1. Âyet
الٓـرٰ۠قف تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ
Elif. Lâm. Râ. Bunlar kitabın (Levh-i Mahfuz'un) ve (okunmakta olan) apaçık Kur'ân'ın âyetleridir.
Hicr Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 15. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 99 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 54. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
الٓـرٰ۠قف تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ
Elif. Lâm. Râ. Bunlar kitabın (Levh-i Mahfuz'un) ve (okunmakta olan) apaçık Kur'ân'ın âyetleridir.
رُبَمَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِم۪ينَ
İnkâr edenler zaman zaman, keşke biz de Müslüman olsaydık, diye arzu ederler.
ذَرْهُمْ يَاْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
(Resulüm! Sen) Onları bırak; yesinler, (içsinler, dünyadan) yararlansınlar ve (boş) arzuları onları oyalayadursun. Onlar yakında (hakikati) bilecekler!
وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ
Biz, (Bizce) bilinen bir kitap(taki hak ettikleri azap) olmadan hiçbir memleketi helâk etmedik.
مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَاْخِرُونَ
Hiçbir ümmet, ne ecelinin önüne geçebilir ne de onu erteleyebilir.
وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌۜ
(Kâfirler) Dediler ki: "Ey kendisine Zikir (olan Kur'ân) indirilen kimse (Muhammed)! Sen mutlaka bir mecnunsun!"
لَوْ مَا تَاْت۪ينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
"Eğer sen doğru söyleyenlerden isen neden bize melekleri getirmiyorsun!"
مَا نُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ اِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُٓوا اِذاً مُنْظَر۪ينَ
Biz melekleri ancak (kâfirlerin) hak (ettikleri azap) ile indiririz. O zaman da onlara mühlet verilmez.
اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
Muhakkak ki (insanlar için bir öğüt ve hatırlatma olan bu) Zikri Biz indirdik ve muhakkak ki onu yine Biz koruyacağız.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي شِيَعِ الْاَوَّل۪ينَ
(Resulüm!) Andolsun ki senden önceki topluluklara da (resuller) göndermiştik.
وَمَا يَاْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
Onlara bir resul gelmeyedursun, mutlaka onunla alay ederlerdi.
كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۙ
İşte böylece Biz, o (inkârcılığ)ı (nefsinin hevâsına uyan) mücrimlerin kalplerine sokarız.
لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ
Evvelkilerin (helâkına dair Allah'ın) kanunu geçtiği hâlde onlar hâlâ o (resulümüze ve ona indirdiğimiz Kur'ân)a iman etmiyorlar.
وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ فَظَلُّوا ف۪يهِ يَعْرُجُونَۙ
Şayet onlara gökten bir kapı açsak ve onlar oraya çıkacak olsalardı,
لَقَالُٓوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ۟
(Yine de) "Mutlaka bizim gözlerimiz hayal görüyor, daha doğrusu biz büyülenmiş bir topluluğuz" derlerdi.
وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجاً وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِر۪ينَۙ
Andolsun ki Biz gökte burçlar yarattık ve bakanlar için onu süsledik.
وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَج۪يمٍۙ
Onu taşlanmış (ve kovulmuş) her şeytandan koruduk.
اِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُب۪ينٌ
Ancak kulak hırsızlığı eden (gayb haberlerini dinlemeye çalışan şeytanlar) olursa onu da yakıcı bir ışık takip eder.
وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ
Yeryüzünü ise yaydık ve orada sabit dağlar yerleştirdik. Yine orada ölçülü (bir biçimde) her şeyden bitirdik.
وَجَعَلْنَا لَكُمْ ف۪يهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِق۪ينَ
Orada hem sizin için hem de sizin rızık vericileri olmadığınız kimseler (ve canlılar) için geçimlikler meydana getirdik.
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُۘ وَمَا نُنَزِّلُـهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri Bizim yanımızda olmasın ve Biz onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz.
وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِـحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُۚ وَمَٓا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِن۪ينَ
Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla sizi suladık. Yoksa o hazinelerin sahibi de siz değilsiniz.
