1. Âyet
طٰسٓمٓۜ
Tâ. Sîn. Mîm.
Kasas Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 28. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 88 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 49. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
طٰسٓمٓۜ
Tâ. Sîn. Mîm.
تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ
Bunlar, apaçık Kitâb'ın âyetleridir.
نَتْلُوا عَلَيْكَ مِنْ نَبَاِ مُوسٰى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
(Resulüm!) İman eden bir kavim için Mûsâ ile Firavun'un haberlerinden (bir kısmını) sana gerçek şekliyle anlatacağız.
اِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْاَرْضِ وَجَعَلَ اَهْلَهَا شِيَعاً يَسْتَضْعِفُ طَٓائِفَةً مِنْهُمْ يُذَبِّـحُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَيَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِد۪ينَ
Gerçekten Firavun, yeryüzünde büyüklük taslamıştı ve halkını çeşitli zümrelere bölmüştü. Onlardan bir zümreyi (İsrâîloğulları'nı zayıf bularak) eziyordu, onların (yeni doğan) oğullarını boğazlıyor, kadınlarını (yani kızlarını) ise sağ bırakıyordu; çünkü o bozgunculardandı.
وَنُر۪يدُ اَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْاَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ اَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِث۪ينَۙ
Biz ise orada zayıf düşürülenlere (İsrâîloğulları'na) lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (oraya) vâris kılmak istiyorduk.
وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ
Ve orada onlara imkân sağlayalım (oraya onları hâkim kılalım), Firavun ile Hâmân'a ve ordularına da korktukları şeyi (İsrâîloğulları'nın onlara galip gelmesini) gösterelim (istiyorduk).
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّ مُوسٰٓى اَنْ اَرْضِع۪يهِۚ فَاِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَاَلْق۪يهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَاف۪ي وَلَا تَحْزَن۪يۚ اِنَّا رَٓادُّوهُ اِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
Biz (bunları gerçekleştirmek için) Mûsâ'nın annesine, "onu emzir, onun başına bir şey geleceğinden endişelendiğinde ise onu denize (Nil'e) bırak, korkma ve üzülme; çünkü Biz onu sana geri vereceğiz ve onu resullerden yapacağız" diye vahyettik.
فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُواًّ وَحَزَناًۜ اِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِـ۪ٔينَ
Nihayet (annesi Mûsâ'yı Nil'e bırakınca) Firavun ailesi (bilmeden) kendileri için bir düşman ve üzüntü olacak o çocuğu (bulup) aldı. Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri (bunu yaparak kendileri için) hata yapıyorlardı.
وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي وَلَكَۜ لَا تَقْتُلُوهُۗق عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Firavun'un karısı (sepetin içinde erkek bir çocuk bulunca kocasına) "(bu) benim ve senin için göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur ya da onu evlat ediniriz" dedi. Hâlbuki onlar (bu çocuğun onlara neden verildiğinin) şuurunda değillerdi.
وَاَصْبَحَ فُؤٰادُ اُمِّ مُوسٰى فَارِغاًۜ اِنْ كَادَتْ لَتُبْد۪ي بِه۪ لَوْلَٓا اَنْ رَبَطْنَا عَلٰى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ
Mûsâ'nın annesi, gönlünde (ayrılık acısından dolayı büyük) bir boşlukla sabahladı. Eğer Biz, (vaadimize) inananlardan olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n kendi çocuğu olduğunu) açığa vuracaktı.
وَقَالَتْ لِاُخْتِه۪ قُصّ۪يهِۘ فَبَصُرَتْ بِه۪ عَنْ جُنُبٍ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ
(Annesi Mûsâ'nın) Kız kardeşine, "onu (gizlice) takip et!" dedi. O da onlar farkına varmadan uzaktan kardeşini gözetledi.
وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ فَقَالَتْ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰٓى اَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ
Biz, daha önce ona (Mûsâ'ya) süt analarını(n sütünü emmeyi) men etmiştik (de onlar onu emzirebilecek birini arıyorlardı). Bunun üzerine (Mûsâ'nın kız kardeşi), "size, onun bakımını sizin adınıza üstlenecek hem de ona nasihat edecek bir aile göstereyim mi?" dedi.
فَرَدَدْنَاهُ اِلٰٓى اُمِّه۪ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ۟
Böylelikle Biz onu (Mûsâ'yı), annesine gözü aydın olsun, üzülmesin ve Allah'ın vaadinin hak olduğunu bilsin diye geri verdik; fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.
وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَاسْتَوٰٓى اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ
Ne zaman ki (Mûsâ) güçlü çağına ulaşıp olgunlaşınca, Biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte Biz, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) böyle mükâfatlandırırız.
وَدَخَلَ الْمَد۪ينَةَ عَلٰى ح۪ينِ غَفْلَةٍ مِنْ اَهْلِهَا فَوَجَدَ ف۪يهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِۘ هٰذَا مِنْ ش۪يعَتِه۪ وَهٰذَا مِنْ عَدُوِّه۪ۚ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذ۪ي مِنْ ش۪يعَتِه۪ عَلَى الَّذ۪ي مِنْ عَدُوِّه۪ۙ فَوَكَزَهُ مُوسٰى فَقَضٰى عَلَيْهِۘ قَالَ هٰذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُب۪ينٌ
Mûsâ, halkın habersiz olduğu bir sırada (kimse ortada yokken) şehre girdi. Orada, biri kendi kabilesinden (İsrâîloğulları'ndan), diğeri düşmanından (Mısırlı bir Kıpti) olan iki adamı birbiriyle öldüresiye dövüşürken buldu. Kendi kabilesinden olan, düşmanından olana karşı ondan yardım istedi. Mûsâ da ötekine bir yumruk vurup onun işini bitirdi (ölümüne sebep oldu). (Bunun üzerine çok pişman olup) "Bu, şeytanın işidir. Gerçekten o (insanları) dalâlete düşürücü, apaçık bir düşmandır" dedi.
