1. Âyet
كٓـهٰيٰعٓصٓۜ
Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd.
Meryem Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 19. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 98 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 44. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
كٓـهٰيٰعٓصٓۜ
Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd.
ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّاۚ
(Bu okunacak âyetler) Rabbinin, Zekeriyyâ kuluna rahmetini anmasıdır.
اِذْ نَادٰى رَبَّهُ نِدَٓاءً خَفِياًّ
Hani o, gizli bir seslenişle Rabbine (yalvararak) nidâ etmişti.
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنّ۪ي وَاشْتَعَلَ الرَّاْسُ شَيْباً وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَٓائِكَ رَبِّ شَقِياًّ
Şöyle demişti: "Rabbim! Doğrusu ben (ihtiyarladım) benim kemik(lerim de zayıflayıp) gevşedi ve baş(ım) yaşlılık aleviyle tutuştu (saçım, sakalım ağardı). Ama Rabbim! Sana dua etmekle de hiç bedbaht olmadım (Sen beni hiç geri çevirmedin)."
وَاِنّ۪ي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَٓاء۪ي وَكَانَتِ امْرَاَت۪ي عَاقِراً فَهَبْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ وَلِياًّۚ
"Ve gerçek şu ki ben, ardımdan (yerime geçecek olan) yakınlarım(ın sana isyankâr olmaların)dan (dolayı ümmet için) korkuyorum. Hanımım da kısırdır. Bu sebeple katından bana veli (olacak bir evlat) hibe (edip ihsan) et!"
يَرِثُن۪ي وَيَرِثُ مِنْ اٰلِ يَعْقُوبَۗق وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِياًّ
"Ki o hem bana vâris olsun hem de Yakûb hanedanına vâris olsun! Ve Rabbim onu razı olduklarından eyle!"
يَا زَكَرِيَّٓا اِنَّـا نُـبَشِّرُكَ بِغُـلَامٍنِ اسْـمُهُ يَحْيٰىۙ لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِياًّ
(Bunun üzerine melekler ona şöyle nidâ ettiler) "Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz Biz seni bir oğul ile müjdeliyoruz ki onun adı Yahyâ'dır. Biz daha önceden (bu) ismi kimseye vermedik."
قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَاَت۪ي عَاقِراً وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِياًّ
(Zekeriyyâ) "Rabbim!" dedi, "hanımım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına ulaştığım hâlde benim nasıl oğlum olur?"
قَالَ كَذٰلِكَۚ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْـٔاً
(Melekler) "Öyledir, (ama) senin Rabbin, 'o Bana kolaydır, daha önce sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım' buyurdu" dedi.
قَالَ رَبِّ اجْعَلْ ل۪ٓي اٰيَةًۜ قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلٰثَ لَيَالٍ سَوِياًّ
(Zekeriyyâ) "Rabbim!" dedi, "(çocuğum olacağına dair) bana bir işaret ver!" (Melekler) "Sana işaret, sapasağlam olduğun hâlde (üç gün) üç gece insanlarla konuşamamandır" dedi.
فَخَرَجَ عَلٰى قَوْمِه۪ مِنَ الْمِحْرَابِ فَاَوْحٰٓى اِلَيْهِمْ اَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِياًّ
Bunun üzerine (Zekeriyyâ), mâbedden kavminin karşısına çıkarak onlara, "sabah akşam (Rabbinizi) tesbih edin!" diye (elleriyle) işaret etti.
يَا يَحْيٰى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍۜ وَاٰتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِياًّۙ
(Yahyâ doğup büyüdüğünde ona) "Ey Yahyâ! Kitabı kuvvetle tut!" (buyurduk). Ve henüz çocuk iken ona hikmet verdik.
وَحَنَاناً مِنْ لَدُنَّا وَزَكٰوةًۜ وَكَانَ تَقِياًّۙ
Yine (ona) tarafımızdan bir kalp yumuşaklığı ve (gönül) temizliği (verdik). Çünkü o takvâ sahibi (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlardan) biriydi.
وَبَراًّ بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُنْ جَبَّاراً عَصِياًّ
Dahası anne babasına iyi davranan biriydi ve o, isyankâr bir zorba değildi.
وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَياًّ۟
Doğduğu gün, öleceği gün ve tekrar diriltileceği gün ona selam olsun!
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَۢ اِذِ انْتَبَذَتْ مِنْ اَهْلِهَا مَكَاناً شَرْقِياًّۙ
(Resulüm!) Kitâb'ta Meryem'i de an! Hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti.
فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَاباً فَاَرْسَلْـنَٓا اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَراً سَوِياًّ
Meryem, onlarla (kendi) arasına (onların kendisini meşgul edemeyecekleri) bir perde çekmişti. Derken, Biz ona rûhumuz (olan vahiy meleğimiz Cebrail)i gönderdik de o, kendisine düzgün bir insan suretinde göründü.
