Mu'minûn Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Mu'minûn Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 23. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 118 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 74. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَۙ

Muhakkak ki mü'minler, felaha (kurtuluş ve saadete) ermiştir.

2. Âyet

اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ

Onlar ki salâtlarında (namaz ve ibadetlerinde derin bir) saygı içindedirler.

3. Âyet

وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَۙ

Onlar ki (kulluklarına fayda vermeyen) boş (ve yararsız) şeylerden yüz çevirirler.

4. Âyet

وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِلزَّكٰوةِ فَاعِلُونَۙ

Onlar ki zekâtı ver(erek nefislerinin cimriliğini temizl)erler.

5. Âyet

وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ

Onlar ki iffetlerini muhafaza ederler.

6. Âyet

اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُوم۪ينَۚ

Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan (cariyeleri) müstesna. (Bunlarla münasebetlerinden dolayı da) Elbette onlar, kınanacak değillerdir.

7. Âyet

فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَٓاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَۚ

Fakat kim bundan ötesini ararsa, işte onlar gerçekten haddi aşanlardır.

8. Âyet

وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَۙ

Yine onlar ki emanetlerine ve (öncelikle Allah ile olan, sonrada başkalarıyla yaptıkları) ahidlerine sadakat gösterirler.

9. Âyet

وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَلٰى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَۢ

Onlar ki salavatlarını (malları ve canlarıyla Allah'ın resulüne olan desteklerini ve Allah'a olan kulluklarını) muhafaza ederler.

10. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَۙ

İşte onlar, (âhiretteki nimetlere) vâris olanlardır.

11. Âyet

اَلَّذ۪ينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَۜ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Onlar ki Firdevs (cennetin)e vâris olurlar. Onlar orada ebedi olarak kalırlar.

12. Âyet

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ ط۪ينٍۚ

Andolsun ki Biz insanı, çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık.

13. Âyet

ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً ف۪ي قَرَارٍ مَك۪ينٍۖ

Sonra onu sağlam bir karargâh (olan ana rahminin) içine bir nutfe (bir damla su) olarak yerleştirdik.

14. Âyet

ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَاماً فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْماًۗق ثُمَّ اَنْشَاْنَاهُ خَلْقاً اٰخَرَۜ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَۜ

Sonra o nutfeyi alaka (bir kan pıhtısı) olarak yarattık. Peşinden o alakayı bir parçacık et hâline getirdik, bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik, bu kemikleri de etle kapladık. Sonra onu bambaşka bir yaratışla (insan olarak) vücuda getirdik. Yaratanların (ve biçim verip düzenleyenlerin) en güzeli olan Allah odur ki mübarek (ve şanı yüce)dir.

15. Âyet

ثُمَّ اِنَّكُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ لَمَيِّتُونَۜ

(Ey insanlar!) Sonra bunun ardından siz muhakkak öleceksiniz.

16. Âyet

ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ تُبْعَثُونَ

Sonra yine siz muhakkak kıyamet gününde (tekrar) diriltileceksiniz.

17. Âyet

وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَٓائِقَۗق وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِل۪ينَ

Andolsun ki Biz, sizin üstünüzde yedi yol (yedi gök) yarattık. Biz yarattıklarımızdan (hiçbir şekilde) gâfil değiliz.

18. Âyet

وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً بِقَدَرٍ فَاَسْكَنَّاهُ فِي الْاَرْضِۗق وَاِنَّا عَلٰى ذَهَابٍ بِه۪ لَقَادِرُونَۚ

Biz, gökten belli bir ölçüde su indirip (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk. Biz onu (indirmeye kâdir olduğumuz gibi) elbet gidermeye de Kâdir'iz.

19. Âyet

فَاَنْشَاْنَا لَكُمْ بِه۪ جَنَّاتٍ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍۢ لَكُمْ ف۪يهَا فَوَاكِهُ۬ كَث۪يرَةٌ وَمِنْهَا تَاْكُلُونَۙ

Böylece Biz, onunla (o yağmurla) sizin için (yeryüzünde) hurmalıklardan, üzüm bağlarından bahçeler inşâ ettik. Orada sizin için her çeşit meyve vardır ve onlardan yersiniz.

20. Âyet

وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْنَٓاءَ تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلْاٰكِل۪ينَ

Bir de (ilk olarak) Tûr-i Sînâ'da biten bir ağaç (meydana getirdik) ki (bu ağaçtan) hem yağ hem de yiyenlerin (ekmeğine) katık edecekleri (zeytin) çıkar.

