Neml Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Neml Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 27. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 93 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 48. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

طٰسٓ۠قف تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ وَكِتَابٍ مُب۪ينٍۙ

Tâ. Sîn. Bunlar Kur'ân'ın ve apaçık bir kitabın (Levh-i Mahfuz'un) âyetleridir.

2. Âyet

هُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ

Mü'minler için bir hidâyet ve bir müjdedir.

3. Âyet

اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

(Mü'minler) O kimselerdir ki namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ırlar, zekâtı ver(erek nefislerinin cimriliğini temizl)erler ve onlar âhirete kesinkes (görüyormuşçasına) inanırlar.

4. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَۜ

Muhakkak ki Biz, âhirete iman etmeyenlerin amellerini kendilerine süslü gösterdik, bu yüzden onlar (dünyada) bocalayıp dururlar.

5. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَهُمْ سُٓوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ

İşte onlar öyle kimselerdir ki azabın en kötüsü onlarındır ve âhirette en çok hüsrana uğrayacak olanlar da onlardır.

6. Âyet

وَاِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ عَل۪يمٍ

(Resulüm!) Muhakkak ki bu Kur'ân Hakîm, Alîm (her işinde hikmet ve hayır olan, her şeyi ve herkesi bilen Allah) tarafından sana ilka edil(ip gönlüne indiril)mektedir.

7. Âyet

اِذْ قَالَ مُوسٰى لِاَهْلِه۪ٓ اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراًۜ سَاٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ اٰت۪يكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ

Hani (bir zamanlar), Mûsâ (Medyen'den Mısır'a dönerken) ailesine, "gerçekten ben bir ateş gördüm. (Gidip) Size oradan (yol hakkında) bir haber getireceğim yahut ısınırsınız diye bir kor ateş getireceğim" demişti.

8. Âyet

فَلَمَّا جَٓاءَهَا نُودِيَ اَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَاۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

Oraya geldiğinde (kendisine) şöyle nidâ edildi: "Bu ateş (gibi görünen Allah'ın nûrunun tecellisin)in içinde olanlar ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir)."

9. Âyet

يَا مُوسٰٓى اِنَّـهُٓ اَنَا اللّٰهُ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۙ

"Ey Mûsâ! Muhakkak ki Ben Azîz, Hakîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve her işinde hikmet ve hayır) olan Allah'ım!"

10. Âyet

وَاَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْۜ يَا مُوسٰى لَا تَخَفْ اِنّ۪ي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَۗق

"Asanı at!" Ne zaman ki (Mûsâ asasını atıp) onu (kocaman) bir yılan gibi hareket eder görünce dönüp arkasına bakmadan kaçtı. (Allah buyurdu ki) "Ey Mûsâ! Korkma; çünkü Benim huzurumda resuller korkmaz."

11. Âyet

اِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْناً بَعْدَ سُٓوءٍ فَاِنّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ

"Ancak zulmeden kimse başka, (o da) sonra işlediği kötülük yerine güzellik yaparsa (bilsin ki) şüphesiz Ben Ğafûr (ve) Rahîm'im (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edenim)."

12. Âyet

وَاَدْخِلْ يَدَكَ ف۪ي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍ ف۪ي تِسْعِ اٰيَاتٍ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ

"Elini koynuna sok da Firavun'a ve onun kavmine (gönderilen) dokuz mucizeden biri olarak kusursuz, bembeyaz (nûr saçan bir el olarak) çıksın; çünkü onlar fâsık bir kavim oldular."

13. Âyet

فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ

Nitekim mucizelerimiz onlara açıkça görünen bir şekilde gelince "bu, apaçık bir sihirdir" dediler.

14. Âyet

وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَٓا اَنْفُسُهُمْ ظُلْماً وَعُلُواًّۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ۟

Kendileri bunlara (bu mucizelerimize) ikna oldukları hâlde zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler; ama bak, o fesatçıların âkıbeti nasıl oldu!

15. Âyet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْماًۚ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي فَضَّلَنَا عَلٰى كَث۪يرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِن۪ينَ

(Resulüm!) Andolsun ki Biz Dâvûd'a ve Süleymân'a ilim verdik de onlar, "bizi, mü'min kullarının birçoğundan faziletli kılan Allah'a hamd olsun" dediler.

16. Âyet

وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُ۫دَ وَقَالَ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُو۫ت۪ينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍۜ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُب۪ينُ

Süleymân, Dâvûd'a vâris oldu ve dedi ki: "Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur."

17. Âyet

وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

(Hani bir zamanlar) Süleymân'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan (meydana gelen) orduları toplandı. Onların hepsi düzenli olarak sevk ediliyordu.

