Böylece (kavmin ileri gelenleri) birçoklarını gerçekten dalâlete düşürdüler. Ve (Nuh dedi ki: Rabbim!)’’Sen de bu zalimlerin, yalnızca, kayıplarını artır! (Onları hedeflerine ulaşmaktan uzaklaştır ve onlara zulüm yapma imkânı ve fırsatı verme!) *
(*) Lafzen, “sen zalimlerin yalnızca (hedeflerinden) uzaklaşmalarını arttır,” yani dünyevî hedeflerine ulaşma başarısından uzak kalmalarını sağla. (Râzî). Ayrıca bazı meallerde ‘’Sen de bu zalimlerin sadece sapıklıklarını artır.” şeklindeki çevriler çok hatalıdır. Çünkü Nûh onları hidayete çağırıyor, nasıl olur da yüce Allah’tan sapıklıklarının artmasını isteyecek? İşte buradaki (ضلال) ’’dalal’’, dalalet’’değildir. Bunun anlamı ise, kayıptır, hüsrandır, başarıya ve hedefe ulaşmamaktır.
ضلَّ سعيُه: خاب عملهُ فلم ينفعه - ضلَّل الشَّيءَ: ضيّعه :- {أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ} (المعجم: اللغة العربية المعاصر) {وَقَدْ أَضَلُّواْ كَثِيراً } الضمير للرؤساء (انوار التنزيل واسرار التأويل) ولعل المطلوب هو الضلال في ترويج مكرهم ومصالح دنياهم لا في أمر دينهم، (انوار التنزيل واسرار التأويل) واعلم أن نوحاً لما حكى عنهم أنهم قالوا لأتباعهم: {لاَ تَذَرُنَّ ءالِهَتَكُمْ } قال: {وَقَدْ أَضَلُّواْ كَثِيراً } فيه وجهان: الأول: أولئك الرؤساء قد أضلوا كثيراً قبل هؤلاء الموصين (بأن يتمسكوا) بعبادة الأصنام وليس هذا أول مرة اشتغلوا بالإضلال