21. Âyet

وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةًۜ نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِهَا وَلَكُمْ ف۪يهَا مَنَافِعُ كَث۪يرَةٌ وَمِنْهَا تَاْكُلُونَۙ

Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da bir ibret vardır; zira size onların karınlarında bulunan (süt)ten içiririz. Onlarda sizin için daha birçok faydalar vardır, hem onlar(ın etlerin)den de yersiniz.

22. Âyet

وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ۟

Bir de (varacağınız yere) o (hayva)nların üzerinde ve gemiler üzerinde taşınırsınız.

23. Âyet

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اَفَلَا تَتَّقُونَ

Andolsun ki Biz Nûh'u kavmine gönderdik de (onlara) dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın), sizin için O'ndan başka hiçbir İlâh yoktur. Hâlâ takvâ sahibi olmayacak (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmayacak) mısınız?"

24. Âyet

فَقَالَ الْمَلَؤُا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ يُر۪يدُ اَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةًۚ مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا ف۪ٓي اٰبَٓائِنَا الْاَوَّل۪ينَۚ

Bunun üzerine, kavminden inkâr eden ileri gelenler şöyle dedi: "Bu, sadece sizin gibi bir beşerdir. Size üstünlük sağlamak istiyor. Eğer Allah (size bir resul göndermek) isteseydi, elbette melekler indirirdi ve biz önceki atalarımızdan da böyle bir şey işitmedik."

25. Âyet

اِنْ هُوَ اِلَّا رَجُلٌ بِه۪ جِنَّةٌ فَتَرَبَّصُوا بِه۪ حَتّٰى ح۪ينٍ

"Bu, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir. Öyle ise bir süreye kadar (ona katlanıp) bekleyin."

26. Âyet

قَالَ رَبِّ انْصُرْن۪ي بِمَا كَذَّبُونِ

(Nûh) Dedi ki: "Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!"

27. Âyet

فَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ اَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا فَاِذَا جَٓاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُۙ فَاسْلُكْ ف۪يهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْۚ وَلَا تُخَاطِبْن۪ي فِي الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۚ اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ

Bunun üzerine (Biz de) ona şöyle vahyettik: "Bizim nezaretimiz altında ve vahyimizle gemiyi yap! Bizim emrimiz gelip de (yeryüzü) tandır (gibi) kaynadığı (yerden sular fışkırdığı) zaman (canlıların) her birinden (erkek ve dişi olmak üzere) ikişer çift ile (boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni (ve iman edenleri) gemiye yükle! Zulmedenler(in bağışlanmaları) hakkında bana (bir şey) söyleme! Çünkü onlar mutlaka (suda) boğulacaklardır."

28. Âyet

فَاِذَا اسْتَوَيْتَ اَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي نَجّٰينَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

Sen ve beraberinde bulunanlar gemiye yerleştiğin(iz) zaman de ki: "Bizi (o) zalim kavimden kurtaran Allah'a hamd olsun."

29. Âyet

وَقُلْ رَبِّ اَنْزِلْن۪ي مُنْزَلاً مُبَارَكاً وَاَنْتَ خَيْرُ الْمُنْزِل۪ينَ

Yine de ki: "Rabbim! Beni bereketli bir yere indir! Sen, iskân edenlerin hayırlısısın."

30. Âyet

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ وَاِنْ كُنَّا لَمُبْتَل۪ينَ

Şüphesiz bunda (Nûh ve kavminin başından geçenlerde anlamak isteyenler için) âyetler (ibret ve dersler) vardır. Muhakkak ki Biz (kullarımızı) imtihan ederiz.

31. Âyet

ثُمَّ اَنْشَاْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْناً اٰخَر۪ينَۚ

Sonra Biz onların ardından başka bir nesil meydana getirdik.

32. Âyet

فَاَرْسَلْنَا ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اَفَلَا تَتَّقُونَ۟

Onlara da içlerinden, "Allah'a âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın), sizin için O'ndan başka hiçbir İlâh yoktur. Hâlâ takvâ sahibi olmayacak (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmayacak) mısınız?" diye (öğüt veren) bir resul gönderdik.

33. Âyet

وَقَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ وَاَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ يَاْكُلُ مِمَّا تَاْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ

Onun kavminden inkâr edip âhirete kavuşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz (varlık içinde sefahate dalmış olan) ileri gelenler ise şöyle dedi: "Bu, sadece sizin gibi bir beşerdir; sizin yediğinizden yer, sizin içtiğinizden içer."

34. Âyet

وَلَئِنْ اَطَعْتُمْ بَشَراً مِثْلَكُمْ اِنَّكُمْ اِذاً لَخَاسِرُونَ

"Eğer sizin gibi bir beşere tabi olursanız o takdirde siz kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olursunuz."

