(İnsanların ve cinlerin bir kısmı hâriç, herşey) üzerlerinde (hâkim) olan Rablerinden korkarlar ve ne emrolunurlarsa yaparlar.(2)
(2)“Ey hakāreti (küçüklüğü) içinde mağrur ve mütemerrid (inadcı) ve ey za‘f ve fakrı içinde serkeş ve muannid (inadcı) olan cin ve ins! Nasıl cesâret edersiniz ki, isyânınızla öyle bir Sultân-ı Zîşân’ın evâmirine (emirlerine) karşı geliyorsunuz ki; yıldızlar, aylar, güneşler emirber neferleri (emir dinleyen askerleri) gibi emirlerine itâat ederler! Hem tuğyânınızla (taşkınlığınızla) öyle bir Hâkim-i zü’l-Celâl’e karşı mübâreze ediyorsunuz (karşı geliyorsunuz) ki, öyle azametli mutî‘ (çok büyük itâatkâr) askerleri var; farazâ (meselâ) şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler (taşlayabilirler)! Hem küfrânınızla (nankörlüğünüzle) öyle bir Mâlik-i zü’l-Celâl’in memleketinde isyân ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünûdundan (kullarından ve askerlerinden) öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhâl olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-i kâfir (düşman) olsa idiniz, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şüvazlı nühasları (kızgın ma‘denleri) size atabilirler, sizi dağıtırlar!” (Sözler, 15. Söz, 49)