2, 3. İşte (Allah’ın sosyal düzenini belirleyen ilkelerini, hak, hukuk, adalet, ahlak ve evrensel değerler sistemini, âhiret sorgusu ve yargısını reddedip yalanlayan) odur yetimi (kimsesizi) itip kakan (ona kötü davranan), yoksulu (fakir, muhtaç, mağdur ve toplumun işsizlerini) yedirmeye (gıda ve diğer tüm maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermeye çalışmayan, onları himaye edip kalkındıracak yeterli imkânı oluşturmayan, aş ve iş sahibi olabilmeleri için iş sahaları açmayan ve her konuda yardım için ön ayak olup) teşvik etmeyen. *
(*)…Din, fakir ve yoksullara yardımı, onları doyurmayı (gıda) ve (diğer maddi) ihtiyaçlarını karşılamayı en mühim bir içtimâî ibâdet sayarken, bu dini inançsız kişi, (yani dini yalanlayan) onları yedirmediği, doyurmadığı gibi başkasını da buna teşvik etmez. Kendi malını vermeye kıyamadığı gibi, başkasının malını da kıyamaz. Cimrilik ve mal hırsı bu kadar onun benliğini sarmıştır. Bu kadar bencil ve hodgâmdır. Âyette (it‘âmu’l miskin) değil, طَعَامُ الْمِسْك۪ينِ (ta‘âmu’l miskin) tâbiri kullanılır. Eğer “it’âmu’l miskîn denilseydi mâna, “yoksullara yemek yedirmeye teşvik etmez” olurdu. Halbuki “ta’âmu’l miskîn” tâbiri ise “Miskinin kendi yemeğini, bizzat onun hakkı olan yemeği vermez” mânasına gelir. O yemek, haddi zâtında yemeği verenlere değil, o yoksula aittir. Çünkü bu, imkânı olanların vermek mecburiyetinde bulundukları yoksulun hakkıdır. Veren, onu bir bahşiş olarak değil, aksine yoksulun hakkı olduğu için zorunlu olarak vermektedir. (Ö. Çelik Tefsirinden)