Hacc Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Hacc Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 22. sûresidir. Medenî bir sûredir, 78 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 103. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ

Ey insanlar! Rabbinize karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)! Çünkü (kıyamet) saatin(in) depremi çok büyük (ve dehşetli) bir şeydir!

2. Âyet

يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّٓا اَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارٰى وَمَا هُمْ بِسُكَارٰى وَلٰكِنَّ عَذَابَ اللّٰهِ شَد۪يدٌ

Onu gördüğünüz gün, her (çocuk) emziren kadın emzirdiği (çocuğu)nu unutur, her gebe kadın yükü (olan karnındaki çocuğu)nu düşürür. (O gün) İnsanları da sarhoş (korkudan akılları başlarından gitmiş bir hâlde) görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir. Ne var ki Allah'ın azabı çok şiddetlidir!

3. Âyet

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَر۪يدٍۙ

İnsanlardan öylesi vardır ki hiçbir bilgisi olmadığı hâlde Allah(ın kudreti) hakkında mücadele eder de itaat dışına çıkan her (inatçı ve isyankâr) şeytana tabi olur.

4. Âyet

كُتِبَ عَلَيْهِ اَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَاَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْد۪يهِ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ

O (şeytan)ın hakkında ise şüphesiz şöyle yazılmıştır: "Her kim onu dost edinirse mutlaka o, kendisi(ne tabi ola)nı dalâlete düşürür ve onu alevli ateşin azabına ulaştırır."

5. Âyet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَاِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْۜ وَنُقِرُّ فِي الْاَرْحَامِ مَا نَشَٓاءُ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلاً ثُمَّ لِتَبْلُغُٓوا اَشُدَّكُمْۚ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْـٔاًۜ وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَه۪يجٍ

Ey insanlar! Eğer siz (öldükten sonra yeniden) dirilme konusunda (herhangi) bir şüphe içindeyseniz, şunu bilin ki Biz, sizi (önce) topraktan, sonra nutfeden (bir damla sudan), sonra alakadan (bir kan pıhtısından), sonra da (ne) yaratılmış, (ne de) yaratılmamış (varla yok arasında) bir et parçasından (oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) apaçık gösterelim. Biz dilediğimizi belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz, sonra sizi bir bebek olarak (anne karnından) çıkarırız, sonra da güçlü (ve kuvvetli) çağınıza ermeniz için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat ettirilir, içinizden kimi de ömrün en düşkün çağına ulaştırılır. Hatta öyle ki bilirken hiçbir şey bilmez olur. (Öldükten sonra tekrar diriliş ise şuna benzer; sen) Yeryüzünü kupkuru (ve ölü bir hâlde) görürsün; fakat Biz, onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman harekete geçip kabarır ve her türden güzel (göz alıcı ve iç açıcı) çift(ten, bitki)ler bitirir.

6. Âyet

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّهُ يُحْـيِ الْمَوْتٰى وَاَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ

İşte böyle! Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. Muhakkak ki O, ölüleri diriltir ve kesinlikle O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

7. Âyet

وَاَنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ لَا رَيْبَ ف۪يهَاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ

Muhakkak ki (kıyamet) saat(i) gelecektir, bunda (hiçbir) şüphe yoktur ve elbette Allah, kabirlerde bulunan kimseleri (tekrar) diriltecektir!

8. Âyet

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُن۪يرٍۙ

İnsanlardan öylesi vardır ki hiçbir bilgisi, bir hidâyetçisi ve nûr saçan bir kitabı olmadığı hâlde Allah hakkında mücadele eder.

9. Âyet

ثَانِيَ عِطْفِه۪ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذ۪يقُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَذَابَ الْحَر۪يقِ

(İnsanları) Allah'ın yolundan saptırmak için yanını eğip büker(ek kibir ve azamet içinde Allah hakkında tartışmaya kalkar). Onun için dünyada bir rezillik vardır, kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız.

10. Âyet

ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ۟

(O zaman ona şöyle denir) "Bu(gün karşılaştığın azap), senin (dünyada) kendi ellerinle yaptıkların yüzündendir; çünkü Allah, kullar(ın)a asla zulmedici değildir."