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي ظَلَمْتُ نَفْس۪ي فَاغْفِرْ ل۪ي فَغَفَرَ لَهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
(Mûsâ) "Rabbim! Şüphesiz ben kendi nefsime zulmettim. Beni mağfiret et" dedi. (Allah da) Onu mağfiret etti; çünkü O, Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ اَكُونَ ظَه۪يراً لِلْمُجْرِم۪ينَ
(Mûsâ) "Rabbim! Bana bahşettiğin nimetler hakkı için bir daha asla mücrimlere arka çıkmayacağım" dedi.
فَاَصْبَحَ فِي الْمَد۪ينَةِ خَٓائِفاً يَتَرَقَّبُ فَاِذَا الَّذِي اسْتَنْصَرَهُ بِالْاَمْسِ يَسْتَصْرِخُهُۜ قَالَ لَهُ مُوسٰٓى اِنَّكَ لَغَوِيٌّ مُب۪ينٌ
(Mûsâ) Şehirde korku içinde (etrafı) gözetleyerek sabahladı. (Sabah olunca) Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen o kimse, (bugün başka biriyle dövüşüyor ve ona karşı) kendisinden (yine) yardım istiyor. (Bunun üzerine) Mûsâ ona dedi ki: "Gerçekten sen apaçık bir azgınsın!"
فَلَمَّٓا اَنْ اَرَادَ اَنْ يَبْطِشَ بِالَّذ۪ي هُوَ عَدُوٌّ لَهُمَاۙ قَالَ يَا مُوسٰٓى اَتُر۪يدُ اَنْ تَقْتُلَن۪ي كَمَا قَتَلْتَ نَفْساً بِالْاَمْسِۗق اِنْ تُر۪يدُ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ جَبَّاراً فِي الْاَرْضِ وَمَا تُر۪يدُ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْمُصْلِح۪ينَ
(Mûsâ, adamın dövüştüğü) İkisinin de düşmanı olan (İsrâîloğulları'ndan o azgın) adamı yakalamak isteyince o adam dedi ki: "Ey Mûsâ! Dün birini öldürdüğün gibi (şimdi de) beni mi öldürmek istiyorsun? Demek ki sen yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun da ıslah edicilerden olmak istemiyorsun!" (Bunun üzerine Mûsâ o adamı bıraktı.)
وَجَٓاءَ رَجُلٌ مِنْ اَقْصَا الْمَد۪ينَةِ يَسْعٰىۘ قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنَّ الْمَلَاَ يَاْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ اِنّ۪ي لَكَ مِنَ النَّاصِح۪ينَ
(Bu olayların duyulmasından sonra) Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve "ey Mûsâ! Doğrusu (şehrin) ileri gelenler(i) seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal (buradan) çık! Gerçekten ben sana nasihat edenlerdenim" dedi.
فَخَرَجَ مِنْهَا خَٓائِفاً يَتَرَقَّبُۘ قَالَ رَبِّ نَجِّن۪ي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ۟
(Mûsâ) Korku içinde (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı (ve) "Rabbim! Beni bu zalim kavimden kurtar" dedi.
وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَٓاءَ مَدْيَنَ قَالَ عَسٰى رَبّ۪ٓي اَنْ يَهْدِيَن۪ي سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ
(Şehirden çıkıp) Medyen'e doğru yöneldiğinde, "umarım, Rabbim beni doğru (bir) yola yöneltir" dedi.
وَلَمَّا وَرَدَ مَٓاءَ مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ اُمَّةً مِنَ النَّاسِ يَسْقُونَۘ وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمُ امْرَاَتَيْنِ تَذُودَانِۚ قَالَ مَا خَطْبُكُمَاۜ قَالَتَا لَا نَسْق۪ي حَتّٰى يُصْدِرَ الرِّعَٓاءُ وَاَبُونَا شَيْخٌ كَب۪يرٌ
(Mûsâ) Medyen suyuna varınca, (suyun) başında (hayvanlarını) sulayan bir insan topluluğu buldu. Onların gerisinde de (hayvanları suya gitmesinler diye) engelleyen iki kadın buldu. Onlara, "(böyle yapmaktaki) maksadınız nedir?" dedi. Onlar, "çobanlar (hayvanlarını sulayıp) çekilinceye kadar biz (hayvanlarımızı) sulayamayız ve babamız da çok yaşlıdır (hayvanlarımızı sulayamaz)" dediler.
فَسَقٰى لَهُمَا ثُمَّ تَوَلّٰٓى اِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ اِنّ۪ي لِمَٓا اَنْزَلْتَ اِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَق۪يرٌ
Bunun üzerine Mûsâ, onların yerine (hayvanlarını) sulayıverdi sonra gölgeye çekildi ve "Rabbim! Gerçekten ben, bana indireceğin her hayra muhtacım" dedi.
فَجَٓاءَتْهُ اِحْدٰيهُمَا تَمْش۪ي عَلَى اسْتِحْيَٓاءٍۘ قَالَتْ اِنَّ اَب۪ي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ اَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَاۜ فَلَمَّا جَٓاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَۙ قَالَ لَا تَخَفْ۠قف نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
Derken, o iki (kadın)dan biri hayâlı bir şekilde yürüyerek ona geldi, "babam, bizim için (hayvanları) sulamanın karşılığını sana vermek üzere seni çağırıyor" dedi. (Mûsâ) Ona (Hz. Şuayb'a) gelip başından geçenleri anlatınca o, "korkma, o zalim kavimden kurtuldun" dedi.