35. Âyet

اَيَعِدُكُمْ اَنَّكُمْ اِذَا مِتُّمْ وَكُنْتُمْ تُرَاباً وَعِظَاماً اَنَّكُمْ مُخْرَجُونَۖ

"(O) Size, öldüğünüz, toprak ve kemik hâline geldiğiniz zaman gerçekten sizin (diriltilip, kabirlerinizden) çıkarılacağınızı mı vaad ediyor?"

36. Âyet

هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَۖ

"Heyhât! Bu size vaad edilen şey (öldükten sonra yeniden dirilmeniz gerçek olmaktan) ne kadar da uzak!"

37. Âyet

اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوث۪ينَۖ

"Hayat sadece dünya hayatımızdan ibarettir. (Burada) Ölürüz ve (burada) yaşarız. Biz (öldükten sonra bir daha) diriltilecek değiliz."

38. Âyet

اِنْ هُوَ اِلَّا رَجُلٌنِ افْـتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً وَمَا نَحْنُ لَهُ بِمُؤْمِن۪ينَ

"O, Allah hakkında yalan uydurup iftira eden bir adamdan başkası değildir ve biz ona iman eden kimseler de değiliz."

39. Âyet

قَالَ رَبِّ انْصُرْن۪ي بِمَا كَذَّبُونِ

(O resul) Dedi ki: "Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!"

40. Âyet

قَالَ عَمَّا قَل۪يلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِم۪ينَۚ

(Allah şöyle) Buyurdu: "Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar!"

41. Âyet

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ بِالْحَقِّ فَجَعَلْنَاهُمْ غُـثَٓاءًۚ فَبُعْداً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

Derken onları (helâk edici) o sayha, hak ile yakaladı! Ve Biz onları, (selin sürüklediği) bir çer çöp (yığını) hâline getirdik. Artık (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun o zalimler topluluğu!

42. Âyet

ثُمَّ اَنْشَاْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قُرُوناً اٰخَر۪ينَۜ

Sonra Biz onların ardından başka nesiller meydana getirdik.

43. Âyet

مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَاْخِرُونَۜ

Hiçbir ümmet ne ecelinin önüne geçebilir ne de onu erteleyebilir.

44. Âyet

ثُمَّ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَاۜ كُلَّمَا جَٓاءَ اُمَّةً رَسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَاَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضاً وَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَۚ فَبُعْداً لِقَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ

Sonra biz birbiri ardınca resullerimizi gönderdik. Ne zaman bir ümmete resulleri geldiyse (her defasında) onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardına takarak (helâk edip) onları(n başlarına gelenleri, düşünüp anlamak isteyenler için ibretlik) hikâyeler yaptık. Artık (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun o iman etmeyen topluluklar!

45. Âyet

ثُمَّ اَرْسَلْنَا مُوسٰى وَاَخَاهُ هٰرُونَ بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۙ

(45-46) Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn'u mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun'a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Onlar ise kibirlendiler ve (büyüklük taslayıp) böbürlenen bir kavim oldular.

46. Âyet

اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَاسْتَكْـبَرُوا وَكَانُوا قَوْماً عَال۪ينَۚ

Bu âyetin meali 45. âyetle birlikte verilmiştir.

47. Âyet

فَقَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَۚ

Bu yüzden dediler ki: "Kavimleri bize kulluk (ve kölelik) ederken bizim gibi iki beşere hiç iman eder miyiz!"

48. Âyet

فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَك۪ينَ

Böylece onları yalanladılar ve bu yüzden de helâk edilenlerden oldular.

49. Âyet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ

Andolsun ki Biz Mûsâ'ya, belki onlar hidâyete ererler diye kitabı (Tevrât'ı) verdik.

50. Âyet

وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُٓ اٰيَةً وَاٰوَيْنَاهُمَٓا اِلٰى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَع۪ينٍ۟

Biz, Meryem oğlu (Îsâ'y)ı ve annesini de bir âyet (kudretimize bir delil ve mucize) kıldık ve her ikisini de (dünyada belli bir süre) oturmaya elverişli, suyu akan bir tepeye yerleştirdik.

51. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحاًۜ اِنّ۪ي بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌۜ

Ey resuller! Temiz olan şeylerden yiyin ve sâlih ameller işleyin! Çünkü Ben, sizin yaptıklarınızı (en ince ayrıntısına kadar) bilmekteyim.

52. Âyet

وَاِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ

(Ey insanlar!) Muhakkak ki bu (bütün resuller ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise Bana karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)!

53. Âyet

فَـتَقَطَّـعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُراًۜ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

Ama (insanlar) aralarındaki bu birliği parça parça edip gruplara ayrıldılar. Her grup kendi yanındaki (parça)yla sevin(ip kibirlen)mektedir.

