Allah sadece, inancınızdan dolayı sizinle savaşan, sizi yurdunuzdan çıkaran ve çıkarılmanıza destek veren kimseleri kendinize samîmî bir dost, koruyucu, yönetici, yandaş, müttefik; kısacası veli edinmenizi yasaklar. O hâlde, her kim onları veli edinecek olursa, işte onlar, zâlimlerin ta kendileridirler!
Hudeybiye antlaşmasının ilgili hükmü gereğince, müşriklerin velâyeti altında bulunan bir kişi —ki antlaşma metninde “racul” yani, “bir adam” olarak geçer— kaçıp Medîne’ye sığındığı takdirde velisine iade edilecekti. Kureyşliler, bu hükmün kadınları da kapsadığını düşünüyorlardı. Nitekim, Ukbe bin Ebi Muayt’ın kızı Ümmü Gülsüm hicret edip Medîne’ye gelince, kardeşleri onu geri almak için Hz. Peygambere başvurdular. Fakat Peygamber, antlaşma metninde geçen “racul” kelimesine dikkat çekerek hükmün sadece erkekleri kapsadığını, bu yüzden hicret eden kadınları müşriklere iade etmeyeceğini söyleyince şaşırıp kaldılar, hiçbir itirazda bulunamadan dönüp gittiler.
Buna göre Müslümanların, Medîne’ye hicret eden kadınları —hangi amaçla gelmiş olursa olsunlar— müşriklere iade etme zorunluluğu yoktu. Fakat bu kadınlar arasında casusluk yapmak, fitne ve bozgunculuk çıkarmak gibi kötü niyetlerle veya birtakım dünyevî menfaatler gözeterek gelenler de olabilirdi. Bu yüzden, hicret eden kadınlar hakkında aşağıdaki ayet gönderildi: