Onlar Allah'ın gücünü gereği gibi kavrayıp değerlendiremediler. Muhakkak ki Allah, her şeyi hükmü altında tutan en yüce iktidar sahibidir.
“Onlar, Allah’ın gücünü gereği gibi kavrayamadılar” ifadesi, “Onlar, Allah’ın kıymetini idrâk edemediler” demektir. Yani Allah’ın büyüklüğünü, azametini, kudretini tanıyarak O’nun kuvvetinden, ilminden, desteğinden, rahmet deryasından yararlanamadılar. O’na gerektiği gibi iman ederek ve güvenerek ebedi saadeti elde etmek yerine; inanç dünyalarını sahte tanrılarla körelterek azaba müstahak oldular. Cennete varis olmak yerine, cehennemin yerlisi olmayı yeğlediler. Böylece kendilerine zulmettiler.İnananların bazıları da sadece Allah’a inanmakla, Hz. Peygamberi tanımakla ve Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunu bilmekle mü’min olunacağını sandılar. İlahi mesajın ön gördüğü prensipler doğrultusunda Hz. Peygamberi örnek alan bir hayat tarzı ortaya koymadılar. Kur’an’ın sunduğu dini yaşamak yerine gelenekleri din haline getirerek onlarla hayatlarına devam ettiler. Battıkça battılar, kan gölünde boğuldular, savaşsız ve kavgasız günleri olmadı, huzuru ve barışı lügatlarından çıkardılar ama bu duruma neden geldiklerini merak etmediler. Araştırmayı, sorgulamayı, yüzleşmeyi, detaya inmeyi, tefekkür etmeyi bir vecibe olarak değil küfür olarak gördüler. Öyle ki uydurulan hadislerle, menkıbelerle, hurafelerle Kur’an’dan ve Hz. Peygamberin hayatından uzaklaştırıldılar. Kur’an’ı kutsal bir Mushaf, Hz. Peygamberi de itibar ve iftiharlarına vesile olarak gördüler. Kur’an’daki evrensel ahlaki değerlerle doğru ve erdemli yaşamak yerine tutarsız, ilkesiz, gayesiz ve sorumsuz bir hayat ortaya koydular. Kurtuluşlarını kendi amellerine değil, başkalarının himmetine ve şefaatine bağladılar.