قَالَتْ اِنّ۪ٓي اَعُوذُ بِالرَّحْمٰنِ مِنْكَ اِنْ كُنْتَ تَقِياًّ
(Meryem ona) Dedi ki: "Muhakkak ki ben, senden Rahmân'a sığınırım. Eğer ki sen takvâlı isen (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlardan biri isen bana kötülük etme)!"
قَالَ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ رَسُولُ رَبِّكِۗق لِاَهَبَ لَكِ غُلَاماً زَكِياًّ
(Cebrail) "(Benden korkma) Ben sadece sana tertemiz bir çocuk hibe ed(ip müjdele)mek için Rabbinin (gönderdiği) resulüyüm" dedi.
قَالَتْ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْن۪ي بَشَرٌ وَلَمْ اَكُ بَغِياًّ
(Meryem) "Bana hiçbir insan dokunmadığı, iffetsiz de olmadığım hâlde benim nasıl çocuğum olabilir?" dedi.
قَالَ كَذٰلِكِۚ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌۚ وَلِنَجْعَلَـهُٓ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّاۚ وَكَانَ اَمْراً مَقْضِياًّ
(Cebrail) "Öyledir, (ama) senin Rabbin, 'o Bana kolaydır. Biz onu insanlara bir âyet ve katımızdan bir rahmet kılmamız için (böyle takdir ettik). Ve (bu, ezelde) karara bağlanmış bir iştir' buyurdu" dedi.
فَحَمَلَتْهُ فَانْتَبَذَتْ بِه۪ مَكَاناً قَصِياًّ
Böylece (Rabbinin emriyle Meryem) o (çocuğ)a hamile kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.
فَاَجَٓاءَهَا الْمَخَاضُ اِلٰى جِذْعِ النَّخْلَةِۚ قَالَتْ يَا لَيْتَن۪ي مِتُّ قَبْلَ هٰذَا وَكُنْتُ نَسْياً مَنْسِياًّ
Nihayet doğum sancısı onu (kurumuş) bir hurma ağacının parçasına (dayanmaya) sevk etti. (Endişeli ve ne yapacağını bilemez bir hâlde) Dedi ki: "Keşke ben bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!"
فَنَادٰيهَا مِنْ تَحْتِهَٓا اَلَّا تَحْزَن۪ي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِياًّ
Bunun üzerine alt tarafından ona şöyle seslendi: "Sakın üzülme! Rabbin (seni unutmadı ve) senin alt tarafında bir su arkı vücuda getirdi."
وَهُزّ۪ٓي اِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَباً جَنِياًّۘ
"Haydi, (kurumuş) hurma ağacının (bir) parçasını kendine doğru silkele ki (hurma ağacı yeniden yeşererek) üzerine taze hurma dökülsün."
فَكُل۪ي وَاشْرَب۪ي وَقَرّ۪ي عَيْناًۚ فَاِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ اَحَداًۙ فَقُول۪ٓي اِنّ۪ي نَذَرْتُ لِلرَّحْمٰنِ صَوْماً فَلَنْ اُكَلِّمَ الْيَوْمَ اِنْسِياًّۚ
"Ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen (ellerinle işaret ederek onlara), 'şüphesiz ben Rahmân'a (susma) oruc(u) adadım, artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım' de."
فَاَتَتْ بِه۪ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُۜ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْـٔاً فَرِياًّ
Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Onlar dediler ki: "Ey Meryem! Hakikaten sen çok çirkin bir şey yapmışsın!"
يَٓا اُخْتَ هٰرُونَ مَا كَانَ اَبُوكِ امْرَاَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ اُمُّكِ بَغِياًّۚ
"Ey Hârûn'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz değildi."
فَاَشَارَتْ اِلَيْهِ۠قف قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِياًّ
Bunun üzerine (Meryem, çocukla konuşun diye) onu işaret etti. (Onlar şaşkınlıkla) Dediler ki: "Biz beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?"
قَالَ اِنّ۪ي عَبْدُ اللّٰهِ۠قف اٰتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَن۪ي نَبِياًّۙ
(O sırada çocuk) Şöyle dedi: "Şüphesiz ki ben, Allah'ın kuluyum. (O) Bana kitap verdi ve beni nebî yaptı."
وَجَعَلَن۪ي مُبَارَكاً اَيْنَ مَا كُنْتُۖ وَاَوْصَان۪ي بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِ مَا دُمْتُ حَياًّۖ
"Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece bana salâtı (her anda O'nun huzurunda durmaya çalışarak yaşamayı) ve (nefsimin cimriliğinden kurtulmak için) zekâtı emretti."
وَبَراًّ بِوَالِدَت۪يۘ وَلَمْ يَجْعَلْن۪ي جَبَّاراً شَقِياًّ
"Ve (bana) anneme iyilik eden biri (olmayı emretti). Beni azgın bir zorba kılmadı."
وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ اَمُوتُ وَيَوْمَ اُبْعَثُ حَياًّ
"Doğduğum gün, öleceğim gün ve tekrar diriltileceğim gün bana selam olsun!"
ذٰلِكَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَۚ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذ۪ي ف۪يهِ يَمْتَرُونَ
(Resulüm!) İşte (ehl-i kitabın) ihtilaf edip durdukları Meryem oğlu Îsâ hakkındaki (Allah'ın) hak sözü budur.
مَا كَانَ لِلّٰهِ اَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍۙ سُبْحَانَهُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُۜ
Allah'ın bir çocuk edinmesi olacak şey değildir! O, Subhân'dır (bundan münezzehtir). O, bir işe hükmettiği zaman ona sadece "ol!" der ve o da hemen oluverir.
وَاِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ
(Hâlbuki Îsâ onlara demişti ki) "Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O'na âbd ol(up kulluk ed)in! İşte bu, sırât-ı mustakîm (Allah'a dosdoğru varan yol)dur."
فَاخْتَلَفَ الْاَحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ مَشْهَدِ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ
Fakat (birtakım) gruplar kendi aralarında (yine de) ayrılığa düştüler. Artık büyük bir gün (olan kıyamet)e şahid olunduğu zaman vay o kâfirlerin hâline!
اَسْمِعْ بِهِمْ وَاَبْصِرْۙ يَوْمَ يَاْتُونَنَاۚ لٰكِنِ الظَّالِمُونَ الْيَوْمَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
Onlar, Bize geldikleri o (kıyamet) gün(ü hakikati) işitirler ve görürler; fakat o zalimler bugün apaçık bir dalâlet içindedirler.
وَاَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْحَسْرَةِ اِذْ قُضِيَ الْاَمْرُۚ وَهُمْ ف۪ي غَفْلَةٍ وَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
(Resulüm! Sen) Onları işin bitirileceği (bu) hasret (ve pişmanlık) gününe karşı uyar; çünkü onlar (bugün) bir gaflet içindedirler ve (öldükten sonra diriltileceklerine) iman etmiyorlar.
اِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الْاَرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا وَاِلَيْنَا يُرْجَعُونَ۟
Şüphesiz ki yeryüzüne ve onun üzerindekilere Vâris olan (ancak) Biziz ve onlar ancak Bize döndürülürler.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِبْرٰه۪يمَۜ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقاً نَبِياًّ
(Resulüm!) Kitâb'ta İbrâhîm'i de an! Gerçekten o, sıdkı bütün (özü, sözü doğru) bir nebî idi.
اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْن۪ي عَنْكَ شَيْـٔاً
Hani o, babasına şöyle demişti: "Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana faydası olmayan bir şeye niçin âbd ol(up kulluk ed)iyorsun?"
يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي قَدْ جَٓاءَن۪ي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَاْتِكَ فَاتَّبِعْن۪ٓي اَهْدِكَ صِرَاطاً سَوِياًّ
"Ey babacığım! Şüphesiz ki sana gelmeyen bir ilim gerçekten bana geldi. Artık bana tabi ol ki seni düzgün (ve Hakk'a dosdoğru varan) bir yola hidâyet edeyim."
يَٓا اَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ عَصِياًّ
"Ey babacığım! şeytana âbd ol(up kulluk et)me; çünkü şeytan, (rahmetiyle herkesi ve her şeyi kuşatan) Rahmân'a asi olmuştur."
يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِياًّ
"Ey babacığım! Doğrusu ben, sana Rahmân'dan bir azabın dokunmasından, böylece (şeytanın durumuna düşüp) şeytana dost olmandan korkuyorum."
قَالَ اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ اٰلِهَت۪ي يَٓا اِبْرٰه۪يمُۚ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ لَاَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْن۪ي مَلِياًّ
(Babası) "Ey İbrâhîm! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Andolsun eğer (bu söylediklerinden) vazgeçmezsen mutlaka seni taşlarım! Haydi, (benim dinime dönene kadar) uzun(ca) bir süre benden uzak dur!" dedi.
قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَۚ سَاَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبّ۪يۜ اِنَّهُ كَانَ ب۪ي حَفِياًّ
(İbrâhîm) Şöyle dedi: "Sana selam olsun. Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim; çünkü O, bana karşı Hafiyy'dir (gizli olan, gizli lütuflarda bulunan ve kuluna ikram etmek için her anda onu izleyendir)."
وَاَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَاَدْعُوا رَبّ۪يۘ عَسٰٓى اَلَّٓا اَكُونَ بِدُعَٓاءِ رَبّ۪ي شَقِياًّ
"Ben sizden de Allah'tan başka (dua edip) yalvardığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve (sadece) Rabbime (dua edip) yalvarıyorum. Umarım ki Rabbime (senin için mağfiret dileyip) dua etmekle isyankârlardan olmam."
فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۙ وَهَبْنَا لَـهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ وَكُلاًّ جَعَلْنَا نَبِياًّ
Nihayet (İbrâhîm) onlardan ve Allah'tan başka âbd ol(up kulluk et)tikleri şeylerden (hicret edip) uzaklaştı, Biz de ona İshâk'ı ve (torunu) Yakûb'u hibe ettik, her birini de nebî kıldık.
وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِياًّ۟
Dahası onlara rahmetimizden ihsanda bulunduk ve onlar için yüce bir sıdkiyet lisanı (Allah'ın yüceliğini, gönüllerindeki sadakatle anlatma hâli) verdik.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسٰىۘ اِنَّهُ كَانَ مُخْلَصاً وَكَانَ رَسُولاً نَبِياًّ
(Resulüm!) Kitâb'ta Mûsâ'yı da an! Gerçekten o, (dini yalnız Allah'a) hâlis kıl(arak O'na ihlâs ile kulluk ed)en bir kimse idi ve bir resul, bir nebî idi.
وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الْاَيْمَنِ وَقَرَّبْنَاهُ نَجِياًّ
Biz ona Tûr'un sağ tarafından (hak olarak) nidâ ettik ve onu gizlice konuşmak için (kendimize) yaklaştırdık.
وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَٓا اَخَاهُ هٰرُونَ نَبِياًّ
Ve rahmetimizden ona kardeşi Hârûn'u bir nebî olarak bahşettik.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِسْمٰع۪يلَۘ اِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولاً نَبِياًّۚ
(Resulüm!) Kitâb'ta İsmâîl'i de an! Şüphesiz o, vaadine sadık bir kimse idi ve bir resul, bir nebî idi.
وَكَانَ يَاْمُرُ اَهْلَهُ بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِۖ وَكَانَ عِنْدَ رَبِّه۪ مَرْضِياًّ
(O) Ailesine (ve ümmetine) salâtı (her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalışarak yaşamayı) ve (nefsin cimriliğinden kurtulmak için) zekâtı emrederdi. (O) Rabbinin katında da rızaya erişmiş biriydi.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِدْر۪يسَۘ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقاً نَبِياًّۗق
(Resulüm!) Kitâb'ta İdrîs'i de an! Hakikaten o, sıdkı bütün (özü, sözü doğru) bir nebî idi.
وَرَفَعْنَاهُ مَكَاناً عَلِياًّ
Biz onu da (katımızda) yüce bir makama yükselttik.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ وَ ٔاِسْرَٓاي۪لَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّداً وَبُكِياًّ
İşte bunlar, Âdem'in soyundan, Nûh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrâhîm ve (diğer adı) İsrâîl (olan Yakûb)un soyundan hidâyet ettiğimiz ve seçtiğimiz, Allah'ın kendilerine nimet verdiği nebîlerdendir. Onlara, Rahmân (olan Allah)ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak (hemen) secdeye kapanırlardı.
فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ اَضَاعُوا الصَّلٰوةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَياًّۙ
Derken onların ardından öyle bir nesil geldi ki salâtı zayi ettiler ve şehvetlerine tabi oldular. Yakında onlar, (bu yaptıklarından dolayı cehennemdeki) Ğayya (Çukuru'n)u boylayacaklar.
اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ شَيْـٔاًۙ
Ancak tövbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyenler müstesna. Onlar(a iman ve amellerinin karşılığı tastamam verilecek ve onlar) hiçbir zulme uğratılmadan cennete gireceklerdir.
جَنَّاتِ عَدْنٍنِ الَّت۪ي وَعَدَ الرَّحْمٰنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَاْتِياًّ
(O cennet) Rahmân (olan Allah'ın) kullarına gıyaben vaad ettiği Adn cennetleridir. Muhakkak ki O'nun vaadi yerine gelecektir.
لَا يَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْواً اِلَّا سَلَاماًۜ وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ ف۪يهَا بُكْرَةً وَعَشِياًّ
Onlar orada boş bir söz işitmezler. Yalnızca selam (ve güzel sözler işitirler). Ayrıca orada sabah akşam kendileri için (istedikleri her türlü) rızıkları vardır.
تِلْكَ الْجَنَّةُ الَّت۪ي نُورِثُ مِنْ عِبَادِنَا مَنْ كَانَ تَقِياًّ
Kullarımızdan takvâ sahibi (olan, kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışan) kimseleri (ebedi olarak) vâris kılacağımız cennet, işte budur.
وَمَا نَتَنَزَّلُ اِلَّا بِاَمْرِ رَبِّكَۚ لَهُ مَا بَيْنَ اَيْد۪ينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذٰلِكَۚ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِياًّۚ
(Resul vahyin neden geciktiğini merak edince, Cebrail dedi ki) "Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde bulunan, arkamızda kalan ve bu ikisi arasındaki (bütün zaman, mekân ve içinde yaptığımız) her şey O'na aittir (ve O'nun emrine tabidir). (Senin) Rabbin asla unutkan değildir!"
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِه۪ۜ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِياًّ۟
"(O) Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. O hâlde O'na âbd ol ve O'na ibadetinde sabırlı ol! Sen hiç O'nun ismini taşıyan bir başkasını biliyor musun!"
وَيَقُولُ الْاِنْسَانُ ءَاِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ اُخْرَجُ حَياًّ
Buna karşın insan, "(ben) öldüğüm zaman gerçekten diri olarak (kabirden) çıkarılacak mıyım?" der.