18. Âyet

حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِۙ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُۙ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

Nihayet karınca vadisine geldikleri zaman (kraliçe) karınca, "ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleymân ve ordusu farkında olmadan sizi ezmesin" dedi.

19. Âyet

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكاً مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضٰيهُ وَاَدْخِلْن۪ي بِرَحْمَتِكَ ف۪ي عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ

(Süleymân) Onun (bu) sözünden dolayı tebessüm ederek güldü ve dedi ki: "Rabbim! Beni; bana ve ana babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın sâlih ameller işlemeye sevk et ve beni rahmetinle sâlih kullarının arasına kat!"

20. Âyet

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ اَمْ كَانَ مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ

(Bir gün Süleymân) Kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: "Hüdhüd'ü niçin göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?"

21. Âyet

لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَاباً شَد۪يداً اَوْ لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ اَوْ لَيَاْتِيَنّ۪ي بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ

"Ya bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek ya da onu şiddetli bir azapla cezalandıracağım yahut onu keseceğim!"

22. Âyet

فَمَكَثَ غَيْرَ بَع۪يدٍ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَاٍ بِنَبَاٍ يَق۪ينٍ

Çok geçmeden (Hüdhüd) geldi ve (Süleymân'a) dedi ki: "Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe (şehrin)den sana, doğru (ve önemli) bir haber getirdim."

23. Âyet

اِنّ۪ي وَجَدْتُ امْرَاَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُو۫تِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظ۪يمٌ

"Gerçekten ben o (Sebeli)lere hükümdarlık eden, kendisine her şeyden (nasip) verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım."

24. Âyet

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَۙ

"Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp Güneş'e secde ediyor (bir vaziyette) buldum. şeytan onlara amellerini süslemiş ve onları (hak) yoldan alıkoymuş, bu yüzden onlar hidâyeti de bulamıyorlar."

25. Âyet

اَلَّا يَسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذ۪ي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ

"(şeytan böyle yapmıştı ki) Göklerde ve yerde saklı olanı (açığa) çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah'a secde etmesinler."

26. Âyet

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ

"(Hâlbuki) Azîm Arş'ın Rabbi olan Allah'tan başka İlâh yoktur."

27. Âyet

قَالَ سَنَنْظُرُ اَصَدَقْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ

(Süleymân Hüdhüd'e) Dedi ki: "Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız."

28. Âyet

اِذْهَبْ بِكِتَاب۪ي هٰذَا فَاَلْقِهْ اِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ

"Şu mektubumu götür ve onlara at sonra onlardan (biraz öteye) çekil de ne sonuca varacaklarına bak!"

29. Âyet

قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اِنّ۪ٓي اُلْقِيَ اِلَيَّ كِتَابٌ كَر۪يمٌ

(Süleymân'ın mektubunu alan Sebe melikesi, meclisini topladı ve) "Ey ileri gelenler! Gerçekten bana çok kerim (önemli) bir mektup bırakıldı" dedi.

30. Âyet

اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ

"Mektup Süleymân'dandır ve o, Rahmân (ve) Rahîm olan Allah'ın adıyla (başlamakta)dır."

31. Âyet

اَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَاْتُون۪ي مُسْلِم۪ينَ۟

"(İçinde) Bana baş kaldırmayın ve teslimiyet göstererek bana gelin, diye (yazmaktadır)."

32. Âyet

قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اَفْتُون۪ي ف۪ٓي اَمْر۪يۚ مَا كُنْتُ قَاطِعَةً اَمْراً حَتّٰى تَشْهَدُونِ

(Devamında Melike) Dedi ki: "Ey ileri gelenler! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) Siz yanımda bulunmadıkça (size danışmadan) hiçbir işi kestirip atmam."

33. Âyet

قَالُوا نَحْنُ اُو۬لُوا قُوَّةٍ وَاُو۬لُوا بَاْسٍ شَد۪يدٍ وَالْاَمْرُ اِلَيْكِ فَانْظُر۪ي مَاذَا تَاْمُر۪ينَ

(Onlar) Dediler ki: "Biz (güçlü) kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız. Emir ise senindir, artık bak, ne emredersen (biz onu yaparız)."

34. Âyet

قَالَتْ اِنَّ الْمُلُوكَ اِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً اَفْسَدُوهَا وَجَعَلُٓوا اَعِزَّةَ اَهْلِهَٓا اَذِلَّةًۚ وَكَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ

(Melike) Dedi ki: "Şüphesiz hükümdarlar bir memlekete girdikleri zaman orayı harab ederler ve halkının şerefli kimselerini zelil kılarlar, işte böyle yaparlar."