قَالَتْ اِحْدٰيهُمَا يَٓا اَبَتِ اسْتَاْجِرْهُۘ اِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَاْجَرْتَ الْقَوِيُّ الْاَم۪ينُ
(Şuayb'ın) İki (kızın)dan biri, "babacığım! Onu ücretle (çoban olarak) tut; çünkü ücretle (çoban olarak) tutacaklarının hayırlısı, güçlü ve güvenilir olanı (bu adam)dır" dedi.
قَالَ اِنّ۪ٓي اُر۪يدُ اَنْ اُنْكِحَكَ اِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ عَلٰٓى اَنْ تَاْجُرَن۪ي ثَمَانِيَ حِجَجٍۚ فَاِنْ اَتْمَمْتَ عَشْراً فَمِنْ عِنْدِكَۚ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ اَشُقَّ عَلَيْكَۜ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ مِنَ الصَّالِح۪ينَ
(Şuayb) "Bana sekiz yıl ücretle çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer (bu süreyi) on (yıl)a tamamlarsan artık o sendendir, yoksa sana zahmet vermek istemem. İnşallah beni sâlihlerden bulacaksın" dedi.
قَالَ ذٰلِكَ بَيْن۪ي وَبَيْنَكَۜ اَيَّمَا الْاَجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلَا عُدْوَانَ عَلَيَّۜ وَاللّٰهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَك۪يلٌ۟
(Mûsâ cevaben) Dedi ki: "Bu (sözleşme) seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, bana düşmanlık olmasın. Allah, söylediklerimize Vekîl'dir."
فَلَمَّا قَضٰى مُوسَى الْاَجَلَ وَسَارَ بِاَهْلِه۪ٓ اٰنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَاراًۚ قَالَ لِاَهْلِهِ امْكُثُٓوا اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراً لَعَلّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ
Ne zaman ki Mûsâ süreyi doldurup ailesiyle yola çıkınca Tûr'un yanında bir ateş gördü. Ailesine, "siz (burada) bekleyin, ben bir ateş gördüm. Belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için ateşten bir kor getiririm" dedi.
فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْاَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ اَنْ يَا مُوسٰٓى اِنّ۪ٓي اَنَا اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۙ
Sonunda oraya gelince o mübarek yerdeki vadinin sağ yamacındaki ağaçtan kendisine şöyle nidâ edildi, "ey Mûsâ! Muhakkak ki Ben, (evet) Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'ım."
وَاَنْ اَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِراً وَلَمْ يُعَقِّبْۜ يَا مُوسٰٓى اَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ۠قف اِنَّكَ مِنَ الْاٰمِن۪ينَ
"Asanı at!" Ne zaman ki (Mûsâ asasını atıp) onu (kocaman) bir yılan gibi deprenir görünce dönüp arkasına bakmadan kaçtı. (Kendisine buyuruldu ki) "Ey Mûsâ! Geri dön, korkma; çünkü sen emniyette olanlardansın."
اُسْلُكْ يَدَكَ ف۪ي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍۘ وَاضْمُمْ اِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ رَبِّكَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ
"Elini koynuna sok, kusursuz, bembeyaz (nûr saçan bir el olarak) çıkacaktır. Korkudan (açılan) kollarını da kendine çek. İşte bu ikisi (asan ve elin), Firavun ve (Mısır şehrinin) ileri gelenlerine karşı Rabbinden sana (verilmiş) iki mucizedir; çünkü onlar fâsık bir kavim oldular!"
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي قَتَلْتُ مِنْهُمْ نَفْساً فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِ
(Mûsâ) Dedi ki: "Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm, (onların da) beni öldürmelerinden korkuyorum."
وَاَخ۪ي هٰرُونُ هُوَ اَفْصَحُ مِنّ۪ي لِسَاناً فَاَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءاً يُصَدِّقُن۪يۘ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِ
"Kardeşim Hârûn'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Zira onların beni yalanlamalarından korkuyorum."
قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِاَخ۪يكَ وَنَجْعَلُ لَكُمَا سُلْطَاناً فَلَا يَصِلُونَ اِلَيْكُمَا بِاٰيَاتِنَاۚ اَنْتُمَا وَمَنِ اتَّـبَعَكُمَا الْغَالِبُونَ
(Allah) Buyurdu ki: "Senin gücünü kardeşinle arttıracağız ve size öyle bir kuvvet vereceğiz ki mucizelerimiz sayesinde onlar size erişemeyecekler. Siz ve size tabi olanlar galip geleceksiniz."
فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُفْتَرًى وَمَا سَمِعْنَا بِهٰذَا ف۪ٓي اٰبَٓائِنَا الْاَوَّل۪ينَ
Mûsâ onlara apaçık mucizelerimizle gelince (Firavun ve taraftarları), "bu, uydurulmuş bir sihirden başka bir şey değildir ve biz önceki atalarımızdan da böyle bir şey işitmedik" dediler.
وَقَالَ مُوسٰى رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى مِنْ عِنْدِه۪ وَمَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ
Mûsâ (onlara) dedi ki: "Rabbim kendi katından kimin hidâyetle geldiğini ve âkıbet yurdunun (âhiretin) kimin olacağını en iyi bilendir. Muhakkak ki zalimler iflah olmazlar."
وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَاُ مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْر۪يۚ فَاَوْقِدْ ل۪ي يَا هَامَانُ عَلَى الطّ۪ينِ فَاجْعَلْ ل۪ي صَرْحاً لَعَلّ۪ٓي اَطَّلِعُ اِلٰٓى اِلٰهِ مُوسٰىۙ وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّهُ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ
Firavun, "ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum. Ey Hâmân! Haydi, benim için çamurun üzerinde ateş yak da (tuğla imal edip) bana bir kule yap ki belki Mûsâ'nın ilâhına muttali olur (onu görür)üm; çünkü ben onun gerçekten yalancılardan olduğunu zannediyorum" dedi.
وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اِلَيْنَا لَا يُرْجَعُونَ
O ve taraftarları, yeryüzünde haksız yere kibirlendiler ve gerçekten kendilerinin Bize döndürülmeyeceklerini zannettiler.
فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِم۪ينَ
Biz de onu ve taraftarlarını yakaladık ve onları denize attık. İşte bak, zalimlerin âkıbeti nasıl oldu!
وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ لَا يُنْصَرُونَ
Biz onları (Firavun ve taraftarlarını), ateşe davet eden önderler kıldık ve kıyamet günü (onlar) yardım da görmeyeceklerdir.
وَاَتْبَعْنَاهُمْ ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةًۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ هُمْ مِنَ الْمَقْبُوح۪ينَ۟
Bu dünyada da onların peşine bir lanet taktık (daima lanetle anılırlar). Onlar, kıyamet gününde ise tiksindirici kimselerden olacaklardır.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْاُو۫لٰى بَصَٓائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
Andolsun ki Biz ilk nesilleri (azgınlıkları ve zalimliklerinden dolayı) helâk ettikten sonra Mûsâ'ya, insanlar için basiretler, bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere o kitabı (Tevrât'ı) verdik ki belki tezekkür ederler (düşünüp öğüt alırlar).
وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ اِذْ قَضَيْنَٓا اِلٰى مُوسَى الْاَمْرَ وَمَا كُنْتَ مِنَ الشَّاهِد۪ينَۙ
(Resulüm!) Mûsâ'ya emrimizi hükmettiğimizde sen (Tûr'un) batı tarafında değildin ve (bu olaya) şahid olanlardan da değildin.
وَلٰكِنَّٓا اَنْشَاْنَا قُرُوناً فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُۚ وَمَا كُنْتَ ثَاوِياً ف۪ٓي اَهْلِ مَدْيَنَ تَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۙ وَلٰكِنَّا كُنَّا مُرْسِل۪ينَ
Fakat Biz (Mûsâ'dan sonra) bir çok nesiller yarattık ve onların üzerinden uzun zamanlar geçti. Sen, Medyen halkı arasında oturmuş onlara âyetlerimizi okuyor da değildin; fakat (bu olayların haberini sana) gönderen Biziz.
وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الطُّورِ اِذْ نَادَيْنَا وَلٰكِنْ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْماً مَٓا اَتٰيهُمْ مِنْ نَذ۪يرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
(Mûsâ'ya) Seslendiğimiz zaman da sen Tûr'un yanında değildin. Fakat Rabbinden bir rahmet olarak senden önce kendilerine bir uyarıcıdan gelen o şeyle (âyetlerle) bir kavmi uyarman için (bu haberleri sana bildiriyoruz). Belki tezekkür ederler (düşünüp öğüt alırlar).
وَلَوْلَٓا اَنْ تُص۪يبَهُمْ مُص۪يبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْ فَيَقُولُوا رَبَّـنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ
Bizzat kendi elleriyle yaptıkları şeyler yüzünden bir musibet onlara isabet edip de, "Rabbimiz! Keşke bize bir resul gönderseydin de âyetlerine tabi olup mü'minlerden olsaydık!" diyecek olmasalardı (seni göndermezdik).
فَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا لَوْلَٓا اُو۫تِيَ مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰىۜ اَوَلَمْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۚ قَالُوا سِحْرَانِ تَظَاهَرَا۠قف وَقَالُٓوا اِنَّا بِكُلٍّ كَافِرُونَ
Fakat onlara katımızdan hak (olarak sen) gelince, "Mûsâ'ya verilen (mucize)lerin benzeri (ona da) verilmeli değil miydi?" dediler. Peki, daha önce Mûsâ'ya verileni de inkâr etmemişler miydi? "(Bunlar, Kur'ân ve Tevrât) Birbirini destekleyen iki sihirdir!" demiş ve "muhakkak biz hepsini inkâr ediyoruz" demişlerdi.
قُلْ فَاْتُوا بِكِتَابٍ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ هُوَ اَهْدٰى مِنْهُمَٓا اَتَّبِعْهُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
(Resulüm!) De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz Allah katından bu ikisinden (bana ve Mûsâ'ya inen kitaplardan) daha hidâyete erdiren bir kitap getirin de ben ona tabi olayım!"
فَاِنْ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَكَ فَاعْلَمْ اَنَّمَا يَتَّبِعُونَ اَهْوَٓاءَهُمْۜ وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوٰيهُ بِغَيْرِ هُدًى مِنَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
Eğer sana cevap veremezlerse bil ki onlar ancak (nefislerinin) hevâlarına tabi olurlar. Allah'tan bir hidâyetçi(si) olmaksızın kendi (nefsinin) hevâsına tabi olandan daha dalâlette kim vardır! Muhakkak ki Allah (hem kendine hem de başkalarına zulmeden) zalim kavmi hidâyete erdirmez.
وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَۜ۟
Andolsun ki Biz, sözü (vahyi) onlar için peş peşe ulaştırdık ki belki tezekkür ederler (düşünüp öğüt alırlar).
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِه۪ هُمْ بِه۪ يُؤْمِنُونَ
Bundan önce kendilerine kitap verdiğimiz o kimseler var ya, onlar bu (Kur'ân)a da iman ederler.
وَاِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِه۪ٓ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَٓا اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِه۪ مُسْلِم۪ينَ
Ve onlara (Kur'ân) okunduğu zaman derler ki: "Biz ona iman ettik. Muhakkak ki o, Rabbimizden (gelen) haktır; zaten biz ondan önce de Müslüman kimseler idik."
اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْتَوْنَ اَجْرَهُمْ مَرَّتَيْنِ بِمَا صَبَرُوا وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
İşte onlara, sabretmelerinden dolayı mükâfatları iki defa verilir. (Çünkü onlar) Kötülüğü güzellikle savarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) infak ederler.
وَاِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ اَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَـنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۘ سَلَامٌ عَلَيْكُمْۘ لَا نَبْتَغِي الْجَاهِل۪ينَ
Onlar, boş söz işittikleri zaman da ondan yüz çevirirler ve "bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Size selam olsun. Biz cahiller(le beraber olmay)ı istemeyiz" derler.
اِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۚ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ
(Resulüm!) Sen sevdiğin kimseyi hidâyete erdiremezsin; fakat Allah dilediğini (hidâyete ermek isteyeni) hidâyete erdirir ve O, hidâyete erecek olanları en iyi bilendir.
وَقَالُٓوا اِنْ نَتَّبِـعِ الْهُدٰى مَعَكَ نُتَخَطَّفْ مِنْ اَرْضِنَاۜ اَوَلَمْ نُمَكِّنْ لَهُمْ حَرَماً اٰمِناً يُجْبٰٓى اِلَيْهِ ثَمَرَاتُ كُلِّ شَيْءٍ رِزْقاً مِنْ لَدُنَّا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Bir de onlar (Kureyşliler) dediler ki: "Eğer biz seninle beraber hidâyete tabi olursak yurdumuzdan atılırız." Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak (ticaretle) her türlü ürünün kendisinde toplandığı, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme'ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu (bunu) bil(ip idrak et)mezler.
وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ بَطِرَتْ مَع۪يشَتَهَاۚ فَتِلْكَ مَسَاكِنُهُمْ لَمْ تُسْكَنْ مِنْ بَعْدِهِمْ اِلَّا قَل۪يلاًۜ وَكُنَّا نَحْنُ الْوَارِث۪ينَ
Biz, varlık ve refahla şımarmış nice memleketi helâk ettik. İşte yerleri! Onlardan sonra (orada) pek az oturulmuştur. Onlara Biz vâris olduk.
وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى حَتّٰى يَبْعَثَ ف۪ٓي اُمِّهَا رَسُولاً يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۚ وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرٰٓى اِلَّا وَاَهْلُهَا ظَالِمُونَ
Senin Rabbin kendilerine âyetlerimizi okuyan bir resulü memleketlerin merkezine göndermedikçe o memleketleri helâk edici değildir. Muhakkak ki Biz, halkı zalim olan (ve kendilerine zulmeden) memleketlerden başkasını helâk edici değiliz.
وَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَز۪ينَتُهَاۚ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰىۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟
Size verilen (dünyevi) her şey (sadece) dünya hayatının geçimliği ve süsüdür. Allah katında olan ise daha hayırlı ve bâkidir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
اَفَمَنْ وَعَدْنَاهُ وَعْداً حَسَناً فَهُوَ لَاق۪يهِ كَمَنْ مَتَّعْنَاهُ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ هُوَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ مِنَ الْمُحْضَر۪ينَ
Şimdi kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz ve ona kavuşacak olan kimse, (hiç) dünya hayatının (geçici zevk ve) menfaatinden yararlandırdığımız sonra da kıyamet günü (azap için huzurumuzda) hazır edileceklerden olan kimse gibi olur mu?
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ فَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ
O gün (Allah) onlara nidâ eder ve "benim ortaklarım olarak zannettikleriniz hani nerede?" buyurur.
قَالَ الَّذ۪ينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الَّذ۪ينَ اَغْوَيْنَاۚ اَغْوَيْنَاهُمْ كَمَا غَوَيْنَاۚ تَبَرَّاْنَٓا اِلَيْكَۘ مَا كَانُٓوا اِيَّانَا يَعْبُدُونَ
(O gün) Üzerlerine (azap) söz(ü) hak olanlar derler ki: "Rabbimiz! Şunlar azdırdığımız kimselerdir. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık (bizim onları zorlayıcı bir gücümüz yoktu, onlar bize uyarak azdılar. Bu yüzden onların suçlarından), uzak olduğumuzu Sana arz ederiz. Zaten onlar bize tapmıyorlardı (kendi arzu ve isteklerine tapıyorlardı)."
وَق۪يلَ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُمْ وَرَاَوُا الْعَذَابَۚ لَوْ اَنَّهُمْ كَانُوا يَهْتَدُونَ
Onlara, "(Allah'a) Şirk koştuklarınızı çağırın!" denir. Onlar da çağırırlar; fakat (şirk koşulanlar) kendilerine cevap vermezler ve (onlar bir anda) azabı (karşılarında) görürler. Ne olurdu onlar (dünyada iken) hidâyette olsalardı!
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ فَيَقُولُ مَاذَٓا اَجَبْتُمُ الْمُرْسَل۪ينَ
Bir de o gün (Allah) onlara nidâ eder ve "resullere ne cevap verdiniz?" buyurur.
فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْاَنْـبَٓاءُ يَوْمَئِذٍ فَهُمْ لَا يَتَسَٓاءَلُونَ
O gün (onları kurtaracak resulün getirdiği) haberler (dünyadayken bu habere kulak tıkadıkları için) onlara kör (görünmez) olmuştur. Onlar birbirlerine de (bu haberi) soramazlar.
فَاَمَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَعَسٰٓى اَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُفْلِح۪ينَ
Fakat tövbe edip iman eden ve sâlih amel işleyen kimseye gelince işte o, felaha (kurtuluş ve saadete) erenlerden olmayı umabilir.
وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ وَيَخْتَارُۜ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Senin Rabbin dilediğini yaratır ve (zatına) seçer. Seçim onlara ait değildir. Allah (müşriklerin) şirk koştuklarından yücedir ve Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir).
وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ
Senin Rabbin, onların göğüslerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.
وَهُوَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَهُ الْحَمْدُ فِي الْاُو۫لٰى وَالْاٰخِرَةِۘ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
O, Allah'tır. O'ndan başka İlâh yoktur. Başta da sonda da (dünyada da âhirette de) hamd O'na mahsustur, hüküm (yalnızca) O'nundur ve (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz.
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ الَّيْلَ سَرْمَداً اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَاْت۪يكُمْ بِضِيَٓاءٍۜ اَفَلَا تَسْمَعُونَ
(Resulüm!) De ki: "Gördünüz mü? Eğer Allah, geceyi üzerinizde kıyamete kadar devamlı kılacak olsa, Allah'tan başka size bir ışık getirecek ilâh kimdir? Hâlâ (bu âyetleri) işitmeyecek misiniz?"
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ جَعَلَ اللّٰهُ عَلَيْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَداً اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَاْت۪يكُمْ بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ ف۪يهِۜ اَفَلَا تُبْصِرُونَ
De ki: "Gördünüz mü? Eğer Allah, gündüzü üzerinizde kıyamete kadar devamlı kılacak olsa, Allah'tan başka istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek ilâh kimdir? Hâlâ (bu âyetleri) görmeyecek misiniz?"
وَمِنْ رَحْمَتِه۪ جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Allah, sizin için rahmetinden dolayı geceyi ve gündüzü var etti ki (geceleyin) dinlenesiniz, (gündüzün) O'nun lütfundan (rızkınızı) arayasınız. Umulur ki şükredersiniz.
وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ فَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذ۪ينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ
O gün (kıyamet günü Allah) onlara nidâ eder ve "benim ortaklarım olarak zannettikleriniz hani nerede?" buyurur.
وَنَزَعْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يداً فَقُلْنَا هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ فَعَلِمُٓوا اَنَّ الْحَقَّ لِلّٰهِ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟
(O gün) Her ümmetten bir şahid çıkarır ve "(sizi âyetlerime uymaktan alıkoyan) delilinizi getirin!" deriz. O zaman bilirler ki gerçek hak Allah'a aittir ve (Allah'a şirk koşarak) iftira ettikleri şeyler de kendilerinden sapmış (kaybolup gitmiş)tir.
اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْۖ وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓواُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗق اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ
Muhakkak ki Kârûn, Mûsâ'nın kavmindendi ve onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler verdik ki gerçekten onun anahtarları(nı taşımak ve bekçiliğini yapmak) güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona şöyle demişti: "Böbürlenme! Çünkü Allah, böbürlenenleri sevmez."
وَابْتَغِ ف۪يمَٓا اٰتٰيكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَاَحْسِنْ كَمَٓا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْاَرْضِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ
"Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste ve dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara) ihsan et! Yeryüzünde fesadı (bozgunculuğu) da arzulama! Çünkü Allah, fesad çıkaranları sevmez."
قَالَ اِنَّـمَٓا اُو۫ت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ عِنْد۪يۜ اَوَلَمْ يَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَهْلَكَ مِنْ قَبْلِه۪ مِنَ الْقُرُونِ مَنْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَاَكْثَرُ جَمْعاًۜ وَلَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذُنُوبِهِمُ الْمُجْرِمُونَ
(Kârûn) Dedi ki: "Bu (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi." O, Allah'ın, kendinden önceki nesillerden, ondan kuvvetçe daha güçlü ve daha çok (servet) toplamış nicelerini helâk ettiğini bilmiyor muydu? Mücrimlerden günahları sorulmaz (çünkü Allah onların hepsini bilir).
فَخَرَجَ عَلٰى قَوْمِه۪ ف۪ي ز۪ينَتِه۪ۜ قَالَ الَّذ۪ينَ يُر۪يدُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ قَارُونُۙ اِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظ۪يمٍ
Derken (Kârûn tüm) ihtişamıyla kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler dedi ki: "Ah keşke Kârûn'a verilen (servet)in benzeri bize de verilseydi, şüphesiz o büyük bir nasip sahibidir."
وَقَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ وَيْلَكُمْ ثَوَابُ اللّٰهِ خَيْرٌ لِمَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاًۚ وَلَا يُلَقّٰيهَٓا اِلَّا الصَّابِرُونَ
Kendilerine (Allah tarafından) ilim verilenler ise dedi ki: "Yazıklar olsun size! İman edip sâlih amel işleyen bir kimse için Allah'ın sevabı (vereceği mükâfat) daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur."
فَخَسَفْنَا بِه۪ وَبِدَارِهِ الْاَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِۗق وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِر۪ينَ
Nihayet Biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluk olmadı ve o (kendi) kendini kurtarabileceklerden de değildi.
وَاَصْبَحَ الَّذ۪ينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْاَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَاَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَيَقْدِرُۚ لَوْلَٓا اَنْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَاۜ وَيْكَاَنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ۟
Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler, "demek ki Allah, kullarından dilediği kimseler için rızkı bol veriyor, (dilediğine de) daraltıyormuş. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kâfirler iflah olmazmış!" demeye başladılar.