54. Âyet

فَذَرْهُمْ ف۪ي غَمْرَتِهِمْ حَتّٰى ح۪ينٍ

(Resulüm!) Şimdi sen onları (belli) bir vakte kadar kendi gaflet (ve cehalet)leriyle (baş başa) bırak!

55. Âyet

اَيَحْسَبُونَ اَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِه۪ مِنْ مَالٍ وَبَن۪ينَۙ

(55-56) Onlar, kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile onların hayırlarına koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır! (Bu dünyada onlara verdiğimiz nimetler sadece bir imtihandır; fakat) Onlar (bunun) farkına varamıyorlar!

56. Âyet

نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِۜ بَلْ لَا يَشْعُرُونَ

Bu âyetin meali 55. âyetle birlikte verilmiştir.

57. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَۙ

Şüphesiz (Bizim, bir de mü'min kullarımız vardır) onlar ki Rabblerine olan haşyetlerinden dolayı tir tir titrerler.

58. Âyet

وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَۙ

Onlar ki Rabblerinin âyetlerine iman ederler.

59. Âyet

وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَۙ

Onlar ki Rabblerine (hiçbir şeyi) şirk koşmazlar.

60. Âyet

وَالَّذ۪ينَ يُؤْتُونَ مَٓا اٰتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ اَنَّهُمْ اِلٰى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَۙ

Ve onlar ki Rabblerine dönecekleri(ni bildikleri) için (Allah yolunda) verdikleri (her) şeyi kalpleri ürpererek verirler.

61. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ

İşte onlar, hayırda yarışırlar ve (yine) onlar (imanda, amelde ve hayırda) öne geçenlerdir.

62. Âyet

وَلَا نُكَلِّفُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

Biz hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz. Bizim katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar zulme de uğratılmazlar.

63. Âyet

بَلْ قُلُوبُهُمْ ف۪ي غَمْرَةٍ مِنْ هٰذَا وَلَهُمْ اَعْمَالٌ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ هُمْ لَهَا عَامِلُونَ

Ancak o (kâfir)lerin kalpleri bundan gaflet içindedir. Ayrıca onların bu (şirk ve inkârcılıkların)dan öte birtakım (kötü) işleri de vardır ki onlar bu işleri yapar dururlar.

64. Âyet

حَتّٰٓى اِذَٓا اَخَذْنَا مُتْرَف۪يهِمْ بِالْعَذَابِ اِذَا هُمْ يَجْـَٔرُونَۜ

Nihayet onların (varlık içinde) sefahate dalmış olanlarını azap ile (kıskıvrak) yakaladığımız zaman bir de bakarsın ki onlar, (feryat edip Bize) yalvarır yakarırlar.

65. Âyet

لَا تَجْـَٔرُوا الْيَوْمَ اِنَّكُمْ مِنَّا لَا تُنْصَرُونَ

(Onlara şöyle deriz) "Bugün (boşuna feryat edip Bize) yalvarmayın; zira Bizden yardım görmeyeceksiniz!"

66. Âyet

قَدْ كَانَتْ اٰيَات۪ي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ تَنْكِصُونَۙ

"Çünkü âyetlerim size okunurdu da siz buna karşı arkanızı döner,"

67. Âyet

مُسْتَكْبِر۪ينَ بِه۪ۗق سَامِراً تَهْجُرُونَ

"Kibirlenerek geceleyin (resulümüz ve âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşup) saçmalardınız."

68. Âyet

اَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ اَمْ جَٓاءَهُمْ مَا لَمْ يَاْتِ اٰبَٓاءَهُمُ الْاَوَّل۪ينَۘ

Onlar bu sözü (Kur'ân'ı) hiç tedebbür etmediler mi (akıllarını kullanıp bunların Allah katından olduğunu düşünmediler mi)? Yoksa onlara, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?

69. Âyet

اَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَۘ

Yahut onlar resullerini(n neslini, dürüstlüğünü, güvenilirliğini ve ahde vefasını) bilmiyorlar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?

70. Âyet

اَمْ يَقُولُونَ بِه۪ جِنَّةٌۜ بَلْ جَٓاءَهُمْ بِالْحَقِّ وَاَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ

Ya da onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Bilakis! (O resulümüz Muhammed) Hakk (olan Kur'ân) ile onlara gelmiştir; fakat onların çoğu Hakk'ı kerih gör(üp ondan hoşlanm)ıyorlar.

71. Âyet

وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَۜ

Eğer hak, onların hevâlarına (nefsani istek ve arzularına) tabi olsaydı, mutlaka gökler, yer ve bunların içinde bulunanlar fesada uğrar (bozulup gider)di. Bilakis, Biz onlara (şerefli olan ve kendilerini şereflendiren bu Kur'ân ile) zikirlerini getirdik; fakat onlar zikirlerinden (yani kendi şereflerinden) yüz çevirdiler.

