[Böyle biri sanıyor mu ki] kendisini önünden ve ardından izleyen ²⁴ (ve) onu Allah her ne ki takdir etmişse ²⁵ ona karşı koruyup gözeten refakatçileri vardır. Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını ²⁶ değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez; ve Allah insanlara [kendi kötülüklerinin bir sonucu olarak] bir felaket tattıracağı zaman hiçbir şey bunun önünde duramaz: çünkü onların, kendilerini O’na karşı koruyabilecek kimseleri yoktur.
24 Lafzen, “ellerinin arasından ve arkasından”. 2:255’de olduğu gibi, “ellerinin arasında” tabiri “onun tarafından fark edilen, görülen” ya da “onun için aşikar olan” anlamına gelirken, “onun arkasında olan” tabiri mecazî olarak “onun haberdar olmadığı” ya da “ondan gizli” olan şey anlamında kullanılmaktadır. Bkz. bundan sonraki not.25 Lafzen, “Allah’ın emrinden”. Yukarıdaki bölümün çevirisini büyük ölçüde mu‘akkibât (“bir şeyin hemen peşinden giden ya da gelen yahut kesintisiz olarak onu izleyen başka şey” anlamındaki mu‘akkib sözcüğünün çoğuludur) teriminin anlamı belirlemektedir. Klasik müfessirlerin çoğu mu‘akkibât sözcüğüne “melekler kafilesi” yahut “melekler ordusu” anlamını, yani, her insana refakat eden ve kesintisiz olarak birbirinin peşinden görev yapan kaydedici melekler anlamını vermişlerdir. Bunun bir sonucu olarak da min beyni yedeyhi ve min halfihî ibaresine “önünde ve arkasında sıralanan” yani, “insanı her yandan kuşatan” anlamını, min emrillâh ibaresine de “Allah’ın buyruğuyla” anlamını vermişler ve böylece mu‘akkibât sözcüğünden yola çıkarak ayeti meleklere ve onların gözcülük görevlerine işaret olarak yorumlamışlardır. Ne var ki, bu yorum bütün müfessirler tarafından desteklenmemektedir. İlk müfessirlerden bazıları mu‘akkibât teriminin, insanın, istek ve niyetlerini Allah’ın iradesinden bağımsız olarak gerçekleştirmesinde kendisine yardımcı olacaklarına inandığı ve böylesine boş ve bâtıl bir inançla bağlanıp güvendiği her türlü dünyevî güçleri ve kavramları işaret ettiğini söylemiştir; Râzî’nin kaydettiğine göre bu vecîz ayeti ünlü müfessir Ebû Muslim İsfehânî de aynı yönde yorumlamıştır. Adı geçen müfessir 10. ayetle 11. ayetin baş kısmını aktarırken şöyle söylemektedir: “Allah’ın ilmine nisbetle, gizlice yapılan işlerle açıkça yapılanlar, gecenin karanlığında kendini saklayan kimseyle gün ışığında [cüretle ortalıkta] dolaşan kimse hep aynıdır... Çünkü gece[nin örtüsün]e sığınan kimse (böyle yapmakla) asla Allah’ın takdirinden (emr) kaçamaz, tıpkı yardımcılarıyla/refakatçileriyle (mu‘akkibât) çevrilmiş olarak gün ışığında dolaşan kimsenin bundan kaçamadığı gibi: çünkü o yardımcılar, o kimseyi Allah’ın emrine/takdirine karşı hiçbir şekilde koruyamazlar.” Biz de çeviride bu doyurucu yorumu esas aldık. Günahkar kimsenin güvenip dayandığı “koruyucu” ya da “destekleyici” güçler (zenginlik, soy-sop, zürriyyet genişliği gibi) gözle görünür şeyler olabileceği gibi, (kişisel nüfûz, yüksek toplumsal itibar ya da kişinin “şans”ına inanması gibi) soyut ve görünmez şeyler de olabilir; bu husus, min beyni yedeyhi ve min halfihî ibaresinin “hem kişinin görüp farkında olduğu, hem de farkında olmadığı ya da kendisinden gizli” anlamına yorumlanması için bir dayanak oluşturmaktadır (bkz. önceki not).26 Lafzen, “içlerinde olanı”. Bu ifadenin olumlu ve olumsuz olmak üzere iki anlamı vardır: yani, insanlar kendi nefislerini fesat ve yozlaşmaya terk etmedikçe Allah yardım ve esirgemesinden onları yoksun kılmaz (karş. 8:53); buna karşılık, yine Allah, bilerek-isteyerek günah işleyen kimseler kendi içlerindeki eğriliği, olumsuz eğilimleri değiştirerek bunu hak etmedikçe, onlara rahmet ve inayetini nasip etmez. En geniş anlamıyla bu ifade, hem bireysel, hem de toplumsal hayata yön ve biçim veren; taşıyıcılarının ahlakî niteliklerine ve “iç dünyalarındaki” ruhî/manevî biçimlenmelere göre uygarlıkları yükselten ya da alçaltan ilahî sebep-sonuç ilke ya da ilişkisini, yani, sünnetullâhı dile getirmektedir.