وَاِنَّا لَنَحْنُ نُحْـي۪ وَنُم۪يتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ
Muhakkak ki hayat veren de öldüren de Biziz ve (her şeye gerçek) Vâris olan da (ancak) Biziz.
وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِم۪ينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَاْخِر۪ينَ
Andolsun ki Biz, sizden (iman ve ameliyle) öne geçenleri de biliriz ve yine andolsun ki Biz, sizden geri kalanları da (çok iyi) biliriz.
وَاِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْۜ اِنَّهُ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ۟
Şüphesiz Rabbin onları(n hepsini kıyamet günü bir araya) toplayacaktır; çünkü O, Hakîm'dir, Alîm'dir (her işinde hikmet ve hayır olan, her şeyi ve herkesi bilendir).
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَاٍ مَسْنُونٍۚ
Andolsun ki Biz insanı, (pişmiş ve ses çıkaran) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara bir balçıktan yarattık.
وَالْجَٓانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ
Cinleri de daha önce (zerrelere) nüfuz eden ateşten yaratmıştık.
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَاٍ مَسْنُونٍ
Hani Rabbin meleklere buyurmuştu ki: "Ben (pişmiş ve ses çıkaran) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara bir balçıktan bir beşer yaratacağım."
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ
"Onu düzenleyip (ona bir şekil verdikten sonra) ona rûhumdan nefhettiğim (üflediğim) zaman hemen onun için secdeye kapanın!"
فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ
Bunun üzerine bütün melekler topluca secde ettiler.
اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰٓى اَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ
Fakat (cinlerden olan) iblis hariç! O, secde edenlerle beraber olmadı (Allah'ın emrine uyup Âdem'e secde etmedi).
قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ
(Allah) "Ey iblis! Sana ne oluyor da secde edenlerle beraber olmuyorsun?" buyurdu.
قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَاٍ مَسْنُونٍ
(iblis) "Ben (pişmiş ve ses çıkaran) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara bir balçıktan yarattığın bir beşere secde edecek değilim" dedi.
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌ
(34-35) (Allah) "Öyleyse çık oradan; çünkü sen kovuldun ve şüphesiz (herkesin hesaba çekileceği) din gününe kadar lanet senin üzerinedir" buyurdu.
وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ
Bu âyetin meali 34. âyetle birlikte verilmiştir.
قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
(iblis) "Rabbim! O hâlde (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver!" dedi.
قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ
(37-38) (Allah) "Haydi, sen vakti (yalnızca bizim tarafımızdan) bilinen güne (kıyamete) kadar mühlet verilenlerdensin" buyurdu.
اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ
Bu âyetin meali 37. âyetle birlikte verilmiştir.
قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
(iblis) Dedi ki: "Rabbim! (İnsan secdeye layık olmadığı hâlde Âdem'e secde etmemi emretmekle beni azgınlığa mahkûm ettin) Öyle ise beni azgınlığa mahkûm etmene karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve mutlaka onların hepsini (şaşırtıp yoldan çıkararak) azdıracağım!"
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ
"Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna."
قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَق۪يمٌ
(Allah) Buyurdu ki: "İşte, sırât-ı mustakîm (Bana varan dosdoğru yol) budur."
اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ
"Muhakkak ki Benim kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna."
وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
Ve hiç şüphe yok ki cehennem onların hepsine vaad olunan yerdir.
لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟
Onun (farklı azaplar içeren) yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için (o kapının ehli olacak) bir grup ayrılmıştır.
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۜ
Muhakkak ki (o gün) takvâ sahipleri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) cennetlerde ve pınar başlarındadır.
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ
(Onlara) "Oraya selam (ve selamet)le güven içinde girin!" (denilir).
وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَاناً عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ
Biz onların göğüslerindeki kini (ve bütün kötü hisleri) söküp attık, onlar artık (orada) kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.
لَا يَمَسُّهُمْ ف۪يهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَج۪ينَ
Onlara orada hiçbir yorgunluk dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.
نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا الْغَفُورُ الرَّح۪يمُۙ
(Resulüm!) Kullarıma haber ver ki muhakkak Ben, (evet) Ben Ğafûr'um, Rahîm'im (her türlü günahı mağfiret edenim, isimlerimde de fiillerimde de her zaman rahmetle tecelli edenim).
وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ
Bununla beraber muhakkak ki Benim azabım da (çok) elem verici (iç yakan) bir azaptır.
وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَۢ
(Resulüm!) Onlara İbrâhîm'in (meleklerden olan) misafirlerinden de haber ver!
اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَاماًۜ قَالَ اِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ
Hani onun yanına girdikleri zaman, "selam (senin üzerine olsun)" demişlerdi. (O da onlara hemen kızartılmış bir buzağı getirip ikram etti; ama onların yemediklerini görünce) "Gerçekten biz sizden çekiniyoruz" dedi.
قَالُوا لَا تَوْجَلْ اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ
(Melekler ise kendilerini tanıtarak) Dediler ki: "Korkma! Biz seni bilgin bir oğulla müjdeliyoruz."
قَالَ اَبَشَّرْتُمُون۪ي عَلٰٓى اَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ
(İbrâhîm) "Bana ihtiyarlık çökmesine rağmen beni müjdeliyor musunuz, beni neye dayanarak müjdeliyorsunuz" dedi.
قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْقَانِط۪ينَ
(Melekler) "Seni hak ile müjdeliyoruz, sakın (Allah'ın rahmetinden) ümidini kesenlerden olma!" dediler.
قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّه۪ٓ اِلَّا الضَّٓالُّونَ
(İbrâhîm) Dedi ki: "Rabbinin rahmetinden dalâlette olanlardan başka kim ümit keser?"
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ
(Ve ekledi) "Ey resuller (Allah'ın elçileri)! (Başka) Ne göreviniz var" dedi.
قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْـنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِم۪ينَۙ
(Onlar) Şöyle dediler: "Doğrusu biz, suçlu bir kavme (Lût kavmine, onları helâk etmek üzere ) gönderildik."
اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍۜ اِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
"Ancak Lût ailesi hariç. Onların hepsini kurtaracağız."
اِلَّا امْرَاَتَهُ قَدَّرْنَٓاۙ اِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِر۪ينَ۟
"Yalnız (Lût'un) karısı müstesna, Biz onun geride (azaba uğrayacaklarla beraber) kalanlardan olmasını takdir ettik."
فَلَمَّا جَٓاءَ اٰلَ لُوطٍنِ الْمُرْسَلُونَۙ
Derken elçiler Lût ailesine gelince,
قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ
(Lût onlara) "Hakikaten siz (buralarda pek) tanınmayan kimselersiniz" dedi.
قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا ف۪يهِ يَمْتَرُونَ
(Onlar) Dediler ki: "Doğru, biz sana (kavminin) şüphe etmekte oldukları şeyi (azabı) getirdik."
وَاَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ
"Ve sana (o azabı) hak ile getirdik. Muhakkak ki biz doğru söyleyenleriz."
فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَاتَّبِـعْ اَدْبَارَهُمْ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ
"Sen gecenin bir kısmında aileni yola çıkar, sen de onların arkalarından yürü! Sizden hiç kimse ardına dönüp bakmasın ve emrolunduğunuz yere (doğru) gidin!"
وَقَضَيْنَٓا اِلَيْهِ ذٰلِكَ الْاَمْرَ اَنَّ دَابِرَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِح۪ينَ
Böylece Biz ona (Lût'a) şu hükmümüzü kesin olarak bildirdik: "Sabaha çıkarlarken onların ardı (soyları) kesilmiş (helâk olmuş) olacak."
وَجَٓاءَ اَهْلُ الْمَد۪ينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ
Derken şehir halkı, (büyük bir) sevinçle (Lût'un evine) geldi.
قَالَ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ضَيْف۪ي فَلَا تَفْضَحُونِۙ
(Lût onlara) Dedi ki: "Bunlar benim misafirlerimdir. Sakın beni utandırmayın!"
وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ
"Allah'a karşı takvâ sahibi olun ve beni rezil etmeyin!"