72. Âyet

اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ خَرْجاً فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌۗق وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ

(Resulüm!) Yoksa (sen) onlardan bir haraç mı istiyorsun? Rabbinin haracı (dünya ve âhiret mükâfatı elbette) daha hayırlıdır. Çünkü O, rızık verenlerin hayırlısıdır.

73. Âyet

وَاِنَّكَ لَتَدْعُوهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

Hâlbuki sen onları şüphesiz sırât-ı mustakîme (dosdoğru bir yola) çağırıyorsun.

74. Âyet

وَاِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ عَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَ

Fakat âhirete iman etmeyenler, (ısrarla) yoldan çıkmaktadırlar.

75. Âyet

وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِمْ مِنْ ضُرٍّ لَلَجُّوا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

Eğer Biz, onlara rahmet edip içinde bulundukları sıkıntıyı (onlardan) giderseydik, yine azgınlıkları içinde bocalamaya devam ederlerdi.

76. Âyet

وَلَقَدْ اَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ فَمَا اسْتَكَانُوا لِرَبِّهِمْ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ

Andolsun Biz onları azap ile (sıkıntıya düşürerek kıskıvrak) yakaladık da yine Rabblerine boyun eğmediler ve (O'na) yalvarıp yakarmadılar.

77. Âyet

حَتّٰٓى اِذَا فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَاباً ذَا عَذَابٍ شَد۪يدٍ اِذَا هُمْ ف۪يهِ مُبْلِسُونَ۟

Nihayet (kıyamet günü) onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımızda, bir de bakarsın ki onlar, onun içinde (kurtuluştan yana) bütün ümitlerini yitirmişlerdir.

78. Âyet

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَل۪يلاً مَا تَشْكُرُونَ

O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşâ ed(ip yarat)andır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!

79. Âyet

وَهُوَ الَّذ۪ي ذَرَاَكُمْ فِي الْاَرْضِ وَاِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

O, sizi yeryüzünde (yaratıp) çoğaltandır. (Kıyamet gününde ise hepiniz) O'nun huzurunda toplanacaksınız.

80. Âyet

وَهُوَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ

O, hayat veren ve öldürendir, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesi de ancak O'na aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

81. Âyet

بَلْ قَالُوا مِثْلَ مَا قَالَ الْاَوَّلُونَ

Buna rağmen onlar öncekilerin dedikleri gibi söylediler.

82. Âyet

قَالُٓوا ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ

Dediler ki: "Gerçekten biz öldükten, toprak ve kemik hâline geldikten sonra biz mi bir daha diriltileceğiz?"

83. Âyet

لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَاٰبَٓاؤُ۬نَا هٰذَا مِنْ قَبْلُ اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ

"Andolsun ki bu vaad (edilen tehdit) bize yapıldığı gibi daha önce atalarımıza da yapılmıştı. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir."

84. Âyet

قُلْ لِمَنِ الْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهَٓا اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

(Resulüm) De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), (bu) yer ve içinde bulunanlar kime aittir?"

85. Âyet

سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ

"Allah'a aittir" diyecekler. "Öyle ise siz hiç düşün(üp bundan ibret al)maz mısınız!" de.

86. Âyet

قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ

De ki: "Yedi kat göğün Rabbi ve azim olan Arş'ın Rabbi kimdir?"

87. Âyet

سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ

(Bunlar da) "Allah'ındır" diyecekler. "Şu hâlde siz hâlâ takvâ sahibi olmayacak (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmayacak) mısınız" de.

88. Âyet

قُلْ مَنْ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُج۪يرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), her şeyin melekûtu (mülkiyet ve idaresi kudret) elinde olan, kendisi (her şeyi) koruyup kollayan; fakat kendisi korunmaya (muhtaç olmaya)n kimdir?"

89. Âyet

سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ فَاَنّٰى تُسْحَرُونَ

(Bu vasıfların hepsi) "Allah'a aittir" diyecekler. "Öyle ise (asıl siz) nasıl (bir) sihre kapılıyorsunuz (da Kur'ân'a sihir, bana da kâhin diyorsunuz)?" de.

90. Âyet

بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِالْحَقِّ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

Bilakis, Biz onlara hakkı getirdik; fakat onlar kesinlikle yalancıdırlar.

91. Âyet

مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذاً لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ

(Hâşâ!) Allah çocuk edinmemiştir ve O'nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığını (sevk ve idare edip dilediği yere) götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırdı. Allah Subhân'dır, onların vasıflandırmalarından (ve her türlü noksanlıktan münezzehtir).