اَوَلَا يَذْكُرُ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْـٔاً
İnsan, daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşün(üp idrak et)mez mi?
فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاط۪ينَ ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِياًّۚ
Rabbine yemin olsun ki mutlak surette o (kâfir)leri ve (peşlerinden gittikleri) şeytanları (hep birlikte mahşerde) toplayacağız, sonra onları diz üstü çökmüş (perişan bir) vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız!
ثُمَّ لَنَنْزِعَنَّ مِنْ كُلِّ ش۪يعَةٍ اَيُّهُمْ اَشَدُّ عَلَى الرَّحْمٰنِ عِتِياًّۚ
Sonra Rahmân'a (oradaki) her topluluktan en çok asi (kibirli ve nankör) olanlar hangileri ise muhakkak (onları) çekip çıkaracağız (ve cehenneme atacağız)!
ثُمَّ لَنَحْنُ اَعْلَمُ بِالَّذ۪ينَ هُمْ اَوْلٰى بِهَا صِلِياًّ
Çünkü elbette Biz, o (cehennem)e girmeye kimlerin daha müstahak olduklarını çok iyi biliriz.
وَاِنْ مِنْكُمْ اِلَّا وَارِدُهَاۚ كَانَ عَلٰى رَبِّكَ حَتْماً مَقْضِياًّۚ
(Ey insanlar!) Sizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. (Bu) Rabbinin kendi üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür.
ثُمَّ نُنَجِّي الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِم۪ينَ ف۪يهَا جِثِياًّ
Sonra Biz, takvâ sahiplerini (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları oradan) kurtarır (cennete koyarız), zalimleri ise diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓواۙ اَيُّ الْفَر۪يقَيْنِ خَيْرٌ مَقَاماً وَاَحْسَنُ نَدِياًّ
Hâl böyleyken, kendilerine apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman kâfirler iman edenlere dediler ki: "İki topluluk (olan mü'min ve kâfirler)den hangisi(nin dünyadaki) makam(ı) daha hayırlı, meclis (ve topluluğ)u daha güzeldir?"
وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ اَحْسَنُ اَثَاثاً وَرِءْياً
Oysa Biz, onlardan önce mal, mülk ve dış görünüşü daha güzel olan nice nesilleri helâk ettik.
قُلْ مَنْ كَانَ فِي الضَّلَالَةِ فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمٰنُ مَداًّۚ حَتّٰٓى اِذَا رَاَوْا مَا يُوعَدُونَ اِمَّا الْعَذَابَ وَاِمَّا السَّاعَةَۜ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضْعَفُ جُنْداً
(Resulüm!) De ki: "Kim dalâlette ise Rahmân ona ne kadar mühlet verirse versin, ya kendilerine vaad edilen (dünyadaki) azabı ya da (kıyamet) saati(ni) gördüklerinde kimin yeri daha kötüymüş ve kimin taraftarları daha zayıfmış bileceklerdir."
وَيَز۪يدُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اهْتَدَوْا هُدًىۜ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَاباً وَخَيْرٌ مَرَداًّ
Allah, hidâyette olanların hidâyetini arttırır. Bâki kalacak olan sâlih ameller, Rabbinin katında hem sevap bakımından daha hayırlı hem de sonuç bakımından daha hayırlıdır.
اَفَرَاَيْتَ الَّذ۪ي كَفَرَ بِاٰيَاتِنَا وَقَالَ لَاُو۫تَيَنَّ مَالاً وَوَلَداًۜ
(Resulüm!) Âyetlerimizi inkâr eden, üstelik "elbette bana mal ve evlat verilecek" diyen kimseyi gördün mü?
اَطَّـلَعَ الْغَيْبَ اَمِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمٰنِ عَهْداًۙ
(O) Gayba vakıf ol(up onu bil)di mi yoksa Rahmân'ın katından bir söz mü aldı?
كَلَّاۜ سَنَكْتُبُ مَا يَقُولُ وَنَمُدُّ لَهُ مِنَ الْعَذَابِ مَداًّۙ
(Kesinlikle) Hayır! Biz onun söylediklerini (amel kitabına) yazacağız ve (âhiret günü onun) azabını arttırdıkça arttıracağız!
وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ وَيَاْت۪ينَا فَرْداً
Onun (bu) söylediği şeylerin (malının da evladının da gerçek sahibi ve) Vâris'i Biziz. O ise Biz(im huzurumuz)a tek başına gelecektir.
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لِيَكُونُوا لَهُمْ عِزاًّۙ
Onlar, kendilerine bir izzet (itibar ve şeref) olsun diye Allah'tan başka ilâhlar edindiler.
كَلَّاۜ سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِداًّ۟
Hayır! (Taptıkları o ilâhlar) Yakında onların ibadetlerini inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır.
