Ve de ki: “Hamd, Allah'a mahsustur.(1) (O) size âyetlerini yakında gösterecek de onları tanıyacaksınız.” Ve Rabbin, yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir!
(1)“Evet Ma‘bûd-ı bi’l-Hakk (ibâdete hakkıyla lâyık olan) yalnız o Kadîr-i zü’l-Celâl (sonsuz kudret ve celâl sâhibi) olduğu gibi, Mahmûd-ı bi’l-ıtlak (nihâyetsiz övgüye lâyık olan) yine yalnız O’dur. İbâdet ona mahsus olduğu gibi, hamd ü senâ (övgü) dahi ona hâsdır. (...) Hiç mümkün müdür ki: Hakîm, Alîm(sonsuz hikmet ve ilim sâhibi) bir Zât, bir ağacı gāyet ehemmiyetle tedbîr ve tasvîr edip (şekillendirip) ve gāyet derecede hikmetle idâre ve terbiye ettiği hâlde, o ağacın gāyesi, fâidesi olan meyvelerine bakmayıp, ehemmiyet vermesin; hırsız ellere, boş yerlere dağılsın, zâyi‘ olsun? Elbette bakmamak, ehemmiyet vermemek olamaz. Ağaca ehemmiyet vermek, meyveleri içindir. İşte, şu kâinâtın zîşuûru(şuûr sâhibi) ve en mükemmel meyvesi ve netîcesi ve gāyesi, insandır. Şu kâinâtın Sani‘-i Hakîm’i(herşeyi hikmetle yaratan san‘atkârı) mümkün müdür ki, şu zîşuûr meyvelerin meyveleri olan hamd ve ibâdeti, şükür ve muhabbeti başkalara verip, hikmet-i bâhiresini (apaçık hikmetini) hiçe indirsin. Veyâhut kudret-i mutlakasını (sonsuz kudretini) acze kalb ettirsin (çevirsin). Veyâhut ilm-i muhîtini (herşeyi içine alan ilmini) cehle çevirsin? Yüz bin def‘a hâşâ!” (Mektûbât, 20. Mektûb, 68)