Doğrusu Biz onların; “Ona bu (vahyi) öğreten bir insandan başkası değil”[²¹⁹⁴] dediklerini çok iyi biliyoruz. Oysa, gerçeği saptırmak için kendisini îmâ ettikleri kişinin dili yabancı bir dil olduğu hâlde, bu (vahyin) dili hem özünde açık hem de hakikati açıklayan bir Arapça’dır.[²¹⁹⁵]
[2194] Krş: 25:4-6. İnkârcı muhalifler, bununla hem vahyin kaynağı hakkındaki kuşkularını, hem de vahyi bir üstteki âyette dile getirilen Kutsal Ruh’un getirdiği hakkındaki kuşkularını sergilemiş oluyorlardı. Onların nasıl bir şaşkınlık yaşadıkları, bu itirazda açıkça görülmektedir. Bir kısmı vahyi Allah Rasûlü’nün kendisinin uydurduğu iftirasını yayarken, Kur’an vahyinin ihtişamını fark eden diğer bir kısmı ise bunu dahi ona yapılmış bir iltifat kabul edip, daha tutarsız bir iddiayla çıkıyorlardı: Vahyi ona biri öğretiyor… Onların îmâ ettiği kişinin kimliği konusunda klasik tefsirlerde birbirini tutmayan bir çok rivayet yer almaktadır. Bu spekülatif rivayetlerde, îmâ edilen bu kişinin adı konusunda dahi altı ayrı ihtimalden söz edilir. Yine müşriklerin îmâ ettiği bu ismin köle mi, hür mü, Hıristiyan mı, Yahudi mi, hanif mi, müşrik mi, Arap mı, Acem mi olduğu hakkında da spekülasyonlar vardır. Birtakım önyargılı oryantalistler, tarihsel hiçbir zemine yaslanmayan bu söylencelere dayanarak vahyin kaynağına gölge düşürmeye çabalamışlarsa da, bu ilmî olmayan tavra ilk itiraz yine Sale ve W. M. Watt gibi kendi meslektaşlarından gelmiştir. Mekke’de bulunan bir ya da iki Hıristiyan kölenin, Rasulullah’ın ilâhî mesajına ilgi duymuş olması, Rasulullah’ın da bu ilgiyi karşılıksız bırakmamak için herkesle olduğu gibi ilâhî vahyi tebliğ çerçevesinde onlarla da ilgilenmesi gayet muhtemeldir. Ne ki, Kur’an vahyinin kadim düşmanı Mekke müşrikleri ve onların düşmanca söylemini tekrarlamaktan başka bir şey yapmayan Kur’an’ın modern düşmanlarının, kitap ehli bir köleden Kur’an gibi tüm zamanlar ve mekânlara meydan okuyan ilâhî bir hitabı Allah Rasûlü’ne öğretecek çapta bir “süper(öğret)men” çıkarmaya çalışmaları, kara mizah olmaktan öte ilmî hiçbir değer taşımamaktadır. Burada asıl insanı hayran eden, Kur’an vahyinin kendi kaynağına dair özgüvenidir. Zira bu söylentiyi vahiy bize haber vermeseydi, bundan kimin haberi olurdu? Tek başına bu bile, vahyin kaynağının İlâhîliğine delildir.
[2195] ‘Arabiyyunun türetildiği ‘arab kelimesi “açık ve anlaşılır konuşan” demektir (Mekâyîs). Mubîn sıfatı ile birlikte bu terkip hem manayı taşıyan dil kabının, hem de o kabın taşıdığı muhteva olan mananın “açık ve anlaşılır” niteliğine delâlet eder (Bkz: 43:3, not 3). Zımnen: Ezeli ve biricik hakikatin insanlığın son çevrimindeki tezahürü olan Kur’an vahyi, açık ve anlaşılır manaların açık ve anlaşılır bir dil kalıbına dökülerek insanlığa sunulduğu İlâhî bir hitaptır. Dolayısıyla hiç kimse gerek yüceltme bahanesiyle gerek başka bahanelerle “Biz bu vahyi anlayamayız” mazeretinin ardına sığınamaz.