قَالُٓوا اَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَم۪ينَ
(Onlar ise) "Biz seni âlemlerden (her biri bir âlem olan insanların işlerine karışmaktan) men etmemiş miydik" dediler.
قَالَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ٓي اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَۜ
(Lût) "İşte kızlarım! Eğer (dediğiniz işi) yapacaksanız (onlarla evlenin)" dedi.
لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ
(Resulüm!) Senin ömrüne yemin olsun ki onlar, (şehvetten gözleri dönmüş hâlde) sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.
فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِق۪ينَۙ
Nihayet güneş doğarken onları (helâk edici) o sayha yakalayıverdi.
فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍۜ
Böylece oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine (sağanak hâlinde) çamurdan sertleşmiş taşlar yağdırdık.
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ
Muhakkak ki bunda, ferasetli ol(up Allah'ın nûruyla bak)anlar için elbette ibretler vardır.
وَاِنَّهَا لَبِسَب۪يلٍ مُق۪يمٍ
Ve şüphesiz o (şehrin kalıntıları) hâlâ mevcut olan bir yol üzerindedir.
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَۜ
Hakikaten bunda iman edenler için bir âyet (ibret ve delil) vardır.
وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِم۪ينَۙ
(Şuayb'ın kavmi olan) Eyke halkı da gerçekten zalim kimselerdi.
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْۢ وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُب۪ينٍۜ۟
Biz onlardan da intikam aldık. İkisi (Eyke ve Medyen halkının yaşadığı yerlerin harabeleri) de apaçık (gözler) ön(ün)dedir.
وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَل۪ينَۙ
Andolsun, (Sâlih'in kavmi olan) Hicr halkı da resulleri(ni) yalanlamıştı.
وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَۙ
Biz onlara âyetlerimizi (apaçık delil ve mucizelerimizi) vermiştik de onlardan yüz çevirmişlerdi.
وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً اٰمِن۪ينَ
Onlar, dağlardan emniyet içinde kalacakları evler yontuyorlardı.
فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِح۪ينَۙ
(Gel gör ki) Onları da sabaha çıkarlarken (helâk edici) o sayha yakalayıverdi.
فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَۜ
Kazanmakta oldukları şeyler (ve dağlarda yonttukları evler) de onlara hiçbir fayda sağlamadı.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ
(Resulüm!) Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri ancak (bir) hak (ve hikmet) ile yarattık. Muhakkak ki o (kıyamet) saat(i) mutlaka gelecektir. Şimdilik sen onlara en güzel şekilde muamele et.
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ
Şüphesiz ki senin Rabbin, (evet) O, Hallâk'tır, Alîm'dir (yarattığını yok edip yeni bir yaratılışla tekrar yaratan, her şeyi ve herkesi bilendir).
وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعاً مِنَ الْمَثَان۪ي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظ۪يمَ
Andolsun ki Biz sana tekrarlanan yedi (âyetlik Fâtiha Sûresi'n)i ve Kur'ân-ı Azîm'i (yüce Kur'ân'ı) verdik.
لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِن۪ينَ
Sakın o (kâfir)lerden bazı zümreleri faydalandırdığımız şeylere (mal ve servete) gözlerini dikme, onlar(ın yaptıkların)dan dolayı üzülme ve mü'minlere (rahmet) kanadını ger!
وَقُلْ اِنّ۪ٓي اَنَا النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُۚ
Ve de ki: "Muhakkak ki ben, (evet) ben, apaçık bir uyarıcıyım."
كَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِم۪ينَۙ
(Bu vahyi sana Biz indirdik, tıpkı onu önceden) Parça parça edenlere indirdiğimiz gibi.
اَلَّذ۪ينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِض۪ينَ
(Onların ahlakında olan birtakım) Kimseler de (şimdi) Kur'ân'ı parça parça ayırdılar (ve ayırıyorlar).
فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
(92-93) Rabbine andolsun ki (kıyamet günü) onların hepsini yaptıklarından dolayı mutlaka sorguya çekeceğiz.
عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Bu âyetin meali 92. âyetle birlikte verilmiştir.
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ
(Resulüm!) Şimdi sen, sana emrolunanı açıkça söyle ve (Allah'a şirk koşan) müşriklerden yüz çevir!
اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِء۪ينَۙ
Muhakkak ki Biz, o (seninle ve âyetlerimizle) alay edenlere karşı sana yeteriz.
اَلَّذ۪ينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Onlar Allah ile beraber başka bir ilâh edinenlerdir. Onlar yakında (hakikati) bilecekler!
وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَۙ
Andolsun, onların söylediklerinden dolayı gerçekten senin göğsünün daraldığını biliyoruz.
فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ
Sen şimdi Rabbini hamd ile tesbih et ve secde ed(erek her anda emrimize tabi ol)anlardan ol!
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَاْتِيَكَ الْيَق۪ينُ
Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine âbd ol(up kulluk et)!
Mekke döneminde, Hz. Peygamber’e ve müslümanlara yapılan baskıların şiddetlendiği yıllarda muhtemelen İbrâhîm sûresinin ardından nâzil olmuştur. Kaynaklar, bütün âyetlerinin Mekkî olduğunda ittifak bulunduğunu kaydeder. Ancak Âlûsî, 87. âyetin Medine döneminde nâzil olduğuna dair bir görüşü nakletmektedir (Rûĥu’l-meǾânî, XIV, 2). Âyet sayısı doksan dokuz, fâsıla*sı (ل، م، ن) harfleridir. Sûre ismini sekseninci âyette geçen hicr kelimesinden alır. Hz. Sâlih’in peygamber olarak gönderildiği Semûd kavminin yaşadığı bölgenin merkezi olan Hicr şehri, Hicaz’ın kuzey kesiminde Medine-Tebük yolu üzerinde sarp kayalıklardan oluşan bir vadide kurulmuştur (bk. HİCR). Dağ yamaçlarına oydukları muhkem meskenlerde yaşayan bu kavim, gösterdiği mûcizelere rağmen Sâlih peygambere inanmadıkları, uyarılarına aldırmayıp inkârcılıkta direndikleri için helâk edilmişti. İbn Battûta Hicr’e uğradığını, burada Semûd kavminin kızıl kayalara oyulmuş meskenlerini gördüğünü ve içlerinde hâlâ Semûd kavminin iskelet kalıntılarının bulunduğuna şahit olduğunu kaydetmektedir (Seyahatnâme, I, 119; Mevdûdî, II, 581).
Düşman istilâsından ve çeşitli âfetlerden korunmak için kayaları oyarak yaptıkları güvenli meskenler Semûd kavmini helâk olmaktan kurtaramamıştı. Sûrenin sonlarına doğru yer alan bu kıssa, Kur’an’a inanmak istemeyen müşriklere bir uyarı ve ihtar niteliği taşımaktadır. Sûrede Kur’ân-ı Kerîm’in ilâhî koruma altında olduğu, onu tahrif etmeye veya ortadan kaldırmaya yönelik her teşebbüsün boşa çıkacağı açıkça belirtilir. Öte yandan hicr kelimesi “tasarruftan menetmek, engel olmak” gibi mânalara da gelir. Sûrenin muhtevasında ise doğrudan doğruya Kur’an’a yönelik saldırıların ilâhî koruma engeliyle karşılaşacağı bildirilir. Bu bakımdan sûrenin ismiyle muhtevası arasında bir tenâsübün bulunduğu dikkati çeker.
Bundan önceki İbrâhîm sûresi, zalimlerin aşırılıklarının ve peygamberlere karşı yaptıkları baskıların cezasız kalmadığını, Allah’ın peygamberlerine verdiği sözü unutmadığını, onların intikamının alınacağını, herkesin yaptığının karşılığını göreceğini bildiren âyetlerin ardından (14/45-51) bütün bu açıklamaların insanlara, akıllarını başlarına alıp Allah’ın birliğini tanımaları hususunda birer uyarı olduğunu belirten bir âyetle son bulur. Hicr sûresinin ilk bölümünde de aynı konu üzerinde durulur. Bu bakımdan sûre İbrâhîm sûresinin devamı ve açıklaması gibidir.
