Daha önce o yurdu, hazırlayıp îman (yurdu)¹ haline getirenler² ise, kendi yurtlarına hicret edenleri severler ve onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmedikleri gibi, kendileri yoksulluk içerisinde bile bulunsalar, onları kendilerine tercih ederler.³ (İşte böylece) nefsinin açgözlülüğünden⁴ korunanlar, gerçekten kurtuluşa erenlerdir.
1 Dâr’ül-İslâm: İslâmî hükümlerin tam olarak uygulandığı ve başında Müslümanların seçtiği ve Müslümanlardan olan halifenin bulunduğu devlet; “İslâm Yurdu” demektir. “Dâr”, lügatte ev, belde ve ülke anlamında kullanılır. Dini terim olarak ise; bir idarecinin hâkimiyeti altında bulunan ülke anlamındadır. “Dâr’ul-İslâm” tabiri daha sonraları İslâm hukukçuları tarafından, “Dar’ül-Harb”in karşıtı olarak kullanılmıştır. İslâm ümmetinin vatanı, Allah’ın mülkü olan yeryüzünün tamamıdır. (Tevbe: 123, Bakara: 191) Bu ayetlere göre; yeryüzünün hâkimiyeti sadece Allah’a mahsustur. Hiçbir fert, hiçbir hânedan ve hiçbir meclis veya parti bu hâkimiyeti ele geçiremez. Yeryüzünde bu hâkimiyet Allah’ın dışında bir otoriteye verildiği takdirde mutlaka fitne başlar. Bu duruma göre dünya, “Dâr’ul-İslâm ve Dâru’l-harp” diye ikiye ayrılmaktadır. Dâr’ul-İslâm adını alan yerlerin gerçekten Dâru’l-İslam olabilmesi için orada İslâm hukukunun eksiksiz olarak uygulanması gerekmektedir. Dâru’l-İslâm’da “yasama yetkisi”, yalnız Allah’ın ve Rasulünün elindedir. “İcra (yürütme) ve yargı” Allah ve Rasûlü’nün koyduğu kurallara göre yapılır. Bk. (Yunus: 25)2 Yani Medîne’yi Dar’ül-İslâm yapmak için çalışıp orada îmanın ve İslâm’ın hâkim olmasına sahip çıkan Ensar...3 Rasulüllah (s.a.v)’e bir adam geldi ve: “Ya Rasulüllah! Açlıktan dermansız kaldım” dedi. Rasulüllah (s.a.v) yakınlarına haber gönderdi, ancak onların yanlarında hiçbir şey bulunamadı. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bu adamı bu gece misafir edecek kimse yok mu? Ki Allah, ona rahmet buyursun.” dedi. Derhal Ensâr’dan bir zât ayağa kalktı: “Ben Ya Rasulüllah” diye cevap verdi. Ve adamı alıp evine götürdü. Sonra da hanımına “Rasulüllah’ın misafirine ikram et” diye tembihte bulundu. Hanımı: “Vallahi benim yanımda bir kız çocuğumun yiyeceğinden başka bir şey yoktur.” dedi. Kocası da ona: “O halde kız çocuğu akşam yemeği istediği zaman onu uyut, kandili de söndürüver, Rasulullah’ın misafiri için biz bu geceyi aç geçiştiriverelim” dedi ve gerçekten öyle yaptılar. Sonra o misafir, Rasulüllah’ın yanına vardı ve Rasulüllah ona: “Bu gece Allah, falan ve falandan son derece hoşnut oldu.” dedi. Allahu Teâlâ da onların hakkında bu âyeti indirdi. (Buharî, Müslim, Tirmizî, Nesaî) Ensâr ve Ashâb’ın böyle nice tercih örnekleri vardır. Hatta Ensârdan iki karısı bulunanlar, karısı olmayan muhacirlerin evlenebilmesi için karılarından birini terk bile etmişlerdi. Yermuk savaşında şehitler arasında son nefesine gelmiş yaralıların, kendilerine verilen bir yudum suyu bile yanında inleyen arkadaşları arasında nasıl dolaştırdıkları tarihi bir olay olarak buna en güzel örnektir. 4 Şuhh: Nefsin cimrilik ve hasislik dediğimiz kıskançlık huyudur ki, cimrilik bunun fiiliyatındaki görüntüsüdür. Yani nefiste içgüdüsel bir hareketin bulunması sebebiyle ortaya çıkan duruma şuhh, bunun fiilen men edilmesine de cimrilik denilir. Şuhh, cimriliğin son derecesidir ki, bu sıfatı taşıyan kimse başkasının malına bile kıskançlık gösterir. Başkasının cömertlik yapmasını arzu etmez, ondan sıkılır da yapmaması için çalışır. Yahut o derece hırslı olur ki, mümin kardeşinin malını zulmederek yer veya kendisinin olmayan şeylere göz diker. Başkasında olmasını da hoş görmez, kıskanır. Hz. Peygamber (s.a.v): “Zulümden sakının çünkü zulüm, kıyamet günü karanlıktan ibarettir. Şuhh’dan da sakının çünkü şuhh, hırs ve kıskançlık sizden evvelkileri helak etmiştir. Onlar birbirlerinin kanlarını döktüler ve haramları helal saydılar” buyurmuştur.