Eğer hak (gerçek) onların arzularına uysaydı (arzu ettikleri gibi olsaydı), bu takdirde hiç kuşkusuz gökler de, yer de, oralarda yaşayanlar da (kaosa girip düzenleri) bozulur ve yok olur giderlerdi. Oysa biz onlara zikirlerini (onlara öğüt veren, hakkı açıklayan şan ve şereflerine vesile olan, dini, ahlaki, iktisadi, sosyal, siyasi, hukuki ve tüm insanı değer ve prensiplerinini kapsayan Kur’an’ı) ulaştırmış bulunmaktayız, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çevirmektedirler.*
(*) Yani, evren -ve özellikle de insan hayatı- onların bakış açısı doğrultusunda yahut onların düşündüğü gibi, anlam ve amaçtan yoksun olsaydı, hiçbir şey ayakta/dengesinde kalmaz, her şey çok geçmeden kaos içinde yok olur giderdi… Ayrıca İnsanlığın düşünce ufkunu genişleten; ilmin, medeniyetin, ahlâk ve faziletin temelini oluşturan ve milletleri, daldıkları gaflet uykusundan uyandıran; insan unsuruna lâyık olduğu değeri veren Kur’ân, insanları düştükleri cehalet bataklığından kurtarmış, ahlâksızlık girdabında bir ömür tüketen insanların elinden tutarak onları ilmin, medeniyetin ve yüksek ahlâkın hizmetine sevketmiştir.