De ki: “Yeryüzünde dolaşın da o günahkârların âkıbeti nasıl olmuş bakın!” (1)
(1)“Bütün masnûâtta (san‘atlı varlıklarda) gāyet hassas mîzanlarla (ölçülerle) a‘zâlarını yerleştiren, mikroptan gergedana, sinekten simurgaya, bir çiçekli nebattan milyarlar, trilyonlar çiçekler açan bahar çiçeğine kadar, israfsız ölçülerle bir tenâsüb (uygunluk), bir müvâzene (denge), bir intizam, bir cemâl(güzellik), bir hüsn-i san‘at (güzel san‘at) yapan ve her zîhayâtın (canlının) hukūk-ı hayâtını (hayâtının haklarını) kemâl-i mîzanla (tam bir ölçüyle) veren; iyiliklere güzel netîceler ve fenâlıklara fenâ netîceler verdiren ve Âdem zamânından beri tâgī (azgın) ve zâlim kavimlere vurduğu tokatlarla kendini pek kuvvetli ihsâs ettiren (hissettiren) bir adâlet-i sermediye (dâimî adâlet), elbette ve hiç şübhe getirmez ki: Güneş gündüzsüz olmadığı gibi, o hikmet-i ezeliye, o adâlet-i sermediye âhiretsiz olmazlar ve ölümde en zâlimlerin ve en mazlumların bir tarzda gitmelerinde âkıbetsiz (netîcesiz) bir dehşetli haksızlığa, adâletsizliğe, hikmetsizliğe hiçbir vecihle (cihetle) müsâade etmezler.” (Asâ-yı Mûsâ, 7. Mes’ele, 19)