اَلَمْ تَرَ اَنَّٓا اَرْسَلْنَا الشَّيَاط۪ينَ عَلَى الْكَافِر۪ينَ تَؤُزُّهُمْ اَزاًّۙ
(Resulüm! Sen, küfürlerinden dolayı) Kâfirlerin üzerine onları kışkırttıkça kışkırtan şeytanları gönderdiğimizi görmedin mi?
فَلَا تَعْجَلْ عَلَيْهِمْۜ اِنَّمَا نَعُدُّ لَهُمْ عَداًّۚ
Öyle ise onlar hakkında(ki emrimizin gelmesi için) acele etme! Muhakkak ki Biz, onlar(ın sen ve mü'minler) için (söylediklerini de yaptıklarını da kıyamette onlara hesap sormak maksadıyla) bir bir sayıyoruz.
يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّق۪ينَ اِلَى الرَّحْمٰنِ وَفْداًۙ
O gün Biz, muttakileri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) Rahmân'ın (huzurunda, rahmetine nail olmuş) konukları olarak toplarız.
وَنَسُوقُ الْمُجْرِم۪ينَ اِلٰى جَهَنَّمَ وِرْداًۢ
(Nefsinin hevâsını ilâh edinen) Mücrimleri de susamış (sürüler gibi) cehenneme süreriz.
لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمٰنِ عَهْداًۢ
(O gün) Rahmân'ın katında bir söz (ve yetki) almış olanlardan başkası şefâata güç yetiremez.
وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداًۜ
Bir de o (ehl-i kitaptan olan)lar, "Rahmân çocuk edindi" dediler.
لَقَدْ جِئْتُمْ شَيْـٔاً اِداًّۙ
Andolsun ki siz, (ey ehl-i kitap! Çok çirkin) bir iddiada bulundunuz.
تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ الْاَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبَالُ هَداًّۙ
Bundan dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak ve dağlar (darmadağın olup) yerle bir olacak!
اَنْ دَعَوْا لِلرَّحْمٰنِ وَلَداًۚ
Onlar Rahmân'a çocuk isnad ettiler diye.
وَمَا يَنْبَغ۪ي لِلرَّحْمٰنِ اَنْ يَتَّخِذَ وَلَداًۜ
Hâlbuki Rahmân'a çocuk edinmek yaraşmaz.
اِنْ كُلُّ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اِلَّٓا اٰتِي الرَّحْمٰنِ عَبْداًۜ
Göklerde ve yerde bulunan hiç kimse yoktur ki (kıyamet günü) Rahmân'ın huzuruna kul olarak çıkmasın.
لَقَدْ اَحْصٰيهُمْ وَعَدَّهُمْ عَداًّۜ
Andolsun ki (Rahmân olan Allah, ilmiyle) onları (çepeçevre) kuşatmış ve (her birinin söylediklerini de yaptıklarını da) tek tek saymıştır.
وَكُلُّهُمْ اٰت۪يهِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فَرْداً
Ve onların hepsi kıyamet günü O(nun huzuru)na tek başına gelecektir.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُداًّ
Muhakkak ki Rahmân, iman edip sâlih ameller işleyen kimseler için (gönüllerde) bir sevgi var edecektir.
فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّق۪ينَ وَتُنْذِرَ بِه۪ قَوْماً لُداًّ
(Resulüm!) Biz bu (Kur'ân)ı ancak, onunla muttakilere (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara) müjde vermen ve inatçı bir kavmi onunla uyarman için senin dilinle (Arapça olarak indirip) kolaylaştırdık.
وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍۜ هَلْ تُحِسُّ مِنْهُمْ مِنْ اَحَدٍ اَوْ تَسْمَعُ لَهُمْ رِكْزاً
Zira Biz, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. (Şimdi sen) Onlardan herhangi birin(den bir varlık emares)i hissediyor veya onlara ait cılız bir ses işitiyor musun?
Mekke döneminde muhtemelen Hz. Peygamber’in risâletinin beşinci veya altıncı yılında Habeşistan hicretinden önce nâzil olmuştur. 58 ve 71. âyetlerin Medine devrinde indiği nakledilmekle birlikte bu âyetlerle sûrenin konusu arasındaki sıkı ilişki bu rivayeti şüpheli kılmaktadır. Adını sûrede kendisinden geniş şekilde bahsedilen Hz. Meryem’den alır. İbn Abbas’tan gelen bir rivayete göre başındaki hurûf-ı mukattaadan dolayı “Kâf hâ yâ ayn sâd” sûresi olarak da adlandırılır (Âlûsî, XVI, 56). Doksan sekiz âyet olup fâsılası ا، د، م، نharfleridir.
İhtiva ettikleri mûcizevî olaylar bakımından bir önceki Kehf sûresiyle arasında ilişki bulunan Meryem sûresi Hıristiyanlığın temel ilkelerinden bahseden ilk Mekkî sûredir. Daha sonra inen Mekkî sûrelerde Meryem ile Îsâ hakkında bazı âyetler yer almakla beraber bu bilgiler birer işaret niteliğindedir. Nüzûl zamanı dikkate alındığında Meryem sûresinin, bir hıristiyan ülkesi olan Habeşistan’a hicret edecek müslümanları bilgilendirme ve hazırlama niteliği taşıdığı anlaşılır. Sûrenin üslûbu, özellikle ilk kırk âyetinde sadece Hz. Îsâ hakkında İslâm’ın görüşlerini ortaya koyan, mücadeleden uzak ifade tarzı bu görüşü destekler. Nitekim Habeşistan’a sığınan müslümanların sözcüsü Ca‘fer b. Ebû Tâlib, Habeş Kralı Ashame en-Necâşî’nin huzurunda Meryem sûresinin Hz. Yahyâ ve Îsâ’dan bahseden ilk kısımlarını okumuş, kral âyetlerden etkilenerek ağlamıştır. Dolayısıyla bu sûrenin, Habeşistan’a sığınan müslümanların inançlarını oradaki hıristiyanlara anlatmaları konusunda kuvvetli bir delil oluşturduğu anlaşılmaktadır. Aynı zamanda sevgi ve merhamet ifadelerinin yer aldığı ilk bölümlerde âyet sonlarındaki kelimelerin de bu sevgi atmosferiyle uyum halinde olduğu görülmektedir. Ayrıca sûrenin etkileyici bir fonetik yapısı vardır.
Mekke döneminde nâzil olan diğer sûreler gibi Meryem sûresinde de tevhid inancı, peygamberlik, öldükten sonra dirilme ve amellerin karşılığına dair konuların yanı sıra Allah’ın çocuk sahibi olmaktan ve ortağı bulunmaktan tenzih edilmesiyle ilgili âyetler yer almaktadır. Sûrenin yaklaşık üçte ikisini oluşturan peygamber kıssaları arasında en dikkat çekici olanı Meryem ve Îsâ kıssasıdır. Burada risâletin birliğine, bütün peygamberlerin insanları tevhid inancına çağırdığına işaret edilmektedir. Sûrede ayrıca bazı kıyamet sahnelerine de yer verilir.
Meryem sûresinin muhtevasını iki bölümde ele almak mümkündür: Peygamber kıssaları (âyet 1-65), öğüt ve uyarılar (âyet 66-98). Birinci bölümün 1-40. âyetlerinde Ehl-i kitabın tarihinden kesitler verilmiş ve Hz. Îsâ’dan sonraki hıristiyanların inançlarında düştükleri yanlışlar izah edilmiştir. İlk olarak Hz. Zekeriyyâ ile oğlu Yahyâ kıssasına temas edilir. Allah’ın Zekeriyyâ’ya karşı rahmeti, Zekeriyyâ’nın ilerlemiş yaşına rağmen kendisine vâris olacak bir evlât istemesi ve Hz. Yahyâ’nın mûcizevî bir doğumla dünyaya gelişi anlatılır. Yahyâ’nın doğum kıssasının Hz. Îsâ’nın doğumuyla ilgili bölümden önce anlatılması, Îsâ’nın doğumunun benzeri ilâhî bir mûcizenin daha önce meydana geldiğini vurgulama amacı taşımaktadır. Ardından bu kıssadan daha şaşırtıcı ve mûcizevî olan Meryem ve Îsâ kıssasına temas edilir. Sûrenin, “İşte Meryem oğlu Îsâ; şüphe edip ayrılığa düştükleri şey gerçek söze göre budur” meâlindeki 34. âyetinden bu kıssanın hedefinin muhatapları ihtilâfa düştükleri konuda aydınlatmak olduğu anlaşılmaktadır. Bu âyetlerde Meryem’in iffetli ve temiz oluşu, Îsâ’ya hamile kalışı, Îsâ’nın babasız olarak dünyaya gelmesi, Meryem’in kendi kavmi tarafından kınanması, Îsâ’nın beşikte iken konuşması ve kendisinin Allah’ın kulu olduğunu söylemesi anlatılır. Îsâ’nın Allah’ın oğlu olduğu iddiasının çok çirkin bir iddia olduğu belirtilir. Âyetler, hıristiyanlara saptıkları yanlış inançtan dönmeleri için yol göstererek onları İslâm’a girmeye, içinde bulundukları şüphe, çekişme ve ihtilâflardan kurtulmaya teşvik etmekte, yahudilere de Hz. Îsâ ve annesine karşı yaptıkları çirkin yakıştırmalar konusunda cevap vermektedir. Daha sonraki âyetlerde (âyet 40-50) Hz. İbrâhim ile babası arasında geçen şirk ve tevhid mücadelesi anlatılır. Hz. İbrâhim’in hem Yahudilik’te hem Hıristiyanlık’ta önemli bir peygamber olduğu dikkate alındığında bu sûrede onun babasıyla yaptığı tartışmanın bir bakıma Ehl-i kitaba ve özellikle hıristiyanlara yönelik bir mesaj niteliğinde olduğu görülür. Ayrıca bu kıssa ile bir anlamda Habeşistan’a sığınanlar da teselli