Hicr sûresinin birinci bölümünde Kur’ân-ı Kerîm’in her türlü tebdil ve tahriften korunacağı, Hz. Peygamber’e “mecnun” (cin musallat olmuş) diyerek iftira edenlerin bütün çabalarının boşa çıkacağı, daha önceki peygamberlere de benzeri iftiraların yapıldığı, ancak gerçeği inkâr eden o zalimlerin çok kötü âkıbetlere uğradıkları bildirilir; göklerin kapıları kendilerine açılsa da hakikatleri gözleriyle görseler de bu durumu bir büyü sanıp yine de inanmaya yanaşmayacakları haber verilir. Cinlerin ve şeytanların göklerin ötesinden vahiy getirmeye güç yetiremeyeceklerini, bu bölgelerin Allah’ın koruması altında bulunduğunu (âyet 16-17) bildiren âyetlerin ardından Allah’ın tabiat olayları üzerindeki kudret ve hâkimiyetine dikkat çeken âyetler gelir. Hayat verenin de öldürenin de ölümden sonra mahşerde bir araya toplayacak olanın da Allah Teâlâ olduğu vurgulanır (âyet 23-25).
İkinci bölümde insanın (Hz. Âdem) ilk yaratılış olayına yer verilir. Bütün melekler secde emrine uydukları halde İblîs’in bu emre uymayıp isyan ettiği, bu yüzden lânetlendiği bildirilir. Ancak Allah’ın has kullarını azdırmaya gücünün yetmeyeceği, yalnızca günahkârlardan kendisine uyanları baştan çıkarabileceği, onların da esasen cehennemle tehdit edildikleri, cehennemin yedi kapısı olduğu, her grubun ayrı bir kapıdan oraya gireceği belirtilir (âyet 42-44). Günahtan sakınan iyi kimseler ise pınarlarla bahçelerin yer aldığı cennetlere güvenle girecekler, gönüllerinden her türlü kin ve nefret alınıp tertemiz hale getirildiği için birbirleriyle kardeş olarak mutlu yaşayacaklar ve orada ebedî kalacaklardır. Allah’ın gafûr ve rahîm olduğunu, ancak azabının da çok çetin olacağını kulların bilmesi gerektiğini vurgulayan âyetle ikinci bölüm sona erer (âyet 49, 50).
Sûrenin üçüncü bölümü, Hz. İbrâhim’e, ilerlemiş yaşına rağmen bir erkek çocuk sahibi olacağını müjdeleyen meleklerin gelişini ve İbrâhim’in bu müjdeyi hayretle karşılayışını bildiren âyetlerle başlar. Ardından bu meleklerin Lût ile ona inananlar dışında bütün Lût kavmini helâk ettikleri bildirilir. Kur’an’ın başka sûrelerinde de yer yer anlatılan Lût kavminin helâk edilmesi olayı en geniş ve ayrıntılı biçimde bu sûrede yer almaktadır. Hz. Muhammed’in hayatına yemin edilerek (âyet 72) azgınlık ve sapıklık içinde şaşkına dönmüş olmaları yüzünden onların bu helâki hak ettikleri haber verilir. Ayrıca ormanlık bir bölgede (Eyke) yaşayan Şuayb kavminin zalim bir kavim olduğu için helâki hak ettiği bildirilir. Peygamberlerinin tebliğ ettiği ilâhî emirleri dinlemeyen, bununla da kalmayıp onlara haksız yere ezâ ve cefa eden her iki kavmin böylece hak ettiği şekilde cezalandırıldığı, nitekim bu iki olayın kalıntılarının o dönemde işlek ticaret yolları üzerinde bulunduğu anlatılır.