تِلْكَ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذ۪ينَ لَا يُر۪يدُونَ عُلُواًّ فِي الْاَرْضِ وَلَا فَسَاداًۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ
İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve fesad çıkarmayan kimselere (has) kılarız. (En güzel) Âkıbet ise takvâ sahiplerinin (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanların)dır.
مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَى الَّذ۪ينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Kim (Allah'ın huzuruna bir) güzellikle gelirse ona ondan daha hayırlısı vardır. Kim de (bir) kötülükle gelirse o kötülükleri yapanlar ancak yaptıklarıyla cezalandırılır.
اِنَّ الَّذ۪ي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لَـرَٓادُّكَ اِلٰى مَعَادٍۜ قُلْ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ مَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى وَمَنْ هُوَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
(Resulüm!) Muhakkak ki Kur'ân'ı (okumayı, yaşamayı ve tebliğ etmeyi) sana farz kılan (Allah) elbette seni dönülecek yere iade edecektir. De ki: "Rabbim kimin hidâyetle geldiğini ve kimin apaçık bir dalâlet içinde olduğunu en iyi bilendir."
وَمَا كُنْتَ تَرْجُٓوا اَنْ يُلْقٰٓى اِلَيْكَ الْكِتَابُ اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ ظَه۪يراً لِلْكَافِر۪ينَۘ
Sen bu Kitâb'ın sana ilka (edilip vahy)edileceğini ummuyordun. (Bu Kur'ân) Ancak Rabbinden bir rahmettir. O hâlde sakın kâfirlere arka çıkma!
وَلَا يَصُدُّنَّكَ عَنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ بَعْدَ اِذْ اُنْزِلَتْ اِلَيْكَ وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۚ
Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra (müşrikler) sakın seni (ondan) alıkoymasınlar. Sen Rabbine davet et ve asla müşriklerden olma!
وَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۢ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ۠قف كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُۜ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Allah ile birlikte başka bir ilâha (yalvarıp) dua etme! O'ndan başka İlâh yoktur. O'nun vechinden (cemâli ve zatından) başka her şey helâk olucudur. Hüküm (yalnızca) O'nundur ve (hepiniz) O'na döndürüleceksiniz.
Mekke döneminde Neml sûresinden sonra nâzil olmuştur. Seksen sekiz âyet olup fâsılası ر، ل، م، ن harfleridir. Adını 25. âyette geçen ve “kıssa” kelimesinin çoğulu olan “kasas”tan alır. Sûrede Hz. Mûsâ’nın hayatı ve Firavun’la arasında geçen olayların yanı sıra Kārûn kıssasına da yer verilir. Kasas sûresinin müslümanların Mekkeli müşriklerin baskılarına mâruz kaldıkları bir dönemde indiği anlaşılmaktadır. Sûre ihtiva ettiği mesajlarla Allah’ın gücünün her şeyi yönlendirdiğini, Allah’a gerçek anlamda inanan ve güvenen kişiler için O’nun desteğinin her zaman mevcut olduğunu vurgulamaktadır.
İlk âyeti hurûf-ı mukattaadan “ŧâ-sîn-mîm” olan Kasas sûresinin muhtevasını üç bölümde ele almak mümkündür. Birinci bölümde (âyet 3-46) Firavun’un, yönetimi altındaki İsrâiloğulları’na yaptığı zulümden bahsedilerek onların erkek çocuklarını öldürttüğü, kız çocuklarını sağ bıraktığı ifade edilir ve Allah’ın iradesinin orada ezilen kimselere yardım etme yönünde olduğu belirtilir. Daha sonra Hz. Mûsâ’nın çocukluğu, gençliği, Mısır’dan Medyen’e gidişi, orada evlenmesi, Mısır’a yeniden dönüşü, ailesiyle birlikte Tûr dağına çıkışı ve burada kendisine vahiy gelmesi üzerine kavmine tebliğe başlaması, Firavun’u imana davet etmesi, Firavun’un Hz. Mûsâ’yı yalanlaması ve sonunda Kızıldeniz’de boğulması anlatılır. Sûrenin Hz. Mûsâ kıssasıyla ilgili bölümü üslûp ve muhteva bakımından bundan önceki Şuarâ ve Neml sûreleriyle benzerlik göstermektedir.
Kasas sûresinde, Hz. Mûsâ kıssası ilk defa karşılaşılan bir olay tarzında anlatılmakta ve Kur’an kıssalarının anlatım amacına paralel olarak bazı önemli uyarılara ve öğütlere de yer verilmektedir. Bu kıssada hâkimiyet ve iktidar Firavun’un şahsında somutlaştırılırken onun karşısında görünürde gücü bulunmayan Mûsâ’nın şahsında doğru yolda olanların azim ve gayret göstermeleri halinde başarıya ulaşacaklarına işaret edilmektedir. Burada bir bakıma, Mekke müşrikleri arasındaki hâkim zümrenin aşağıladığı ve her türlü haksızlığı reva gördüğü müslümanlar için müjde ve teselli, bu zümre için de Firavun’un karşılaştığı felâkete benzer bir cezaya çarptırılma uyarısı yer almaktadır.
