İMDİ sen, varlığını her tür sapmadan uzaklaşarak tümüyle doğru ve asıl dine,[³⁵⁹¹] Allah’ın insanlığın özüne yaratılıştan nakşettiği fıtrata çevir;[³⁵⁹²] (ta ki) Allah’ın yarattığında olumsuz bir değişme olmasın:[³⁵⁹³] işte, değerlere dayalı gerçek Din’in (amacı) budur ve fakat insanların çoğu bilmezler.
[3591] Benzer bir âyet ve çevirimizin gerekçesi için bkz: 10:105, not 119.
[3592] Fıtrat: “içinde gizleneni ortaya çıkarmak için yarıp açmak, yaratmak, meydana getirmek” mânalarına gelen fatr kökünden türetilmiş isimdir. “Damağı yardığı” için devenin azı dişinin çıkması da böyle ifade edilir. Ebu Ubeyde ve Ferra fıtratallah’ı sıbğatallah (2:138) ile açıklar. Buna göre Allah’ın insanı üzerinde yarattığı fıtrat, yaratılıştan her insanın özüne yerleştirilen iyiye, doğruya ve hakikate olan eğilimdir. İnsan bir amaç için yaratılmıştır. Bu amaç yeryüzünde hayatın tevhit ve adâlet ekseninde inşâsıdır. Kur’an insana bu misyonundan dolayı “halife” adını verir. Fıtrat, insanın yaratılış amacını gerçekleştirecek donanıma ve altyapıya sahip olmasıdır. “O her şeye yaratılış amacıyla en uyumlu olma ve kemalini bulma (yeteneğini) bahşetmiştir” (32:7) âyeti bunu ifade eder. “Allah’ın boyası” işte budur (Bkz: 2:138). Bu boyayı üzerine sürülen bir başka boyayla değiştirmek, sadece fıtratın üzerinin örtülmesine değil, aynı zamanda onun üzerine inşâ edilecek inancın amacından sapmasına da yol açar.
[3593] Veya: “Allah’ın yaratışı değiştirilemez”. Taberî ve Zemahşerî gibi bazı müfessirler bu ibâreyi bir yasaklama cümlesi olarak alır. Bu takdirde anlam “Asla Allah’ın yaratışını değiştirmeye kalkmayın!” olur. Bu okuma tercih edildiğinde Nisâ 119’la olan bağlantı göz ardı edilmemelidir. Ne ki Rûm 30’da hilkatin “zati varlığının değiştirilmesi” (tebdîl) ele alınırken, Nisâ 119’da “vasfının değiştirilmesi” (tağyîr) ele alınmaktadır.
Tebdîl ve tağyîr kelimelerinin kök mânalarından yola çıkarak fıtrat üzerinde tağyirin mümkün olduğunu fakat tebdilin sadece Allah’a has olduğunu söylemek mümkündür. Bu da bizi, ne kadar sapmış olursa olsun insandan ümit kesilemeyeceği sonucuna götürür. Çünkü Allah’ın boyasının üzerine sürülen her boya iğretidir. Doğal boyanın yerini tutamaz (Krş: 2:138). Bu boya herhangi bir sebeple çözülüp sıyrıldığında, altındaki gerçek boya ortaya çıkacaktır. Bu nedenledir ki hak dinin amacı fıtratı değiştirmek değil, geliştirmek ve potansiyelini açığa çıkarmaktır. 30-32 arası âyetler birlikte ele alındığında, fıtratın selim, sapmanın arızî olduğu görülür. Bu âyetler Şûrâ 13 ile birlikte okunmalıdır. Fıtrat hanif dinin esasıdır. Yani insanlığın değişmez değerlerinin kendisinden neşet ettiği saf din fıtrîdir, ontolojiktir. Hz. Peygamber’den nakledilen şu rivayet ünlüdür: “Her doğan malum fıtrat üzere doğar, fakat ebeveyni onu Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır ya da Mecusileştirir” (Buhârî ve Müslim). İbn Hanbel ve Nesâi’de yer alan metinden Rasulullah’ın bu sözü söyleme gerekçesini de öğreniyoruz. Bir savaşta Müslümanların düşman çocuklarından bir kaçını öldürmeleri üzerine Rasulullah buna şiddetle tepki gösterir. Onlar “Ama onlar müşriklerin çocukları değil mi?” diye itiraz edince, “Sizin en iyileriniz de öyle değil miydi?” diyerek bu hadiste nakledilen sözü söyler. Bu aynı zamanda Pavlus Hıristiyanlığının “ilk günah” doktrinine de bir itirazdır. İslâm insanı özünde iyi olarak methetmiş, sapmanın arızî olduğuna dikkat çekmiştir. Burnu, kulağı ve kuyruğu kesik bir anadan doğan yavru hayvan, bu uzuvları tam olarak doğar. Çünkü cismanî fıtratı odur. Annenin eksiklikleri sonradandır. İnsan’ın mânevî varlığı da tıpkı maddî varlığı gibi tamdır. Fakat onda bozulma ve noksanlaşma sonradan müdâhaleyle olur. İslâm, bir üstyapıdır. Altyapısını, Allah’ın insanları yarattığı fıtrat oluşturur. Bu durumda dindarlık, insanın başlangıçtaki kendi tabiatına bir dönüş, ilâhî format olan insani fıtratın farkına varış tecrübesidir. Küfür, şirk, dalalet, nifak gibi manen ve ahlâken düşüş kategorileri ise, fıtrattan uzaklaşması, dolayısıyla kendisine yabancılaşması anlamına gelir.