SİZ EY imana ermiş olanlar! Mümin kadınlar her ne zaman zulüm ve kötülük diyarını terk ederek ¹⁰ size gelirlerse, Allah onların inancından tam haberdar [olduğu halde] siz yine de onları sınayın; ¹¹ eğer mümin olduklarına tam emin olursanız, onları inkarcılara geri göndermeyin, [çünkü] onlar [artık] eski kocalarına ¹² helal [değiller], ve ötekiler de bunlara helal [değiller]. Ayrıca, onlar [hanımlarına mehir olarak] ne verdilerse hepsini iade edin. ¹³ Ve [ey müminler,] siz bu kadınlarla mehirlerini verdikten sonra evlenirseniz bir günah işlemiş olmazsınız. Diğer taraftan, hakikati inkar [etmeye devam] eden kadınlarla ¹⁴ evlilik bağınızı sürdürmeyin ve onlara [mehir olarak] ne verdiyseniz [iade etmelerini] isteyin, aynı şekilde ötekiler, [hanımları size gelmiş olanlar da,] harcadıkları her şeyi[n iadesini] talep etme hakkına sahiptirler. ¹⁵ Bu, Allah’ın hükmüdür: O, sizin aranızda [adaletle] hükmeder; çünkü Allah, her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.
10 Lafzen, “göç edenler olarak” (muhâcirât). Bu terimi yukarıdaki şekilde çevirmemin bir açıklaması için bkz. sure 2, not 203.11 H. 6. yılda Hz. Peygamber ile Mekke’nin müşrik Kureyşlileri arasında yapılan Hudeybiye Antlaşması’na göre, Mekkeli bir genç veya velayet altındaki başka bir kişi, velisinin izni olmadan Müslümanlara kaçarsa Kureyş’e iade edilecekti (bkz. sure 48’in giriş notu). Kureyşliler, bu hükmün evli kadınları da kapsadığını düşünüyorlardı; çünkü onlara göre evli kadınlar kocalarının “velayeti” altındaydılar. Buna göre, birçok Mekkeli kadın kocalarının arzusu hilafına İslam’a girdikleri ve Medine’ye göç ettikleri zaman, Kureyş, onların zorla Mekke’ye iade edilmelerini talep etti. Ancak Hz. Peygamber, evli kadınların “velayet altındaki kişiler” kategorisine girmediği gerekçesiyle bu talebi reddetti. Ama, kadınların bir kısmının inançlarından dolayı değil, tamamen dünyevî endişelerle Müslümanlar tarafına geçmesi ihtimalinin her zaman mevcut olması sebebiyle samimiyetlerini Müslümanlara isbat etmeleri emredildi. Bundan sonra Hz. Peygamber, her kadına şöyle sesleniyordu: “Kocalarınıza olan nefretiniz, yahut başka bir ülkeye gitme arzunuz sebebiyle veya dünyevî bazı menfaatler sağlama ümidiyle ayrılmadığınıza Allah’ın huzurunda yemin edin; Allah’a ve Elçisine duyduğunuz sevgiden başka bir sebeple gelmediğinize yemin edin.” (Taberî). Allah insanların kalplerindekini kesinlikle bildiğinden, bu kadınların verecekleri olumlu cevaplar, samimiyetlerinin tek mümkün -ve bu nedenle hukuken yeterli- delili olarak görülüyordu. Yalnızca Allah insanların kalplerindekini bildiği için, yetişkin bir kimse iman ettiğini açıkça beyan ettiği zaman, tersine bir kanıtın olmaması halinde, toplum o kişiyi -ister erkek isterse kadın olsun- yalnızca bu beyanına dayanarak Müslüman olarak kabul etmek zorundadır.12 Lafzen, “onlara”. Böylece, bir kadının İslam’ı kabul etmesi, ama kocasının bunun dışında kalması halinde bu evlilik, İslamî açıdan otomatik olarak bozulmuş sayılır.13 Böyle bir bozulma, hul‘ ile (kadının Müslüman kocasından boşanması üzerine evliliğin bozulması, bkz. 2:229’un ikinci paragrafı ile ilgili not 218) aynı şartlara tâbi olmalıdır. Bu, şu demektir: Müslüman olmayan eski koca bu tür evlilik yükümlülüklerinden muaf sayıldığından, kadın, sözleşmeyi bozan taraf olarak görülmeli ve bu nedenle, evliliğin başında kocasından aldığı mehri iade etmelidir. Bunu yapmaya imkanı olmaması halinde, Müslüman toplum eski kocaya tazminat ödemekle yükümlüdür: “iade edin” (lafzen, “verin”) emrindeki çoğul halin sebebi budur.14 Yani, Müslümanlığı kabul eden erkeklerin, inançlarını ve gayrimüslim çevrelerini terk etmeyi reddeden müşrik eşleriyle: ki bu durumda Müslüman koca, evliliği bâtıl ve geçersiz saymak durumundadır. Kocalarını terk ederek inkarcılara katılan ve inançlarını reddeden Müslüman kadınlar için bkz. ayet 11.15 Lafzen, “... talep etsinler.”