Allah buyurdu ki: “Ben onu size gönderebilirim; ancak ondan sonra içinizden kim nankörlük ederse, iyi bilin ki onu akıllı varlıklar âleminde kimseyi çarptırmadığım bir azaba çarptıracağım!”[¹⁰⁰⁹]
[1009] el-’Âlemîn, “akıllı varlıkların tümüne” delâlet eder. Kelime daha sonra “bütün varlıkları” içine alacak şekilde anlam genişlemesine maruz kalmıştır. ‘Âlemîni akıllı varlıkları aşan bir anlama taşımak isteyen birilerine İbn Abbas “Allah Nebisini dağa taşa göndermedi” diyerek uyarmıştır.
Âyetin konusu ‘mucizevî’ kudret delillerinden sonra inkârdır. Bundan sonra inkârda ısrar edenlerin helâki ilâhî bir sünnettir (Krş: 6:8). İnsanoğlunun nadir olana karşı zaafı vardır, alışıldık kudret delillerini görmez bile: “Göklerde ve yerde nice (mucizevî) deliller var ki, yanından geçip gidiyorlar da, onlara dönüp bakmıyorlar bile!” (12:105)
Bu arada Kur’an’da mucize teriminin hiç geçmediğini, bu kelimenin anlamının yer ve gök, insan ve vahiy, gece ve gündüz, erkek ve kadın, diller ve renkler için Kur’an’da kullanılan âyet (ç: âyât) kelimesinin yerine sonradan ikame edildiğini, önemine binaen belirtelim. Kur’an bilgi sisteminden kopuşun işaret taşlarından birinin de, Ehl-i Kitap ilâhiyatından tercüme edilerek Kur’âni âyet/âyât kelimeleri yerine ikame edilen ve ilerleyen yüzyıllarda kelâmcıların imanın temeline yerleştirdikleri “mucize” terimi olduğu bir gerçektir.