Dediler ki: "Ey kendisine Zikir (Kitap) indirilmiş olan, sen mutlaka cinlenmişsin!"
Eskiden Arabistan'da şi'ir bir san'at olmaktan çok, cinlerle, gizli güçlerle temas kurup onlardan birtakım bilgiler alma mesleği idi. Herkes ile konuşmayan cin, ancak seçtiği adamla konuşurdu. Her cinnin seçtiği bir şâ'ir vardı. Erkek veya dişi cin, sevgisine lâyik gördüğü adamın üzerine çullanır, onu yere atar, göğsünün üstüne çıkar ve onu dünyâda kendisinin sözcüsü olmaya zorlardı. İşte şi'ir seremonisi böyle başlardı . O andan itibaren o adama şâ'ir denilirdi. Şâ'irle cin arasında çok içten bir ilişki kurulurdu. Her şâ'irin, zaman zaman kendisine ilhâm veren özel bir cinni vardı. Şâ'ir, genellikle kendi cinnine halîl (samîmî dost) derdi. Şâ'irle ilişki kuran cin, insan isimlerinden biriyle anılırdı. Meselâ büyük şâ'ir el-A'şâ'nın cinninin adı, Mishal (kesici bıçak) idi. İşte müşrikler, Hz. Muhammed'i de böyle cinden ilhâm alan bir şâ'ir sandıklarından dolayı ona "mecnûn şâir", "öğretilmiş mecnûn", "kâhin", "sâhir: büyücü" demişlerdi. Mecnûn: cin çarpmış, demektir. Basitçe "deli" anlamına gelir. Fakat kelimenin, böyle târîhî bir mânâsı vardı ve Araplar, Hz. peygamber için bu kelimeyi bu târîhî anlamında kullanıyorlardı. Bundan dolayı biz, bu kelimeyi "cinlenmiş" şeklinde terceme ettik.