Onların giysileri katrandandır;[²⁰²²] suratlarını ise ateş yalazı bürüyecektir.
[2022] Katırân, ebhel adı verilen sabin ardıcı/kara ardıç’tan elde edilen bir tür reçinedir. Bu reçine kaynatıldıktan sonra uyuz develere sürülür, çok yakıcı olmasından dolayı deve bu hastalıktan kurtulurdu. Bazen aşırı kullanıldığında hayvanın dokularına nüfuz ederek o bölgeyi yakıp kavururdu. Koyu renkte ve pis kokulu olup ateşte çok çabuk yanma özelliğine sahiptir (Keşşaf).
Klasik tefsir otoriteleri, bu âyetin tefsiri sadedinde ruh ve ruh-beden ilişkisi üzerine hayli spekülasyon yapmışlardır. Bunların başında gelen Râzî bu âyeti açıklama sadedinde şunları söyler: “Ruh, ulvî âlemden ve yüceliğin insan idrakini aşan boyutundan parlayıp ışık saçan bir cevherdir. Beden adeta bu ruhun elbisesi gibidir. Ruhun maruz kaldığı bütün acı ve ıstırapların nedeni sadece bu bedendir. Bu yüzden bedenin ruha yanaşıp onu yakması söz konusudur. Nitekim şehvet, hırs ve öfke de ruh cevherine beden (arazından) dolayı sirayet etmiştir. Bu beden kesif, katı, bulanık ve karanlık olduğu için ruhun ışığını gizlemiştir. Kokma ve kokuşmanın nedeni de bedendir. Bu yüzden beden katrandan gömleklere benzer.” (Tefsir XIX, 117). Razi’nin burada dile getirdiği düşünceler, düalist gnostisizmin beden ve ruh tezinin bir özeti gibidir. Tabii ki vahyin desteklemediği “gaybı taşlama” türünden bir spekülasyondur. Sufi jargonundaki “beden ruhun hapisanesidir” tezi de aynı kaynağa aittir. Hint kökenli fakirizm ve zühd anlayışının temelinde de bu akide yatar. Aynı akide, Pavlus gibi Yahudi gnostikler tarafından Hıristiyanlığa taşınmış ve bedene eziyet yüceltilmiştir. Bu düalist akidede beden ve ruh sadece birbirinden kopuk değil, birbirinin zıttına konuşlandırılır. Ruh mutlak “iyi”dir, beden mutlak “kötü”dür. Ruh “hayır”, beden “şer” kaynağıdır. Bu düşüncenin en uç noktası, ruh ve bedenin iki ayrı ‘yaratıcı ilkeye’ ait olduğu tezidir. Maniheizmden Mazdeizme, Paulikanizmden Bogomilizme, Kabalacılıktan İslam mistisizmine varana dek tüm “batıni” akımlarda bu akidenin derin izleri görülür. Kur’an, keskin bir ruh-beden ayrılığı tezini asla desteklemez. İnsana dair ilimlerin müktesebatı da, bu sonucu giderek daha fazla teyit etmektedir. Yine Kur’an, bedene ait olan “eylemi” tüm dindarlığın temeline yerleştirir. Dahası var: Kur’an, ödül ve ceza sisteminin başat rol oynadığı ahiretin temeline, insanın bedeniyle yapıp ettikleri “amel” ve “iktisabı” yerleştirir. Eylemlerden oluşan salih ameli, imanın hemen ardına koyar. Kur’an’ın inşâ ettiği hiçbir akıl, beden ve ruhu birbirine karşı konuşlandırıp bedeni ıstırabın yegane kaynağı sayamaz. Razi ve ondan önce benzer tezleri dillendiren İbn Sina ve Gazzali gibi isimlerin bu konuda söyledikleri, spekülatif bilgi (zan) kapsamında değerlendirilmelidir. Vahyin koyduğu ilke bellidir: “Zan, asla hakikatin yerine geçemez”. Gayb bir mû’min için zannın ve spekülasyonun değil, imanın konusudur. Gayb taşlanacak bir alan değil, iman edilecek bir alandır.