11. Âyet

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ فَاِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌنِ اطْمَاَنَّ بِه۪ۚ وَاِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌنِ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠قف خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ

İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah'a kıyısından (köşesinden, sadece işine gelen şeyler yönünden) kulluk yapar. Eğer kendisine bir hayır dokunursa (gönlü) onunla mutmain olur. Şayet başına bir imtihan gelirse de yüzüstü (küfre geri) döner. O, dünya(sın)ı da âhireti(ni) de kaybetmiştir. İşte bu apaçık hüsranın ta kendisidir.

12. Âyet

يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنْفَعُهُۜ ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ

O, Allah'ı bırakıp kendisine zararı da faydası da dokunmayan şeylere (dua edip) yalvarır. (Haktan) Uzak olan (asıl) dalâlet de işte budur.

13. Âyet

يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ مِنْ نَفْعِه۪ۜ لَبِئْسَ الْمَوْلٰى وَلَبِئْسَ الْعَش۪يرُ

O, zararı faydasından daha yakın olana (dua edip) yalvarır. O (yalvardığı) ne kötü bir yardımcı ve ne kötü bir arkadaştır!

14. Âyet

اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ

Muhakkak ki Allah, iman edip sâlih ameller işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz ki Allah, dilediğini yapar.

15. Âyet

مَنْ كَانَ يَظُنُّ اَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ اِلَى السَّمَٓاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغ۪يظُ

Her kim Allah'ın, dünya ve âhirette o (resulü)ne asla yardım etmeyeceğini zannediyorsa, göğe bir sebep (ve vasıtay)la (gücü yetiyorsa) uzansın sonra (Allah'ın, resulüne olan yardımını) kes(meye çalış)sın. Daha sonra da baksın; bu yaptığı hile öfkelendiği şeyi (yani Allah'ın, resulüne olan yardımını) giderebilecek mi?

16. Âyet

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يُر۪يدُ

İşte böyle! Biz, bu (Kur'ân)ı apaçık âyetler olarak indirdik. Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi (hidâyeti isteyeni) hidâyete erdirir.

17. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالصَّابِـ۪ٔينَ وَالنَّصَارٰى وَالْمَجُوسَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۗق اِنَّ اللّٰهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ

İman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hristiyanlar, Mecûsiler ve Allah'a şirk koşanlar var ya, muhakkak ki Allah, kıyamet günü bunların arasını ayıracak (ve hükmünü verecek)tir. Çünkü Allah Şehîd (ismiyle) her şeye (en ince ayrıntısına kadar) şahiddir.

18. Âyet

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ وَكَث۪يرٌ مِنَ النَّاسِۜ وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُۜ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍۜ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ

Görmedin mi, göklerde olanlar ve yerde olanlar, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve (yeryüzünde) hareket eden (bütün) canlılar ile insanlardan birçoğu Allah'a secde eder. (İnsanlardan) Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi alçalt(ıp hor ve hakir kıl)arsa artık onu şerefli kılacak hiç kimse yoktur. Şüphesiz ki Allah, dilediğini yapar.

19. Âyet

هٰذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا ف۪ي رَبِّهِمْۘ فَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍۜ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُ۫سِهِمُ الْحَم۪يمُۚ

Şu ikisi (kâfir ve mü'min), Rabbleri hakkında çekişen iki hasımdır. (Kıyamet günü, o) Kâfirler için ateşten elbiseler biçilmiştir. Onların başlarının üstünden (de) kaynar su dökülür.

20. Âyet

يُصْهَرُ بِه۪ مَا ف۪ي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُۜ

O (kaynar suy)la karınlarının içindekiler ve derileri eritilir.

21. Âyet

وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَد۪يدٍ

Bir de onlar için demir kamçılar vardır.

22. Âyet

كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ اُع۪يدُوا ف۪يهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ۟

(Çektikleri) Izdıraptan dolayı oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri döndürülürler ve onlara, "(haydi, dünyada yalanlamakta olduğunuz bu) yakıcı azabı (şimdi) tadın!" (denir).

23. Âyet

اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬اۜ وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ

Muhakkak ki Allah, iman edip sâlih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar orada altın bilezikler ve inciler takınırlar. Oradaki elbiseleri de ipektir.

24. Âyet

وَهُدُٓوا اِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِۗق وَهُدُٓوا اِلٰى صِرَاطِ الْحَم۪يدِ

(Onlar orada) Sözün en temiz (ve güzel)ine ulaştırılmışlar ve (hamd edilmeye yegâne layık) Hamîd olan (Allah)ın yoluna hidâyet edilmişlerdir.

25. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذ۪ي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَٓاءًنِ الْعَاكِفُ ف۪يهِ وَالْبَادِۜ وَمَنْ يُرِدْ ف۪يهِ بِـاِلْحَادٍ بِظُـلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟

Kâfirler ile Allah'ın yolundan ve içinde yerli olsun misafir olsun (kıble ve mâbed olma hususunda tüm) insanlar için eşit kıldığımız Mescid-i Harâm'dan (insanları) alıkoyanlar (bilsinler ki), kim orada zulüm ile haktan sapmak isterse ona (âhiret günü) elem verici (iç yakan) bir azaptan tattıracağız.

26. Âyet

وَاِذْ بَوَّاْنَا لِاِبْرٰه۪يمَ مَكَانَ الْبَيْتِ اَنْ لَا تُشْرِكْ ب۪ي شَيْـٔاً وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْقَٓائِم۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

Hani Biz, bir zamanlar İbrâhîm'e Beyt(ullah olan Kâbe'n)in yerini (onu yeniden inşâ etmesi için gösterip oraya) yerleştirmiş (ve ona şöyle demiştik), "Bana hiçbir şeyi şirk koşma, tavaf edenler, kıyamda duranlar, rükû edenler ve secde edenler için evimi temiz tut!"

27. Âyet

وَاَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَاْتُوكَ رِجَالاً وَعَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ يَاْت۪ينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَم۪يقٍۙ

"Ve insanlar arasında haccı ilan et ki gerek yaya olarak gerekse nice uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler!"

28. Âyet

لِيَشْهَدُوا مَنَافِـعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلٰى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَه۪يمَةِ الْاَنْعَامِۚ فَكُلُوا مِنْهَا وَاَطْعِمُوا الْـبَٓائِسَ الْفَق۪يرَۘ

"(Gelsinler de) Kendileri için (Allah'ın onlara ikram edeceği birtakım manevi) menfaatlere şahid olsunlar ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde Allah'ın ismini zikr(ederek onları kurban) etsinler! Sonra ondan hem kendiniz yiyin hem de zor durumdaki fakire yedirin!"

29. Âyet

ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَت۪يقِ

"Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atîk'i (Kâbe'yi) tavaf etsinler."

30. Âyet

ذٰلِكَۗق وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللّٰهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۜ وَاُحِلَّتْ لَكُمُ الْاَنْعَامُ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْاَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِۙ

İşte böyle! Her kim, Allah'ın (emir ve) yasaklarına hürmet gösterirse bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır. (Haram olduğu, bu Kitâb'la) Size okunanların dışında kalan (bütün) hayvanlar ise sizin için helâl kılınmıştır. O hâlde, (şirk ve küfrün tezahürü olan) pis putlardan kaçının, (boş ve) yalan sözden de sakının!

31. Âyet

حُنَفَٓاءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِك۪ينَ بِه۪ۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَٓاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْو۪ي بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي مَكَانٍ سَح۪يقٍ

Allah için O'na (hiçbir şeyi) şirk koşmaksızın (Allah'a teslim olmuş ve hakka yönelmiş) hanîfler olun. Kim Allah'a şirk koşarsa sanki o, gökten düş(üp paramparça ol)muş da kendisini kuşlar kapmış veya rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış gibidir.

32. Âyet

ذٰلِكَۗق وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَٓائِرَ اللّٰهِ فَاِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ

İşte böyle! Her kim Allah'ın (hac ve umre ibadeti için tayin ettiği) nişanelerine hürmet gösterirse şüphesiz bu, kalplerin takvâsından (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanın hâlinden)dir.

33. Âyet

لَكُمْ ف۪يهَا مَنَافِـعُ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ مَحِلُّـهَٓا اِلَى الْبَيْتِ الْعَت۪يقِ۟

Sizin için o (nişane)lerde belli bir süreye kadar (yani hac ve umre zamanında birtakım zahiri ve manevi) menfaatler vardır. Sonra bu (nişane)lerin var(ıp bit)ecekleri yer Beyt-i Atîk (Kâbe)dir.

34. Âyet

وَلِكُلِّ اُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكاً لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلٰى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَه۪يمَةِ الْاَنْعَامِۜ فَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَلَـهُٓ اَسْلِمُواۜ وَبَشِّرِ الْمُخْبِت۪ينَۙ

Biz, her ümmet için Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar(dan kurban ederken) üzerine (Allah'ın) ismini ansınlar diye kurban kesmeyi gerekli kıldık. Çünkü ilâhınız Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh'tır. Şu hâlde (yalnız) O'na teslim olun! (Resulüm! Sen Rabbine böyle) Gönülden boyun eğen (mü'min)leri müjdele!

35. Âyet

اَلَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِر۪ينَ عَلٰى مَٓا اَصَابَهُمْ وَالْمُق۪يمِي الصَّلٰوةِۙ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

Onlar öyle kimselerdir ki Allah zikredil(ip anıl)dığı zaman (haşyet ve muhabbetle) kalpleri ürperir, başlarına gelen musibetlere sabrederler, salâtı ikâme ed(erek hem Allah'ın resulünü hem de dinini destekleyerek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) infak ederler.

36. Âyet

وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُمْ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِ لَكُمْ ف۪يهَا خَيْرٌۗق فَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهَا صَوَٓافَّۚ فَاِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَاَطْعِمُوا الْقَانِـعَ وَالْمُعْتَرَّۜ كَذٰلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Biz, büyükbaş hayvanları da sizin için Allah'ın (hac ve umre ibadeti hakkında tayin ettiği) nişanelerinden kıldık. Onlar(ın kurban edilmesin)de sizin için bir hayır vardır. Şu hâlde onlar, saf saf sıralanmış (ayakta) dururken üzerlerine Allah'ın ismini zikr(ederek, besmeleyle onları kurban) edin! Yan üstü yere düş(üp canları çık)ınca da onlardan hem kendiniz yiyin hem de kanaat ed(erek istemey)en ve (açıkça) isteyen (her fakir)e yedirin! İşte böylece Biz, bu (hayvan)ları umulur ki şükredersiniz diye sizin istifadenize verdik.

37. Âyet

لَنْ يَنَالَ اللّٰهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَٓاؤُ۬هَا وَلٰكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوٰى مِنْكُمْۜ كَذٰلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْۜ وَبَشِّرِ الْمُحْسِن۪ينَ

Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na (sadece) sizin takvânız (kulluk sorumluluğunuzu bilip bunu yerine getirmeye çalışırken O'na olan imanınız) ulaşır. İşte böylece sizi hidâyete erdirmesine karşılık Allah'ı tekbir etmeniz için (Allah) onları sizin istifadenize verdi. (Resulüm! Sen) Muhsinleri (Rabbinin rızasını kazanmak için tüm mahlûkata karşı güzellik yapıp güzel olanları) müjdele!

38. Âyet

اِنَّ اللّٰهَ يُدَافِـعُ عَنِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ۟

Muhakkak ki Allah, iman edenlerden (bütün kötülükleri) defeder. Şu da muhakkak ki Allah, (kendine ve başkalarına hainlik eden) hiçbir hain nankörü sevmez.

39. Âyet

اُذِنَ لِلَّذ۪ينَ يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُواۜ وَاِنَّ اللّٰهَ عَلٰى نَصْرِهِمْ لَقَد۪يرٌۙ

Kendilerine savaş açılan (Müslüman)lara, zulme uğramaları sebebiyle (müşriklerle savaşmaları için Allah tarafından) izin verildi. Şüphesiz ki Allah, onlara yardım etmeye mutlaka Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

40. Âyet

اَلَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِــعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراًۜ وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ

Onlar, sırf "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmını (diğer) bir kısmıyla yok etmesi olmasaydı elbette manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah'ın ismi çokça zikredilen mescidler yıkılıp giderdi. Allah, kendi(sine, dinine ve resulü)ne yardım edene mutlaka yardım eder. Muhakkak ki Allah elbette Kaviyy'dir, Azîz'dir (güçlü, kuvvetli, kudretlidir ve bütün şerefin, kudretin kendisine ait olduğu tek zattır).

41. Âyet

اَلَّذ۪ينَ اِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ اَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ وَاَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَلِلّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ

Onlar öyle kimselerdir ki eğer kendilerine yeryüzünde imkân (ve iktidar) verirsek namazı ikâme eder(ek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalışır) ve zekâtı ver(ip nefislerinin cimriliğini temizl)erler, iyiliği emreder ve kötülükten (de insanları) men ederler. (Bütün) İşlerin âkıbeti ise Allah'a aittir.

42. Âyet

وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُۙ

(Resulüm!) Eğer o (kâfir)ler seni yalanlıyorlarsa (üzülme), andolsun onlardan önce(ki bazı kavimler de kendilerine gelen resullerini) yalanlamıştı; Nûh'un kavmi, Âd ve Semûd (kavimleri),

43. Âyet

وَقَوْمُ اِبْرٰه۪يمَ وَقَوْمُ لُوطٍۙ

İbrâhîm'in kavmi, Lût'un kavmi,

44. Âyet

وَاَصْحَابُ مَدْيَنَۚ وَكُذِّبَ مُوسٰى فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِر۪ينَ ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ

Ve Medyen halkı. Mûsâ da yalanlanmıştı. Ben de o kâfirlere (kısa bir süre) mühlet verdim sonra da onları (azabımla kıskıvrak) yakaladım ve Beni inkâr (etmenin sonucu) nasılmış (gördüler)!

45. Âyet

فَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَبِئْرٍ مُعَطَّـلَةٍ وَقَصْرٍ مَش۪يدٍ

Biz, (halkı) zalim olan nice memleketleri helâk ettik. Şimdi o (memleketlerin duvarları) çatıları üstüne çökmüş (altüst olmuş), kuyuları kullanılmaz hâle gelmiş ve nice yüksek (muhteşem) saraylar(ı da yerle bir olmuştur).

46. Âyet

اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَٓا اَوْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۚ فَاِنَّهَا لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّت۪ي فِي الصُّدُورِ

(Resulüm! Seni yalanlayanlar) Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki (kendilerinden önce yaşamış ve helâk olmuş memleketleri görsünler de) kendileri için onunla akıllarını kullan(ıp, düşünüp anlay)acakları kalpleri veya onunla (hakkı) işitecekleri kulakları olsun. Zira gözler kör olmaz (çünkü gözlerin körlüğü, geçici bir görme yetersizliğidir), fakat (asıl) kör olan, göğüslerdeki kalpler (ve basiretler)dir.

47. Âyet

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ وَعْدَهُۜ وَاِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ

(Resulüm!) Bir de senden, azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Hâlbuki Allah vaadinden asla dönmez. Muhakkak ki Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.

48. Âyet

وَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَمْلَيْتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ ثُمَّ اَخَذْتُهَاۚ وَاِلَيَّ الْمَص۪يرُ۟

Ben (halkı) zalim olan nice memleketlere (kısa bir süre) mühlet verdim sonra da onları (azabımla kıskıvrak) yakaladım. Dönüş ancak Banadır!

49. Âyet

قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۚ

(Resulüm!) De ki: "Ey insanlar! Ben ancak sizin için apaçık bir uyarıcıyım."

50. Âyet

فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ

İman edip sâlih ameller işleyenler var ya, onlar için (Rabbleri katında büyük) bir mağfiret ve kerim (olan şerefli ve bitmez, tükenmez) bir rızık vardır.

51. Âyet

وَالَّذ۪ينَ سَعَوْا ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ

Âyetlerimizi âciz bırakmak için çalışanlara gelince, işte onlar da cehennemliklerdir.

52. