HAL BÖYLEYKEN, ne zaman ayetlerimiz bütün açıklığıyla kendilerine ulaştırılsa, hakkı inkara şartlanmış olan kimseler imana erişenlere: “(Bu) iki insan topluluğundan ⁵⁸ konum olarak hangisi daha üstün ve güçlü, topluluk olarak hangisi dahi iyi/daha seçkindir?” ⁵⁹ diye sorup dururlar.
58 Lafzen, “iki grup” ya da “iki parti”den: din ve ahlak sorunlarına yaklaşımlarındaki temel farklılıklarıyla karakterize edilen iki tip insan toplumu. (Bkz. bundan sonraki not.)59 Lafzen, “topluluk [ya da “meclis”] olarak daha iyi”. İnkarcıların ağzından verilen bu temsîl edici “ifade”, belâgat gereği soru üslubuyla, mutlak ahlakî ilkelere teslim olmaya yanaşmayan ve sadece geçici çıkar hesaplarının gösterdiği yolda gitmeye kararlı bir toplumdan yana, görünüş olarak makul ama derine inildiğinde çürük ve asılsız olan bir iddiayı dile getirmektedir. Böyle bir toplumsal düzende, maddî başarı ve iktidar çoğu zaman tüm metafizik kaygıları -özellikle de Allah’ın öngördüğü ahlakî standartlarla bağdaşan metafizik kaygıları- bile-isteye kısmen ya da tamamen bir kenara bırakmanın sağladığı bir nimet olarak görülmektedir. Bu görüş, bu tür kaygıların özgür ve sınırsız “ilerleme” yolu üzerinde insanın karşısına çıkan bir engelden başka bir şey olmadığı inancına dayanmaktadır. Ayrıca belirtmeye gerek yok ki, en vecîz ifadesini modern söylemdeki “Din halkın afyonudur” sözünde bulan bu tutum, insanın toplumsal hayatının -tabii, bununla gerçekten “iyi” olan bir hayat tarzı kasdediliyorsa- belirli birtakım ahlakî ilke ve yasaklara dayandırılması gerektiği yönünde gelişmiş bütün dinlerin ittifakla dile getirdiği anlayışa taban tabana zıttır. Bu ahlakî ilke ve sınırlandırmaların, mahiyetleri gereği, maddeci eğilimlere kendini kaptırmış toplumlara hükmeden ve onları -başkalarında ve manevî planda da kendilerinde yol açtıkları tahribata bakmaksızın- geçici bir süre için maddî refah ve üstünlüğe kavuşturan ilkesiz ve dizginsiz güç ve iktidar mekanizmalarını işlemez hale getirmeleri tabiidir: Fakat insanın bencilliği ve iktidar hırsı üzerinde tam da bir fren rolü oynadıkları içindir ki, ancak bu ahlakî ilke ve sınırlandırmalar -ve sadece bunlar- bir cemaati, maddeci toplumun tutsak olduğu sonu gelmez tüketici, yoksullaştırıcı iç gerilimlerden, düş kırıklıklarından kurtarabilir; buna bağlı olarak, daha organik ve dolayısıyla daha kalıcı bir toplumsal huzur ve esenlik getirebilirler. Kısacası, “hakkı inkara şartlanmış olanların” ağzıyla ifade edilen belâgat gereği soruya karşı Kur’an’ın, vecîz bir üslup içinde dile getirilen cevabı budur.