Sonunda (yaptıkları yüzünden) biz onu da sarayını da (şiddetli bir depremle) yere geçirdik (yerle bir ettik). Artık (zatım olan) Allah’ın dışında ona yardım edebilecek bir topluluk da olmadı (ve olamazdı da). O, kendisini kurtarabilecek durumda da değildi.*
(*) Dünya hayatına düşkün olanlar Karûn’un servet ve ihtişamını gördükçe onun şanslı bir insan olduğunu düşünüyor ve onun yerinde veya onun kadar zengin biri olmak istiyorlardı. İlim ve irfan sahibi kimseler ise onları kınayarak bu tür özentilerin yersiz olduğunu söylüyorlardı. Zira dünyadaki servet geçici, âhiret ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır (krş. Kehf18/46; A‘lâ 87/16-17). 80. âyete göre âhirette bu nimetlere kavuşabilmek için iman, sâlih amel ve sabır sahibi olmak gerekmektedir. Karûn, evi, barkı ve bütün servetiyle birlikte çöküp yerin dibine batırıldı. Daha önce onun ihtişamına imrenip özenenler bunu görünce söylediklerine pişman oldular ve Allah’ın verdiği rızka razı olmak gerektiğine, nankörlerin iflah olmayacaklarına kanaat getirdiler. Karûn kıssası servet ve gücüne güvenerek, kendini imtiyazlı ve büyük görüp Allah’a isyan, insanlara karşı haksızlık eden ve sınırı aşanlar için asırları aşıp gelen bir ibret tablosu, bir öğüt levhasıdır. Kaynak: (Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 246-247) Kârun servetini sadece bir güç olarak Firavun’un kurduğu sistemin yaşaması ve muktedir olması için kullanıyor ve Allah’ın verdiği maddi güçle Hz. Musa ve Harun’a muhalefet ederek âdeta Allah’a karşı mücadele veriyordu. Dolaysıyla Kârun’un cezalandırılması serveti yüzünden değil, servetin verdiği şımarıklık ve taşkınlık yüzünden olmuştur…) Lafzen, “kendisine yardım eden bir topluluk olmadı/bulamadı”. Karûn’un “yere batırılması”, dünyevî varlık ve itibarının şu ya da bu sebeple, beklenmedik bir tarzda elinden çıktığını ifade eden mecazî bir anlamla yüklü olabilir. (M. Esed Meal Açıklaması)