususların birer ibret, öğüt ve uyarı vesilesi teşkil ettiği vurgulanır. Allah’a, resulüne ve müminlere karşı saygılı olan kimselerin (krş. en-Nisâ 4/115) varacakları cennetin tasviri yapılır; ardından sınırı aşanların cehennemdeki durumuna ve dünyada azdıranlarla azanların cehennemdeki karşılıklı suçlamalarına temas edilir. Resûl-i Ekrem’e kendisinin uyarı ile görevli Allah elçisi olduğunu, karşı konulamaz güç sahibi ve evrendeki her şeyin rabbi tek Allah’tan başka tanrı bulunmadığını söylemesi ve bunun (vahiyle bildirilenlerin) çok önemlli bilgiler olduğunu haber vermesi emredilir (âyet 49-70). Üçüncü bölümde beşer türünün atası Hz. Âdem’in yaratılışı ve İblîs’in bu türe karşı olan tavrı ayrıntılı biçimde konu edinilmiştir. Bölüm, Hz. Peygamber’in nübüvvet görevine karşılık herhangi bir ücret istemediğini ve kendiliğinden bir şey önermediğini bildirmesi istenerek ve Kur’an’ın bütün insanlığa yönelik ilâhî bir mesaj olup verdiği bilgilerin gerçekliğinin bir süre sonra anlaşılacağı vurgulanarak sona erer (âyet 71-88). Hz. Muhammed’in nübüvvetine Mekke ileri gelenlerinin karşı çıktığı ve müslümanlara yaptıkları eziyeti arttırmaya başladıkları dönemde nâzil olan Sâd sûresinde yumuşak bir üslûpla uyarılara devam edilmiş, geçmişten örnekler verilmiş, ilâhî dinin hak olduğunun yakın bir gelecekte bilineceğine dikkat çekilmiştir.

Hz. Peygamber kendisine daha önceki üç ilâhî kitaptan da fazlasının verildiğini açıklarken, Sâd sûresinin İncil’e karşılık verilen sûrelerden (mesânî) olduğunu belirttiği rivayet edilir (Müsned, IV, 107; İbrâhim Ali, s. 224-225). Bazı tefsir kitaplarında hadis olarak zikredilen, “Sâd sûresini okuyan kimseye Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Dâvûd’un emrine verdiği her bir dağın ağırlığının on katı sevap verilir ve Allah tarafından küçük veya büyük günah üzerine ısrar etmekten korunur” anlamındaki sözün (Zemahşerî, V, 285; Beyzâvî, IV, 25) asılsız olduğu kaydedilmiştir (Zemahşerî, I, 684-685; Muhammed et-Trablusî, II, 720). Muhammed Abdülhâfız İbrâhim Buġyetü’l-fuǿâd fî tefsîri sûreti Śâd (Kahire 1411/1990) ve Ahmed Hüseyin Ali Ma‘tûk Sebîlü’r-reşâd fî tefsîri sûreti Śâd (Kahire 1411/1991) adlı eserlerinde sûrenin müstakil tefsirini yapmışlardır. Anthony H. Johns, bu sûrenin Hz. Süleyman’a verilen atlardan bahseden âyetleri (30-33) hakkında kaleme aldığı makalesinde Kur’an kıssalarının müslümanların dinî tasavvurunda önemli bir yere sahip bulunduğunu, ancak müfessirlerin bu kıssaların ayrıntılarını yahudi geleneğinden aldıkları rivayetlerle tamamladıklarını iddia etmiştir (“Solomon and the Horses: The Theology and Exegesis of a Koranic Story, Sura 38 [Sad]: 30-33”, MIDEO, XXIII [1997], s. 259-282).

BİBLİYOGRAFYA:

Müsned, I, 227-228; IV, 107; a.e. (Arnaût), III, 458-459; Tirmizî, “Tefsîr”, 38/1; İbn Hişâm, es-Sîre2, I, 266; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXIII, 149-150; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Eymen Sâlih Şa‘bân), Kahire 1424/2003, s. 284-285; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, I, 684-685; V, 285; Kurtubî, el-CâmiǾ, Beyrut 1408/1988, XV, 99; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, IV, 25; İbn Kesîr, es-Sîre, I, 463-464; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 720; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, Beyrut 1421/2000, XXIII, 214; Elmalılı, Hak Dini, V, 4081; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, Feżâǿilü süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 224-225; Seyyid M. Hüseynî - Mahbûbe Müezzin, “Sûre-i Śâd”, DMT, IX, 371-372.

Bekir Topaloğlu