35. Âyet

وَاِنّ۪ي مُرْسِلَةٌ اِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ

"(Bu nedenle şimdi) Ben onlara bir hediye gönderip elçilerin ne (gibi bir sonuç) ile döneceklerine bakacağım."

36. Âyet

فَلَمَّا جَٓاءَ سُلَيْمٰنَ قَالَ اَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍۘ فَمَٓا اٰتٰينِ‌يَ اللّٰهُ خَيْرٌ مِمَّٓا اٰتٰيكُمْۚ بَلْ اَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ

(Elçiler, hediyelerle) Süleymân'a gelince (Süleymân elçilerin sözcüsüne şöyle) dedi: "Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Hâlbuki Allah'ın bana verdiği (nimetler) size verdiğinden daha hayırlıdır. Bilakis hediyenizle (ben değil) siz sevinirsiniz."

37. Âyet

اِرْجِعْ اِلَيْهِمْ فَلَنَاْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَٓا اَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ

"(Ey elçi!) Onlara dön, iyi bilsinler ki (eğer bize teslim olmazlarsa) kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları mutlaka zelil ve küçük düşmüş kimseler olarak oradan çıkarırız!"

38. Âyet

قَالَ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اَيُّكُمْ يَاْت۪ين۪ي بِعَرْشِهَا قَبْلَ اَنْ يَاْتُون۪ي مُسْلِم۪ينَ

(Sonra Süleymân vezirlerine) Dedi ki: "Ey ileri gelenler! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir?"

39. Âyet

قَالَ عِفْر۪يتٌ مِنَ الْجِنِّ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَۚ وَاِنّ۪ي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ اَم۪ينٌ

Cinlerden bir ifrit, "sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Gerçekten ben bu konuda güvenilir bir güce sahibim" dedi.

40. Âyet

قَالَ الَّذ۪ي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۜ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِراًّ عِنْدَهُ قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي۠قف لِيَبْلُوَن۪ٓي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُۜ وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبّ۪ي غَنِيٌّ كَر۪يمٌ

Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise "gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm" dedi. (Süleymân) Onu (melikenin tahtını) yanında yerleşmiş olarak görünce dedi ki: "Bu, Rabbimin lütfundandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü yapacağım diye beni imtihan etmesidir. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur, kim de nankörlük ederse şüphesiz ki Rabbim Ğaniyy'dir, Kerîm'dir (zengin, her şeyin kendisine muhtaç olduğu ve bütün ikramları yapan tek zattır)."

41. Âyet

قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ اَتَهْتَد۪ٓي اَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذ۪ينَ لَا يَهْتَدُونَ

(Süleymân devamında) Dedi ki: "Onun tahtını tanınmaz bir hâle getirin, bakalım (tanımaya) muvaffak olacak mı, yoksa muvaffak olamayanlardan mı olacak?"

42. Âyet

فَلَمَّا جَٓاءَتْ ق۪يلَ اَهٰكَذَا عَرْشُكِۜ قَالَتْ كَاَنَّهُ هُوَۚ وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ

Nihayet (melike) gelince (ona), "senin tahtın da böyle mi?" denildi. (O da) "Sanki bu, o! Zaten bize daha önceden (senin Allah tarafından gönderilmiş bir resul olduğuna dair) bilgi verilmişti ve biz de (sana) teslim olmuştuk" dedi.

43. Âyet

وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِر۪ينَ

Onu Allah'tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar iman etmekten) alıkoymuştu; çünkü kendisi kâfir bir kavimdendi.

44. Âyet

ق۪يلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَۚ فَلَمَّا رَاَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَاۜ قَالَ اِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ مِنْ قَوَار۪يرَۜ قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي ظَلَمْتُ نَفْس۪ي وَاَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمٰنَ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟

Ona, "köşke gir!" denildi. (Melike) Onu(n zeminini) görünce derin bir su sandı ve bacaklarını sıvadı. (Süleymân) "Doğrusu bu, billurdan (yapılmış) şeffaf bir köşktür" dedi. (Melike) Dedi ki: "Rabbim! Ben gerçekten kendime zulmetmişim. Şimdi Süleymân'la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum."

45. Âyet

وَلَقَدْ اَرْسَلْـنَٓا اِلٰى ثَمُودَ اَخَـاهُمْ صَـالِحاً اَنِ اعْبُـدُوا اللّٰهَ فَاِذَا هُمْ فَر۪يقَانِ يَخْتَصِمُونَ

Andolsun ki Biz Semûd (kavmin)e de kardeşleri Sâlih'i "Allah'a âbd ol(up kulluk ed)in" diye (nasihat etmesi için) gönderdik. Fakat onlar birbiriyle çekişen iki fırka oluverdiler.