92. Âyet

عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟

O, gaybı da şehadeti de (görünmeyeni de görüneni de en ince ayrıntısına kadar) bilendir. O, (kâfirlerin) şirk koştukları şeylerden çok yücedir.

93. Âyet

قُلْ رَبِّ اِمَّا تُرِيَنّ۪ي مَا يُوعَدُونَۙ

(Resulüm!) De ki: "Rabbim! Eğer onlara vaad olunan (azab)ı mutlaka bana göstereceksen (ben sağ iken onları helâk edeceksen),"

94. Âyet

رَبِّ فَلَا تَجْعَلْن۪ي فِي الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

"Rabbim! Bu durumda beni o zalimler topluluğunun içinde bulundurma!"

95. Âyet

وَاِنَّا عَلٰٓى اَنْ نُرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ

Muhakkak ki Biz, onlara vaad ettiğimiz (azab)ı sana göstermeye Kâdir'iz.

96. Âyet

اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ السَّيِّئَةَۜ نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ

Sen, kötülüğü (sana yakışan) en güzel şekilde sav! Biz onların (sana) yakıştırmakta oldukları şeyleri çok iyi biliriz.

97. Âyet

وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِۙ

(Sen) De ki: "Rabbim! (Tüm insan ve cin) şeytanların(ın) vesveselerinden Sana sığınırım!"

98. Âyet

وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

"Onların benim yanımda bulunmalarından da Rabbim Sana sığınırım."

99. Âyet

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِۙ

Nihayet o (âhirete inanmaya)nlardan birine ölüm geldiği zaman der ki: "Rabbim! Beni (dünyaya) geri gönder!"

100. Âyet

لَعَلّ۪ٓي اَعْمَلُ صَالِحاً ف۪يمَا تَرَكْتُ كَلَّاۜ اِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَٓائِلُهَاۜ وَمِنْ وَرَٓائِهِمْ بَرْزَخٌ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

"Belki orada terk ettiğim (âyetlerine ve resullerine iman eder) sâlih ameller işlerim." Hayır! Bu sadece onun söylediği (boş) bir sözdür ve (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar arkalarında (onları geriye dönmekten alıkoyan) bir berzah (olan kabir âlemi) vardır.

101. Âyet

فَاِذَا نُفِـخَ فِي الصُّورِ فَلَٓا اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَٓاءَلُونَ

Sûr'a üflendiği zaman artık o gün(ün dehşetinden insanların) aralarında akrabalık bağı kalmamıştır. (Herkes kendi derdine düşer) Birbirlerini de arayıp sormazlar.

102. Âyet

فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Artık (o gün) kimin (iman, güzel ve sâlih amel) tartıları ağır gelirse, işte onlar felaha (kurtuluş ve saadete) erenlerdir.

103. Âyet

وَمَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ ف۪ي جَهَنَّمَ خَالِدُونَۚ

Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da (dünyada yaptıklarıyla) kendilerini hüsrana uğratanlardır. Onlar cehennemde ebedi kalacaklardır.

104. Âyet

تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ ف۪يهَا كَالِحُونَ

Ateş onların yüzlerini yalayarak yakar da onlar orada (yüzlerindeki etleri sıyrılmış olarak) sırıtan dişleriyle kalıverirler.

105. Âyet

اَلَمْ تَكُنْ اٰيَات۪ي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ

(Allah onlara buyurur) "(Dünyada) Size âyetlerim okunuyordu da siz onları yalanlıyordunuz değil mi?"

106. Âyet

قَالُوا رَبَّـنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْماً ضَٓالّ۪ينَ

(Onlar) Derler ki: "Rabbimiz! Azgınlığımız bize galip geldi de biz dalâlete düşen bir toplum olduk."

107. Âyet

رَبَّـنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْهَا فَاِنْ عُدْنَا فَاِنَّا ظَالِمُونَ

"Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (küfre) dönersek şüphesiz kendimize zulmetmiş oluruz."

108. Âyet

قَالَ اخْسَؤُ۫ا ف۪يهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ

(Allah onlara) Buyurur: "Orada (azap içinde kalın) susun ve artık (bir daha) Benimle konuşmayın!"

109. Âyet

اِنَّهُ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْ عِبَاد۪ي يَقُولُونَ رَبَّـنَٓا اٰمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِم۪ينَۚ

"Zira kullarımdan bir zümre, 'Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi mağfiret et ve bize merhamet et; çünkü Sen, merhametlilerin hayırlısısın!' diyorlardı."

110. Âyet

فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِياًّ حَتّٰٓى اَنْسَوْكُمْ ذِكْر۪ي وَكُنْتُمْ مِنْهُمْ تَضْحَكُونَ

"Siz ise onlarla alay ediyordunuz. Hatta onlar (ile alay etmeniz) size Beni zikretmeyi unutturdu. Üstelik siz bir de onlara gülüyordunuz."