edilmektedir. Çünkü Hz. İbrâhim de onlar gibi babasından, ailesinden ve toplumundan gördüğü baskılarla memleketinden ayrılmaya zorlanmıştır. Burada dolaylı olarak Mekkeli müşriklere kendilerinin Hz. İbrâhim’e işkence yapanların konumunda oldukları hatırlatılmaktadır. Bu bölümde Hz. Mûsâ, İsmâil ve İdrîs’e de işaret edilerek Resûl-i Ekrem’den önce gelen peygamberlerin aynı tebliğle görevlendirildiği, namaz kılmak ve zekât vermekle emrolunduğu, ancak daha sonraki nesillerin bu yoldan saptığı ifade edilir. Sûrenin ikinci bölümünde (âyet 66-98) öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden, Allah’a evlât ve ortak izâfe eden Mekkeli müşriklerin bu tür tavırları sert bir şekilde eleştirilmekte, müminlere inkârcıların bütün çabalarına rağmen kendilerinin başarılı olacakları konusunda müjde verilmektedir. Sûrenin başlarında yumuşak bir üslûpla reddedilen şirk burada daha açık bir şekilde ortaya konmuştur. Bu bölümde yer alan, “İnsan ‘ben öldükten sonra diri olarak mı çıkarılacağım’ diyor” meâlindeki 66. âyetin, Mekke müşriklerinden Übey b. Halef’in eline bir kemik parçası alıp ufaladıktan sonra, “Muhammed, öldükten sonra dirileceğimizi zannediyor” demesi üzerine nâzil olduğu ifade edilmektedir (Vâhidî, s. 173). Aynı bölümde yer alan, “Âyetlerimizi inkâr edip ‘bana mal ve evlât verilecek’ diyen kişiyi gördün mü?” meâlindeki 77. âyetin nüzûl sebebiyle ilgili olarak da şu olay aktarılmaktadır: Müslümanlardan Habbâb b. Eret, Mekkeli müşriklerden Âs b. Vâil’den borcunu ödemesini isteyince Âs ona, “Muhammed’i inkâr etmedikçe borcumu ödemem” demiş, Habbâb da, “Allah’a yemin olsun ki sen ölüp tekrar dirilinceye kadar Muhammed’i inkâr etmem” şeklinde cevap vermiştir. Âs b. Vâil’in, “Öyle ise ben öldükten sonra tekrar dirildiğim zaman sen bana gelirsin; o zaman benim malım ve evlâdım çok olacaktır, orada sana borcumu öderim” demesi üzerine bu âyet nâzil olmuştur (a.g.e., s. 173). Sûre, inanıp yararlı işler yapanlara Allah’ın sevgi bahşedeceğini ve Kur’an’ın takvâ sahipleri için bir müjde, inatçı toplum için uyarı vesilesi olduğunu ifade eden âyetlerle sona erer.
Bu sûrenin faziletiyle ilgili olarak bazı tefsirlerde yer alan, “Meryem sûresini okuyan kimseye Zekeriyyâ, Yahyâ, Meryem, Îsâ, İbrâhim, İshak, Ya‘kūb, Mûsâ, Hârûn, İsmâil ve İdrîs’i inkâr eden veya tasdik eden, dünyada Allah’a dua eden ve etmeyen kimselerin sayısının on katı sevap verilir” şeklindeki hadisin (meselâ bk. Zemahşerî, II, 527) sahih olmadığı anlaşılmaktadır (Muhammed et-Trablusî, II, 717).
Meryem sûresi üzerine yapılmış çalışmalardan bazıları şunlardır: Kâzım Arfâ, Tefsîr-i Sûre-i Mübâreke-i Meryem (Tahran 1971); Ebû Dayf Mücâhid Hasan, Sûretü Meryem: Tefsîr ve dirâse (Kahire 1987); Bedrettin Çetiner, Kurân-ı Kerîm’den Bazı Âyetlerin Tefsiri: Meryem ve Tâhâ Sûreleri (İstanbul 1992); Nimetullah Akın, Müslüman-Hıristiyan Diyaloğu Açısından Meryem Sûresi (bk. bibl.); Hasan Muhammed Bâcûde, Teǿemmülât fî sûreti Meryem (Kahire, ts. [Dârü’l-i‘tisâm]).
BİBLİYOGRAFYA:
Taberî, CâmiǾu’l-beyân, XVI, 32-102; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1379/1959, s. 173; Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 501-527; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408, II, 717; Şevkânî, Fetĥu’l-ķadîr, III, 320-354; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, XVI, 56-146; Elmalılı, Hak Dini, V, 3298-3316; Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. M. Han Kayanî v.dğr.), İstanbul 1986, III, 185-213; Muhammed et-Tantâvî, et-Tefsîrü’l-vasîŧ li’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1412/1992, IX, 8-77; Muhammed Esed, Kur’an Mesajı (trc. Cahit Koytak - Ahmet Ertürk), İstanbul 1999, II, 607-622; Nimetullah Akın, Müslüman-Hıristiyan Diyaloğu Açısından Meryem Sûresi (yüksek lisans tezi, 1996), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 49-63.
M. Kâmil Yaşaroğlu