46. Âyet

قَالَ يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِۚ لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

(Sâlih) Dedi ki: Ey kavmim! "Niçin güzellikten önce kötülüğü aceleyle istiyorsunuz, Allah'tan mağfiret dileseniz olmaz mı? Umulur ki size rahmet edilir."

47. Âyet

قَالُوا اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَۜ قَالَ طَٓائِرُكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ

(Onlar şöyle) Dediler: "Biz, sen ve beraberindekiler yüzünden uğursuzluğa uğradık." (Sâlih) "Sizin uğursuzluğunuz(un sebebi) Allah katındadır (O takdir etmiştir). Aslında siz imtihana çekilen bir kavimsiniz" dedi.

48. Âyet

وَكَانَ فِي الْمَد۪ينَةِ تِسْعَةُ رَهْطٍ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ

(O) Şehirde dokuz kişi(lik bir çete) vardı ki bunlar yeryüzünde fesad çıkarıyorlar ve (insanları) ıslah etmiyorlardı.

49. Âyet

قَالُوا تَقَاسَمُوا بِاللّٰهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ وَاَهْلَهُ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّه۪ مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ اَهْلِه۪ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ

(Bunlar) Allah'a yemin ederek (birbirlerine) şöyle dediler: "Gece ona ve ailesine baskın yapalım (hepsini öldürelim) sonra da velisine (akrabalarına), 'biz (Sâlih'in) ailesinin yok edilişine şahid olmadık ve kesinlikle biz doğru söyleyenleriz' diyelim."

50. Âyet

وَمَكَرُوا مَكْراً وَمَكَرْنَا مَكْراً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

Onlar (böyle) bir hileyle tuzak kurdular. Biz de onlar farkında olmadan (onların hilesini altüst edecek) bir hileyle tuzak kurduk.

51. Âyet

فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ مَكْرِهِمْۙ اَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ وَقَوْمَهُمْ اَجْمَع۪ينَ

İşte bak, o tuzak kuranların âkıbeti nasıl oldu; şüphesiz Biz onları da kavimlerini de topyekûn yok ettik.

52. Âyet

فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةً بِمَا ظَلَمُواۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

İşte onların, zulümleri yüzünden çökmüş (ve harabeye dönmüş) evleri! Muhakkak ki bunda, bilen (ve bilmek isteyen her) bir kavim için (apaçık) bir âyet vardır.

53. Âyet

وَاَنْجَيْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ

Biz, iman edip (Allah'a karşı gelmekten) sakınanları ise (dünyada ve âhirette helâk olmaktan) kurtardık.

54. Âyet

وَلُوطاً اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ٓ اَتَاْتُونَ الْفَاحِشَةَ وَاَنْتُمْ تُبْصِرُونَ

Lût'u da (resul olarak kavmine gönderdik). Hani o, kavmine şöyle demişti: "Siz göz göre göre (hâlâ) o hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?"

55. Âyet

اَئِنَّكُمْ لَتَاْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَٓاءِۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ

"Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hakikaten siz cahil bir kavimsiniz."

56. Âyet

فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَخْرِجُٓوا اٰلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْۚ اِنَّهُمْ اُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ

Kavminin cevabı, "(Lût'u ve) Lût'un ailesini memleketinizden çıkarın; çünkü onlar çok temiz insanlarmış!" demelerinden başka bir şey olmadı.

57. Âyet

فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَهْلَـهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ قَدَّرْنَاهَا مِنَ الْغَابِر۪ينَ

Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız karısı müstesna! Onun geride (azaba uğrayanlarla beraber) kalmasını takdir ettik.

58. Âyet

وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراًۚ فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ۟

Biz onların üzerlerine bir (azap) yağmur(u) yağdırdık. Uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) yağmuru ne kötüdür!

59. Âyet

قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ الَّذ۪ينَ اصْطَفٰىۜ ٓاٰللّٰهُ خَيْرٌ اَمَّا يُشْرِكُونَۜ

(Resulüm!) De ki: "Hamd olsun Allah'a, selam olsun seçkin kıldığı kullarına. (Şimdi söyleyin) Allah mı hayırlı, yoksa (müşriklerin) O'na şirk koştukları (putlar) mı?"

60. Âyet

اَمَّنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَنْبَتْنَا بِه۪ حَدَٓائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍۚ مَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَاۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَۜ

(O putlar mı hayırlı) Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size bir su indiren mi? Böylece Biz onun ile sizin bir ağacını bile bitiremeyeceğiniz güzel (göz alıcı ve iç açıcı) olan (nice) bahçeler yetiştirdik. Allah ile beraber (başka) bir ilâh mı var? Hayır! Onlar (Allah'tan başka bir ilâh edinmekle Allah'a ve kendilerine karşı) adaletsiz davranan bir kavimdir!

