Ve her şey olup bittikten, hüküm yerine geldikten sonra Şeytan: “Gerçek şu ki, Allah size gerçekleşmesi kaçınılmaz bir söz vermişti! ³⁰ Bense [her fırsatta] size birtakım sözler verdim ama sizi hep yüzüstü bıraktım. Yine de benim sizin üzerinizde gerçekte bir nüfûzum yoktu: Sizi sadece çağırıyordum; siz de (bu çağrıya) icabet ediyordunuz. Bunun içindir ki, beni suçlamayın, yalnızca kendinizi suçlayın. ³¹ Ne ben sizin imdadınıza yetişecek durumdayım; ne de siz benim imdadıma yetişebilecek kimselersiniz; ³² çünkü, bakın ben, sizin vaktiyle beni [Allah’a] ortak koşmanızda bir doğruluk payı olduğunu her zaman reddetmişimdir”. ³³ Doğrusu, tüm zalimleri ³⁴ çok can yakıcı bir azap beklemektedir.
30 Lafzen, “Allah size doğru/sahici bir söz vermişti” -yani, kıyametin ve son yargının gerçekleşeceğini haber vermişti.31 Bu bölüme ilişkin tefsirinde Râzî şöyle bir açıklama getiriyor: “Bu ayet göstermektedir ki, gerçek Şeytan (eş-şeytânu’l-aslî) insanın [kendi] arzuları, hevesleri ve kompleksleridir (en-nefs): Çünkü yukarıdaki sözleriyle Şeytan ortaya koymaktadır ki, kendisi [günahkarın ruhuna] ancak ayartma ve vesvese yoluyla ulaşmaktaydı; dolayısıyla, eğer insan ruhunda şehvete, öfkeye, boş ve bâtıl inanç ve fantezilere doğru önceden mevcut bir eğilim, bir yatkınlık olmasaydı, bu şeytanî ayartma ya da vesveseler hiçbir şekilde etkili olmayacaktı”.32 Yani, “sizin yardım çağrınıza cevap veremem, tıpkı sizin, dünya hayatında benim çağrılarıma cevap vermemeniz gerektiği gibi”. Yukarıdaki cümle çoğu zaman başka bir anlamda, yani, “ben size yardım edemem, tıpkı sizin de bana yardım edemeyeceğiniz gibi” şeklinde tefsir edilmektedir. Oysa, Şeytan’ın -hem önceki bölümlerde, hem de sonraki cümlede- günahkarların dünyevî geçmişine ilişkin temsîlî sözleri gözönünde bulundurulursa, bizim benimsediğimiz yorumun daha uygun olduğu görülecektir; hem bu yorum, musrıh sözcüğünün (“imdat çağrısına ya da feryada cevap veren kimse”) türediği seraha fiilinin lugat anlamına daha yakındır (Cevherî).33 Bizce, asıl anlamını yansıtmaktan uzak olan lafzî çevirisi “vaktiyle beni [Allah’a] ortak koşmanızın doğru olduğunu inkar etmişimdir” şeklinde verilebilecek olan, son derece kısa ve özlü ifade edilmiş kefertu bi-mâ eşrektumûnî min kabl cümlesinin anlamı yukarıdaki gibidir. Bununla anlatılmak istenen, Şeytan’ın, insanları yoldan çıkarmaya çabalamakla birlikte, kendisini asla Allah’la “eşit” bir yere koymadığı (karş. Şeytan’ın, Âdem ile Havvâ’ya hitaben, Allah’tan “sizin Rabbiniz” olarak söz ettiği 7:20; yine Allah’a “Rabbim” diye hitab ettiği 15:36 ve 39; yahut “doğrusu ben Allah’tan korkarım” dediği 8:48 ve 59:16), fakat sadece insanların günahkarca eylemlerini “kendilerine iyi/güzel gösterdiği” (karş. 6:43, 8:48, 16:63, 27:24, 29:38), yani, daha çok onları, insanın herhangi bir sınır gözetmeksizin kendi heva ve heveslerine uymasının ahlaken doğrulanabilir olduğuna inandırmaya çalıştığı hususudur. Ne var ki, Şeytan kendisini Allah’la bir tutmasa da, Şeytan’ın pohpohlamalarına teslim olan günahkar, bu tutumuyla onu dolaylı olarak tanrılaştırmış, “Allah’a ortak koşmuş” olmaktadır. -Bu bakımdan, belirtmek gerekir ki, Kur’an’da şeytân terimi, çoğu zaman, her insanda bulunan ve mahiyeti itibariyle ahlak dışı olan ve dolayısıyla insanın ruhî ve manevî huzuruna, esenliğine aykırı düşen dürtüler için bir mecaz olarak kullanılmaktadır.34 Yani, ister zihinsel bir büyüklenmeden ötürü, ister ahlakî düşkünlükten ya da karakter zayıflığından ötürü olsun, “Şeytan’ın çağrısı”na bilerek, isteyerek kulak veren, bu çağrıya uyan herkes.