111. Âyet

اِنّ۪ي جَزَيْتُهُمُ الْيَوْمَ بِمَا صَبَرُٓواۙ اَنَّهُمْ هُمُ الْفَٓائِزُونَ

"Muhakkak ki bugün Ben, (sizin alaylarınıza ve gülmelerinize) sabrettiklerinden dolayı onları mükâfatlandırdım. Şüphesiz onlar gerçek kurtuluşa (ve saadete) erenlerdir."

112. Âyet

قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْاَرْضِ عَدَدَ سِن۪ينَ

(Allah, kâfirlere) "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" buyurur.

113. Âyet

قَالُوا لَبِثْنَا يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَسْـَٔلِ الْعَٓادّ۪ينَ

(Onlar da) "Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. (Eğer hata ediyorsak) Artık sayanlara (bu hesabı tutan meleklere) sor!" derler.

114. Âyet

قَالَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَل۪يلاً لَوْ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

(Allah) Buyurur: "Çok az (bir zaman) kaldınız. Ne olurdu siz (bunu vaktiyle) bilmiş olsaydınız!"

115. Âyet

اَفَحَسِبْتُمْ اَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثاً وَاَنَّكُمْ اِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ

"Siz, Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve Bize asla döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?"

116. Âyet

فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَر۪يمِ

Gerçek Melik (hükümdar) olan Allah çok yücedir. O'ndan başka İlâh yoktur, (O) kerim olan Arş'ın Rabbidir.

117. Âyet

وَمَنْ يَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۙ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِه۪ۙ فَاِنَّمَا حِسَابُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ

Her kim Allah ile beraber hakkında hiçbir delil bulunmayan başka bir ilâha (dua edip) yalvarırsa onun hesabı ancak Rabbinin katındadır. Muhakkak ki kâfirler iflah olmazlar.

118. Âyet

وَقُلْ رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِم۪ينَ

(Resulüm!) De ki: "Rabbim! (Beni ve bütün ümmeti) Mağfiret et ve (bize) merhamet et; çünkü Sen, merhametlilerin hayırlısısın!"

Mu'minûn Sûresi Hakkında

Mekke döneminin sonlarında nâzil olmuştur. Yüz on sekiz âyettir. Sûre ismini, “İnananlar mutlaka kurtuluşa erecektir” meâlindeki ilâhî beyanla başlayıp müminlerin (mü’minûn) vasıflarını anlatan giriş kısmından almıştır. Fâsılası dört âyette م, diğerlerinde ن harfidir.

Mü’minûn sûresinin muhtevasını bir girişle üç bölüm halinde ele almak mümkündür. Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli âyetlerde ebedî hayattaki mutluluğun son noktası (felâh) Allah’ın rızâsına ulaşıp O’nun cemâlini müşahede etme şeklinde belirtilmekte (et-Tevbe 9/72; Yûnus 10/26; el-Kıyâme 75/22-23), sûrenin girişinde sözü edilen mutluluğun mekânını teşkil eden cennete vurgu yapılmaktadır. Sûrenin ilk âyetlerinde cennete gireceklerin vasıfları namaz ve zekât ibadetlerini yerine getirmek, emanete riayet etmek, faydasız söz ve davranışlardan sakınmak ve iffetlerini korumak diye ifade edilmiştir (âyet 1-11). Ardından duyu yoluyla algılama ve akılla istidlâlde bulunma imkânına sahip kılınan insanın yaratıcının varlığı, O’nun bütün evreni yaratıp yönettiği gerçeğine ulaşabilmesi için bazı örnekler sıralanır. Bunlar beşer türünün spermadan üretilip en güzel biçime getirilmesi, dünyanın da içinde yer aldığı mükemmel kozmik sistem vb. hususlardır (âyet 12-22).