61. Âyet

اَمَّنْ جَعَلَ الْاَرْضَ قَرَاراً وَجَعَلَ خِلَالَـهَٓا اَنْهَاراً وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزاًۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۜ

(O putlar mı hayırlı) Yoksa yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan, arasında nehirler meydana getiren, ona sabit dağlar yerleştiren ve iki deniz arasına (aşılmaz) bir engel koyan mı? Allah ile beraber (başka) bir ilâh mı var? Doğrusu onların çoğu (hakkı) bilmezler!

62. Âyet

اَمَّنْ يُج۪يبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّٓوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَـفَٓاءَ الْاَرْضِۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ قَل۪يلاً مَا تَذَكَّرُونَۜ

(O putlar mı hayırlı) Yoksa darda kalmışa dua ettiği zaman icabet eden ve (başına gelen) kötülüğü gideren, sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber (başka) bir ilâh mı var! Ne kadar da az düşünü(p ibret alı)yorsunuz!

63. Âyet

اَمَّنْ يَهْد۪يكُمْ ف۪ي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ تَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَۜ

(O putlar mı hayırlı) Yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren, rüzgârları rahmetinin önünde bir müjde olarak gönderen mi? Allah ile beraber (başka) bir ilâh mı var! Allah, onların şirk koştuklarından yücedir.

64. Âyet

اَمَّنْ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَمَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ ءَاِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

(O putlar mı hayırlı) Yoksa (ilk olarak) yaratmaya başlayan, sonra (o yaratmayı tekrar edip) iade eden ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber (başka) bir ilâh mı var! (Resulüm!) De ki: "Eğer siz doğru söylüyorsanız (haydi) delilinizi getirin!"

65. Âyet

قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُۜ وَمَا يَشْعُرُونَ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ

De ki: "Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilmez, onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler."

66. Âyet

بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ۠قف بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْهَا۠قف بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ۟

Doğrusu, onların âhiret hakkındaki bilgileri (resullerimiz aracılığıyla onlara) ard arda gelmiştir. Fakat onlar (hâlâ) ondan şüphe içindedirler. Daha doğrusu onlar âhirete karşı kördürler.

67. Âyet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا ءَاِذَا كُنَّا تُرَاباً وَاٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ

Kâfirler dediler ki: "Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra gerçekten (kabirlerimizden diriltilip) çıkarılacak mıyız?"

68. Âyet

لَقَدْ وُعِدْنَا هٰذَا نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُ۬نَا مِنْ قَبْلُۙ اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ

"Andolsun ki bu vaad (edilen tehdit) bize yapıldığı gibi daha önce atalarımıza da yapılmıştı. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir."

69. Âyet

قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ

(Resulüm, sen onlara) De ki: "Yeryüzünde dolaşın da mücrimlerin âkıbetinin nasıl olduğuna (bir) bakın!"

70. Âyet

وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُنْ ف۪ي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ

Ve sen onlardan dolayı mahzun olma, tuzaklarından dolayı da sıkıntı duyma!

71. Âyet

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Onlar (bir de) "eğer doğru söyleyenlerden iseniz (söyleyin bakalım) bu vaad (ettiğiniz azap) ne zaman (gerçekleşecek)?" derler.

72. Âyet

قُلْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ رَدِفَ لَكُمْ بَعْضُ الَّذ۪ي تَسْتَعْجِلُونَ

De ki: "Aceleyle gelmesini istediğiniz şeyin (azabın) bir kısmı belki de sizin peşinize çoktan takılmıştır."

73. Âyet

وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ

(Resulüm!) Muhakkak ki senin Rabbin, insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat onların çoğu şükretmezler.

74. Âyet

وَاِنَّ رَبَّكَ لَيَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ

Şüphesiz senin Rabbin onların göğüslerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette çok iyi bilir.

75. Âyet

وَمَا مِنْ غَٓائِبَةٍ فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) bulunmasın.

76. Âyet

اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَقُصُّ عَلٰى بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ اَكْثَرَ الَّذ۪ي هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

Muhakkak ki bu Kur'ân, İsrâîloğulları'na hakkında ihtilafa düştükleri şeylerin çoğunu anlatmaktadır.

77. Âyet

وَاِنَّهُ لَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

Ve bu Kur'ân, mü'minler için elbette bir hidâyet ve bir rahmettir.

78. Âyet

اِنَّ رَبَّكَ يَقْض۪ي بَيْنَهُمْ بِحُكْمِه۪ۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْعَل۪يمُۚ

Şüphesiz ki Rabbin onlar arasında hükmünü verecektir. Çünkü O, Azîz'dir, Alîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her şeyi ve herkesi bilen tek zattır).

79. Âyet

فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُب۪ينِ

O hâlde sen Allah'a tevekkül et; çünkü sen, apaçık hak (ve hakikat) üzeresin.

80. Âyet

اِنَّكَ لَا تُسْمِــعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِــعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ

Elbette sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da (hakka olan bu) daveti duyuramazsın.

81. Âyet

وَمَٓا اَنْتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْۜ اِنْ تُسْمِــعُ اِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ

Sen (manevi olarak) kör olanları dalâletlerinden (vazgeçirip) hidâyete de erdiremezsin, sen ancak âyetlerimize iman edip ona teslim olanlara (âyetlerimizi) duyurabilirsin.

82. Âyet

وَاِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَٓابَّةً مِنَ الْاَرْضِ تُكَلِّمُهُمْۙ اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ۟

Biz (kıyamet günü gelip çattığı ve) o söz başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe (hareketli bir canlı) çıkarırız da o, gerçekten insanların âyetlerimize kesin olarak (iman etmediklerini) söyler.

83. Âyet

وَيَوْمَ نَحْشُرُ مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ فَوْجاً مِمَّنْ يُكَذِّبُ بِاٰيَاتِنَا فَهُمْ يُوزَعُونَ

O gün, her ümmet içinden âyetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaati toplarız da onlar (hesap yerine) sevk edilirler.

84. Âyet

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫ قَالَ اَكَذَّبْتُمْ بِاٰيَات۪ي وَلَمْ تُح۪يطُوا بِهَا عِلْماً اَمَّاذَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Nihayet, (hesap yerine) geldikleri zaman (Allah onlara) buyurur: "Siz benim âyetlerimin ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi, değilse yaptığınız neydi?"

85. Âyet

وَوَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ بِمَا ظَلَمُوا فَهُمْ لَا يَنْطِقُونَ

(O gün Allah'ın âyetlerini yalanlayıp kendilerine) Zulmetmelerinden dolayı o (azap) söz(ü) (onların) başlarına gelmiştir, artık onlar konuşamazlar.

86. Âyet

اَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

Onlar görmediler mi, Biz istirahat etsinler diye geceyi (karanlık) ve (çalışsınlar diye) gündüzü de aydınlık kıldık? Muhakkak ki bunda iman eden bir kavim için âyetler vardır.

87. Âyet

وَيَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَفَزِعَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۜ وَكُلٌّ اَتَوْهُ دَاخِر۪ينَ

Sûr'a üfürüldüğü o gün Allah'ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde bulunanlar korkuya (ve dehşete) kapılır. Hepsi de boyunları bükük olarak O'na gelirler.

88. Âyet

وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِۜ صُنْعَ اللّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍۜ اِنَّهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ

Sen dağları görürsün de onları sabit sanırsın. Oysa onlar bulutların hareket etmesi gibi geçip gider. (Bu) Her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, (tüm) yaptıklarınızdan haberdardır.

89. Âyet

مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَاۚ وَهُمْ مِنْ فَزَعٍ يَوْمَئِذٍ اٰمِنُونَ

Kim (o gün Allah'ın huzuruna) güzellikle gelirse ona daha hayırlısı vardır ve o gün onlar korkudan da emin kılınan kimselerdir.

90. Âyet

وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَكُبَّتْ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِۜ هَلْ تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Kim de (o gün) kötülükle gelirse yüzüstü ateşe atılanlardan olacaktır. (Onlara) "Ancak yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz" (denir).

91. Âyet

اِنَّـمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ رَبَّ هٰذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذ۪ي حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍۘ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَۙ

(Resulüm! De ki) "Ben ancak (Allah'ın) mukaddes kıldığı bu şehrin (Mekke'nin) Rabbine kulluk etmekle emrolundum ve her şey O'na aittir. Bana da Müslümanlardan olmam emredildi."

92. Âyet

وَاَنْ اَتْلُوَا الْقُرْاٰنَۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَقُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُنْذِر۪ينَ

"Ve bana Kur'ân'ı tilavet etmem (okuyup yaşamam ve okutup yaşatmam emredildi)." Artık kim hidâyete ererse ancak kendisi için hidâyete ermiş olur, kim de dalâlete düşerse ona da de ki: "Ben ancak uyarıcılardanım."

