Onlardan (Muhâcirlerle Ensâr'dan) sonra gelenler ise derler ki: “Rabbimiz! Bize ve îmân (ciheti) ile bizi geçmiş olan kardeşlerimize mağfiret eyle! Kalblerimizde îmân edenlere karşı bir kin bırakma!(1) Rabbimiz! Şübhesiz ki sen, Raûf (çok şefkat eden)sin, Rahîm (çok merhamet eden)sin!”
(1)“Ma‘lûmdur ki, adâvet (düşmanlık) ve muhabbet, nûr ve zulmet (karanlık) gibi zıddırlar. İkisi, ma‘nâ-yı hakīkīsinde olarak (hakīkī ma‘nâlarıyla) berâber cem‘ olamazlar (bir araya gelemezler). Eğer muhabbet, kendi esbâbının rüchâniyetine (sebeblerinin üstünlüğüne) göre bir kalbde hakīkī bulunsa, o vakit adâvet mecâzî olur (hakīkī ma‘nâsında olmaz), acımak sûretine inkılâb eder (dönüşür). Evet mü’min, kardeşini sever ve sevmeli! Fakat fenâlığı için yalnız acır. Tahakkümle (baskıyla) değil, belki lütufla (iyilikle) ıslâhına çalışır. Onun için nass-ı hadîs (hadîsin kat‘î beyânı) ile: ‘Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp kat‘-ı mükâleme etmeyecek (konuşmayı kesmeyecek)!’ (...) Evet tevhîd-i îmânî (îmandaki birlik), elbette tevhîd-i kulûbü (kalblerin birliğini) ister. Ve vahdet-i i‘tikad (inançtaki birlik) dahi vahdet-i ictimâiyeyi (cem‘iyet hayâtının birliğini) iktizâ eder (gerektirir).” (Mektûbât, 22. Mektûb, 91)