Sûrenin ikinci bölümünde (âyet 47-75) Hz. Peygamber’in Allah’tan vahiy aldığına dair sözlerinin doğruluğuna vurgu yapılarak müşriklerin itirazları reddedilmekte, Hz. Mûsâ ile Hz. Muhammed’in tebliğleri arasındaki ortak noktaya dikkat çekilmekte, ayrıca Hz. Mûsâ ile Firavun arasında meydana gelen çatışmanın benzerinin Resûl-i Ekrem ile Mekke müşrikleri arasında cereyan ettiğine temas edilmektedir. Diğer taraftan bu bölümde Hz. Peygamber’e sevdiği bir kimseyi hidayete erdirmesi için kendi çabasının yeterli olmayacağı, hidayetin Allah’ın dilemesine bağlı bulunduğu bildirilir (âyet 56). Kaynaklarda bu âyetin Resûlullah’ın amcası Ebû Tâlib hakkında nâzil olduğu belirtilmektedir. Buna göre Ebû Tâlib ölüm döşeğinde iken imana davet edilmiş, Kureyşliler’in kınamasından korkan amcasının iman etmekten çekinmesi üzerine bu âyet nâzil olmuştur (Müsned, II, 434, 441; Buhârî, “Menâķıbü’l-enśâr”, 40; Vâhidî, s. 193-194). Yakın çevresinde yer aldıkları halde iman etmeyen kimseler için üzülen Resûl-i Ekrem’in bu âyetle teselli edildiği anlaşılmaktadır. Bu bölümde ayrıca dünya hayatının geçiciliğine, daha önce halkı refah içinde şımarmış nice şehirlerin helâk edildiğine dikkat çekilir, kıyamet gününün bazı sahneleri tasvir edilir ve Allah’ın varlığıyla ilgili kevnî delillere yer verilir.
Kasas sûresinin son bölümünde (âyet 76-82) Kārûn kıssası anlatılmaktadır. Hz. Mûsâ’nın kavminden olup büyük bir servete sahip bulunan Kārûn zenginliğine güvenerek böbürlenmiş, insanlara haksızlık etmiş ve sonunda Allah kendisini servetiyle birlikte yerin dibine geçirmiştir. İlk defa bu sûrede bahsedilen, bundan sonra iki sûrede daha adı geçen (el-Ankebût 29/39; el-Mü’min 40/24) Kārûn’un kimliği hakkında çeşitli rivayetler vardır (bk. KĀRÛN). Bu kıssada dünya malının fâniliği, servetin asıl sahibinin Allah olduğu, dolayısıyla ondan muhtaçların da yararlanması gerektiği, Allah’ın vereceği sevabın dünya malından daha değerli olduğu bildirilmektedir. Öte yandan kıssa, dolaylı olarak hem Mekke müşrikleri arasındaki servet sahipleri hem de bu kesime imrenen kimseler için ibretler ihtiva etmektedir. Kārûn kıssasının ardından gelen iki âyette ise (âyet 83-84) yeryüzünde büyüklük taslamaktan ve fesat çıkarmaktan sakınanların âhirette kurtuluşa erecekleri, iyilik yapanlara yaptıklarının daha güzeliyle karşılık verileceği, kötülük yapanların da işlediklerinin dengiyle cezalandırılacağı belirtilerek kıssadan çıkarılacak derslere işaret edilmektedir. Sûre, Allah’tan başka ilâh bulunmadığını ve O’nun zâtından başka her şeyin helâk olacağını bildiren, İslâm’ın ulûhiyyet ve tevhid akîdesinin özeti mahiyetindeki âyetle sona ermektedir.
Sûrede yer alan Firavun kıssasında iktidar gücünün, Kārûn kıssasında ise ekonomik gücün kişiyi kibir, azgınlık ve şımarıklığa sevketmesi, bu güçlerin insanlara karşı zulüm ve baskı aracı olarak kullanılması halinde bu imkânların onlar için nasıl bir felâkete dönüşeceği anlatılmaktadır. Sûrede Firavun ve Kārûn kıssaları arasında yer alan âyetler ve bazı kıyamet sahneleri kıssalardan çıkarılabilecek ibret ve dersleri pekiştirmekte, böylece sûrenin muhtevası bütünlük arzetmektedir.
Hz. Peygamber’den rivayet edilen, “Kasas sûresini okuyan kimseye Mûsâ’yı tasdik eden ve yalanlayan kişilerin sayısınca sevap verilir; yerde ve gökte bulunan bütün melekler kıyamet günü o kimsenin doğru sözlü olduğuna şahitlik ederler” meâlindeki hadisin sahih olmadığı anlaşılmaktadır (Muhammed et-Trablusî, I, 986).
Ali b. Abduh Dağrîrî, Uśûlü’l-Ǿaķīde fî đavǿi sûreti’l-Ķaśaś adıyla bir yüksek lisans çalışması yapmıştır (1408/1988, Câmiatü’l-İmâm Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye). Hallâc-ı Mansûr bu sûre ile Şuarâ ve Neml sûrelerinin başlangıcındaki “tâ” ve “sîn” harflerinin okunuşundan elde ettiği “tâsîn” kelimesine çeşitli sırrî-tasavvufî mânalar yükleyerek Kitâbü’ŧ-Ŧavâsîn adlı eserini telif etmiş, Louis Massignon ve Paul Nwyia tarafından neşredilen eser çeşitli dillere de çevrilmiştir.
BİBLİYOGRAFYA:
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ķśś” md.; Müsned, II, 434, 441; Buhârî, “Menâķıbü’l-enśâr”, 40; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (Bulak), XX, 18-82; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1379/1959, s. 193-194; Muhammed et-Trablusî, Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408, I, 986; Elmalılı, Hak Dini, V, 3715-3760; Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. Muhammed Han Kayanî v.dğr.), İstanbul 1987, IV, 133-194; Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’ân (trc. Salih Uçan v.dğr.), İstanbul 1991, VIII, 67-134; İzzet Derveze, et-Tefsîrü’l-hadîs: Nüzul Sırasına Göre Kur’ân Tefsiri (trc. Ekrem Demir), İstanbul 1997, II, 283-323; M. Ali Sâbûnî, Ķabes min nûri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1418/1997, s. 205-249.
Kâmil Yaşaroğlu