93. Âyet

وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ فَتَعْرِفُونَهَاۜ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

Ve (yine) de ki: "Hamd, Allah'a mahsustur. O, size âyetlerini gösterecek ve siz de onlara arif olacaksınız (onları iyice idrak edip kıyamet günü bir mazeretiniz kalmayacak)." Ve senin Rabbin, yaptıklarınızdan gâfil değildir.

Neml Sûresi Hakkında

Mekke döneminde Şuarâ sûresinden sonra nâzil olmuştur, doksan üç âyettir. Adını, Hz. Süleyman’ın ordusuna yol veren karıncayla ilgili kıssanın anlatıldığı 18. âyetten alır. Sûretü Süleyman olarak da anılır. Fâsılası “م، ن” harfleridir. Kur’an’ın vahiy ürünü olduğunu belirtmekle başlayan sûrede ilâhî mesajın önceki tebliğcilerinden Hz. Mûsâ, Süleyman, Sâlih ve Lût’un mücadelelerinden örnekler verilmiş, ardından Allah’ın birliğinin delillerine ve âhiret hayatının önemine temas edilmiştir.

Sûrenin muhtevasını bir girişten sonra iki bölüm halinde ele almak mümkündür. Mekke döneminin ikinci yarısında nâzil olduğu tahmin edilen sûre “ŧâ sîn” harfleriyle başlar, ardından, gelecek olan beyanların Kur’an’ın ve ilâhî kitabın âyetleri olduğu belirtilir. Bu âyetlerin inanan ve imanını namaz kılmak, zekât vermek (arınmak), büyük hesap gününün sorumluluğunu taşıdığını davranışlarıyla ortaya koymak suretiyle kanıtlayan kimseler için hidayet ve kurtuluş vesilesi olduğu zikredilir. Âhirete inanmayanların dünyada derin bir gaflet içinde sıkıntılı bir hayat geçirdikleri, ölüm sonrası hayatta ise hüsrana mâruz kalacakları belirtilir ve Hz. Peygamber’e hitap edilerek Kur’an âyetlerinin kendisine hakîm ve alîm olan Allah tarafından gönderildiği bildirilir (âyet: 1-6).

Peygamber kıssalarının yer aldığı birinci bölümde diğer sûrelerde ayrıntılı biçimde anlatılan Hz. Mûsâ’nın tebliğ hayatının bir kesiti verilir. Bu kısmın sonunda, Firavun ile taraftarlarına apaçık mûcizeler gösterildiği ve onların iç dünyalarında bunların gerçekliğine tam kanaat getirdikleri halde sırf zulüm ve kibir yüzünden kabule yanaşmadıkları belirtilir. Arkasından hem Hicaz bölgesi Araplar’ının hem de onlarla temas halinde bulunan Ehl-i kitabın ortak kültüründe yer aldığı anlaşılan Hz. Süleyman’ın nübüvvet ve hükümdarlığı anlatılır. Onun kuş dilini bildiğinden, cinlere, insanlara ve kuşlara hükmettiğinden söz edilir. Sebe melikesi (Belkıs) ile olan muhaberesi ve sonunda onun Süleyman’ın yanına gelerek hak dini benimsemesi anlatılır. Hz. Sâlih ile Lût’un kendi kavimlerine yönelik tebliğlerine temas edilir. Her iki topluluğun ilâhî daveti kabul etmeyip peygamberlerine kötü muamelede bulundukları ve sonunda helâk edildikleri haber verilir (âyet: 7-58).

Sûrenin ikinci bölümü Hz. Peygamber’e hitap ederek başlar. Ardından Allah’a şirk koşma saplantısının akıl, mantık ve ilim sahibi, fıtratı bozulmamış insanın psikolojik yapısıyla bağdaşmadığını açıklamak üzere tabiatın yaratılışı, işleyişi, insan hayatıyla uyumlu ve ona yararlı hale getirilişine dair örnekler verilir. Bu arada arka arkaya gelen beş âyetten (27/60-64) her birinin sonunda, “Allah’la beraber bir tanrı daha mı?” meâlinde hem sitem hem uyarı taşıyan cümle tekrar edilir. İnsan onuruyla bağdaşmayan şirk telakkisinin eleştirisine dair âyetlerin ardından göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği ifade edilmek suretiyle gaybın bilinmesinin ulûhiyyet makamına mahsus olduğuna, kehanet vb. yollarla bu alandan haber vermenin bir nevi şirk sayıldığına işaret edilir. Âhiret inancını reddedenlere uyarılarda bulunulur. Kur’an’ın, kitap ehlinin anlaşmazlığa düştüğü konuların çoğunu açıklığa kavuşturduğu, inanmak isteyenler için hidayet ve rahmet vesilesi olduğu ifade edilir. Tekrar Hz. Peygamber’e hitap edilerek Allah’a dayanması öğütlenir, apaçık bir gerçeği savunduğu halde inanmayanların bulunduğu hatırlatılır, bunların yaşayacağı âhiret hayatının bazı dehşetli safhalarına temas edilir. 82. âyette kıyamete yakın bir zamanda yerden bir yaratık çıkarılıp onun vasıtasıyla o dönemdeki insanların dine karşı kayıtsızlığının belgeleneceğinden söz edilir (bk. DÂBBETÜ’l-ARZ). Sûre Resûl-i Ekrem’in, tebliğ ettiği mesaja bağlılık ve sürekli Kur’an okumakla emrolunduğunun belirtilmesi, inanıp inanmamanın insanların iradesine bağlı olduğu ve kendisinin sadece bir uyarıcı konumunda bulunduğunu söylemesinin ardından bütün övgülere lâyık olan Allah’ın mûcizelerini yakında göstereceğinin bildirilmesiyle sona erer (âyet: 59-93).