Birinci bölümde, Hz. Nûh’tan başlamak üzere peygamberler tarihi boyunca devam eden hak-bâtıl mücadelesi anlatılmaktadır. Peygamberler, insan için onur kırıcı bir davranış olan puta tapmaktan vazgeçmeleri ve tevhid inancını benimsemeleri yolundaki tebliğlerini muhataplarına ulaştırmışlar, dünyadaki bütün fiil ve hareketlerin ölümden sonraki ebedî hayatta hesabının verileceğini söylemişlerdir. Ancak gerçeğe karşı direnişte ısrar eden ve genellikle malî güç ve iktidar sahibi olan kimseler peygamberleri yalanlamış, onların üstünlük ve hâkimiyet peşinde koşan insanlar olduklarını, Allah’ın elçi göndermesi halinde bunun insan değil melek olmasının gerektiğini belirtmişler ve eski yanlış davranışlarını sürdürmüşlerdir. Allah da bu kavimleri helâk etmiştir (âyet 23-44). Daha sonra Hz. Mûsâ ile Firavun mücadelesine kısaca temas edilerek kibirli Firavun ve hânedanının helâk edildiği belirtilmiş, ardından özel bir yaratılışa sahip kılınan Hz. Îsâ zikredilmiştir. Bütün peygamberlerin temel ilkeleri ortak olan ilâhî mesajları insanlara ilettikleri, toplumların ise farklı inanç ve ideolojilere bölündükleri ve her grubun kendisini haklı gördüğü ifade edilmiştir (âyet 45-53).

Sûrenin ikinci bölümünde Hz. Peygamber döneminde mevcut inkârcılar konu edilmiştir. Bu âyetlerde genellikle mal ve evlât sahibi olan inkârcıların gaflet içinde bulundukları, gurura kapıldıkları, âkıbetlerini düşünmedikleri, fiil ve hareketlerinden sorumlu tutulacakları âhiret hayatına inanmadıkları belirtilmektedir. Halbuki yaratıcının sayısız nimetlerinden faydalanan inkârcılar, gerçeği kendilerine haber veren ve hiçbir menfaat beklemeyen Allah elçilerinin uyarılarına sürekli muhatap olmaktadır. Ayrıca ataları gibi kendileri de zaman zaman sıkıntılara mâruz bırakılmakta, sızlanmaları sonucu musibetleri kaldırılmakta, fakat yine de eski tutum ve davranışlarını sürdürmektedirler (âyet 54-92). Daha sonra Hz. Peygamber’e ve kıyamete kadar gelecek İslâm davetçilerine hitap edilerek zalim inkârcılara gelebilecek dünyevî cezalardan, şeytanların kışkırtma ve müdahalelerinden Allah’a sığınmaları emredilmekte, kötülüğü iyilikle bertaraf etmek için çaba sarfetmeleri istenmektedir (âyet 93-98).

Üçüncü bölüm âhiret hayatına ayrılmış olup burada inkârcıların âhirette karşılaşacakları azap anlatılmaktadır. İnkârcıların suçlarını itiraf edip cehennemden çıkarılmayı talep edecekleri, fakat dünyada müminlere karşı onur kırıcı davranışlarının cezasının benzer şekilde kendilerine uygulanacağı belirtilmektedir. Sûrenin son âyetlerinde tevhid inancına tekrar dikkat çekilmekte ve sûre Resûlullah’a tavsiye edilen şu dua ile sona ermektedir: “Rabbim, affet, merhamet et! Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın” (âyet 99-118).

Nübüvvetin Mekke’de geçen ilk on üç yılının son zamanlarında nâzil olduğu bilinen Mü’minûn sûresinde Hz. Peygamber ile ashabının dinî hayatlarını sürdürmelerine izin vermeyen, onları hicret etmeye mecbur eden müşriklere tekrar uyarıda bulunulduğu görülmektedir. Bununla birlikte Resûlullah’a ve dolayısıyla davet ve irşad görevini yerine getirecek kimselere tebliğ sırasında muhataplarına sert davranmamaları tavsiye edilmekte, başarılı olabilmek için öncelikle kendi dinî hayatlarını iyileştirmeleri gerektiği bildirilmektedir.

Hz. Ömer’den nakledildiğine göre Resûl-i Ekrem, “Bana öyle on âyet nâzil oldu ki onların icabını yerine getiren kimse mutlaka cennete girer” dedikten sonra Mü’minûn sûresinin ilk âyetlerini okumuştur (Kurtubî, XII, 102; sûrenin faziletiyle ilgili diğer rivayetler için bk. a.g.e., XII, 102-103; Şevkânî, III, 473). Ebüssuûd Efendi Tefsîru sûreti’l-Müǿminîn (Süleymaniye Ktp., Süleymaniye, nr. 1026/4) ve Mustafa b. Ebû Saîd el-Hâdimî Risâle fî ķad efleĥa’l-müǿminûn adıyla birer risâle kaleme almışlardır (Süleymaniye Ktp., Tırnovalı, nr. 1842).

BİBLİYOGRAFYA:

Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Seyyid el-Cümeylî), Beyrut 1410/1990, s. 258-260; Kurtubî, el-CâmiǾ, XII, 102-103; Şevkânî, Fetĥu’l-ķadîr, III, 473; N. Robinson, “The Structure and Interpretation of Sūrat al-Mu’minūn”, Journal of Qur’anic Studies, II/1, London 2000, s. 89-106.

M. Kâmil Yaşaroğlu