Son bölümde Hicr ahalisinin peygamberleri inkâr etmesi yüzünden helâk edildiği, onların dağ yamaçlarında kayaları oyarak yaptıkları evlerin kendilerini kurtarmaya yetmediği gerçeğine dikkat çekildikten sonra (âyet 80-84) gökleri ve yeri yaratan Allah’ın her şeyi hakkıyla bildiğini ve beklenen sonucun yakında gerçekleşeceğini bildiren âyetler yer alır. Sık sık tekrarlanan yedi âyetle (Fâtiha sûresi) azametli Kur’an’ı vahiy yoluyla peygamberine gönderen Allah’ın gücünün peygamberini her türlü tehlikeden korumaya da yeteceği yolunda teminat sayılan âyetlerin (âyet 92-95) ardından müşriklerin gerek vahiy gerekse Peygamber hakkında konuşup alay etmelerine aldırmadan tebliğ görevini sürdürmesi gerektiği yolunda Resûl-i Ekrem’e emir ve tavsiyelerde bulunulur. Sûre, “Sen rabbinin şanını yücelterek O’na hamdet ve secde edenlerden ol; yakīn (ölüm) gelinceye kadar rabbine ibadet et” emriyle sona erer. Bundan önceki İbrâhîm sûresi, Allah’ın bir tek olduğunun bilinmesi gerektiğini vurgulayan bir âyetle tamamlanmıştı; bu sûre de yalnızca O’na ibadet edilmesini emreden âyetle sona ermektedir. Hicr sûresi, vahiy ve peygamberlik karşısında toplumların öteden beri nasıl bir tepki ortaya koyduklarını ve Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlerini nasıl başarıya ulaştırdığını bildiren ve “elif lâm râ” (الر) diye başlayan beş sûrenin (Yûnus, Hûd, Yûsuf, Ra‘d ve İbrâhîm sûreleri) bir özeti gibidir. Sonuç kısmı da bütün bu sûrelerin nihaî hedefini belirleyen bir emirden ibarettir.
Bazı tefsir kitaplarında (meselâ bk. Zemahşerî, II, 320; Beyzâvî, I, 657) sûrenin fazileti hakkında Übey b. Kâ‘b’dan rivayet edilen, “Hicr sûresini okuyan kimseye muhacirlerin, ensarın ve Hz. Peygamber’le alay eden kişilerin sayısının on katı ecir verilir” meâlindeki hadisin mevzû olduğu kabul edilmektedir (İbnü’l-Cevzî, I, 239-241; Zerkeşî, I, 432; İbn Hacer, IV, 94).
BİBLİYOGRAFYA:
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ĥcr” md.; Buhârî, “Tefsîr”, 15/1-5; Tirmizî, “Tefsîr”, 15/1-5; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. İsâm b. Abdülmuhsin el-Humeydân), Beyrut 1411/1991, s. 275-277; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), II, 309-320; İbnü’l-Cevzî, el-MevżûǾât (nşr. Abdurrahman M. Osman), Medine 1386/1966, I, 239-241; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XIX, 151-216; Kurtubî, el-CâmiǾ, X, 1-64; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, İstanbul 1303, I, 67-657; İbn Battûta, Seyahatnâme, I, 119; Zerkeşî, el-Burhân, I, 432; İbn Hacer, el-Kâfi’ş-şâf fî taħrîci eĥâdîŝi’l-Keşşâf (Zemahşerî, el-Keşşâf [Beyrut] içinde), IV, 94; Süyûtî, el-İtķān (Bugā), I, 28, 30, 31, 32, 45-46; a.mlf., Esbâbü’n-nüzûl, Beyrut 1986, s. 116-117; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, XIV, 2-89; Muhammed Tâhir b. Âşûr, Tefsîrü’t-taĥrîr ve’t-tenvîr, Tunus 1984, XIV, 5-92; Elmalılı, Hak Dini, IV, 3036-3081; Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu (İstanbul 1943), İstanbul 1980, s. 307-313; Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. Muhammed Han Kayanî v.dğr.), İstanbul 1996, II, 561-585; Seyyid Kutub, Fî Žilâli’l-Ķur’ân, Beyrut 1985, IV, 2121-2156; Abdullah Mahmûd Şehhâte, Ehdâfü külli sûre ve maķāśıdühâ fi’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1986, I, 169-187; Zuhûr Ahmed Azhar, “el-Ĥicr”, UDMİ, VII, 944-945.
Emin Işık