Neml sûresinin muhtevasından bu sûrenin, Allah’ın birliğine dayalı hak dinin son halkasını teşkil eden İslâmiyet’e karşı tepki ve direnişlerin gittikçe şiddetlendiği bir dönemde nâzil olduğu anlaşılmaktadır. Sûrede Hicaz bölgesi Araplar’ı ile Ehl-i kitabın ortak kültür unsurları kullanılarak hak dine davet faaliyetlerinden örnekler verilmiş, ayrıca Allah’ın birliği ve âhiret hayatının gerçekliği özellikle vurgulanmış, bu arada Kur’an’ın geçmiş semavi kitaplar gibi vahiy ürünü olduğu tekrarlanmıştır. Sûrenin sonunda İslâm’ın yakın bir gelecekte başarıya ulaşacağına işarette bulunulmuştur. Nitekim Neml sûresinin hemen ardından nâzil olduğu kabul edilen Kasas sûresinin ilk âyetlerinde Mûsâ-Firavun mücadelesine atıfta bulunularak yeryüzünde hor ve güçsüz görülen zümrelerin geçmişte üstünlük taslayanların yerine Hakkı temsil eden önderler olacakları hususunun Allah’ın muradı olduğu belirtilmektedir.

“Neml sûresini okuyan kimseye Hz. Süleyman, Hûd, Şuayb, Sâlih ve İbrâhim’i tasdik veya tekzip edenlerin sayısının on katı sevap verilir ve bu kişi kabrinden ‘lâ ilâhe illallah’ diyerek kalkar” meâlinde Hz. Peygamber’e nisbet edilen hadisin (Zemahşerî, IV, 480; Beyzâvî, III, 293) mevzû olduğu kaydedilmektedir (Muhammed et-Trablusî, II, 718-719).

İbn Ebû Hâtim er-Râzî’nin Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm adlı rivayet tefsirinden Neml sûresinin metni Neş’et Mahmûd Abdurrahman el-Kûcek tarafından yüksek lisans tezi olarak neşre hazırlanmış (Câmiatü Ümmi’l-kurâ Külliyyetü’ş-şerîa, Mekke 1404-1405), Abdürrab Nüvâbüddin, ed-DaǾve ila’llāh fî sûreti’n-Neml adıyla bir doktora çalışması yapmıştır (el-Câmiatü’l-İslâmiyye, ed-dirâsâtü’l-ulyâ ed-da‘ve, Medine 1408).

BİBLİYOGRAFYA:

Bâkıllânî, İ'câzü’l-Ķur'ân (nşr. M. Abdülmün‘im el-Hafâcî), Kahire 1370/1951, s. 215-219; Ebû Abdullah es-Sayrafî, Nüketü’l-İntiśâr li-naķli’l-Ķurǿân li’l-İmâm el-Bâķıllânî (nşr. M. Zağlûl Sellâm), İskenderiye, ts. (Dârü Bursaîd), s. 34-36; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd - Ali M. Muavvaz), Riyad 1418/1998, IV, 471, 480; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, III, 293; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 718-719; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, Beyrut 1405/1985, XIX, 154; Elmalılı, Hak Dini, V, 3652; Abdullah Mahmûd Şehhâte, Ehdâfü külli sûre ve meķāśıdühâ fi’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1986, II, 272-276; M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taĥrîr ve’t-tenvîr, Beyrut 1420/2000, XIX, 216-217; Maurice Chemoul, “Neml”, İA, IX, 192; el-Ķāmûsü’l-İslâmî, IV, 505; Seyyid Muhammed Hüseynî, “Sûre-i Neml”, DMT, IX, 360-361.

İshak Yazıcı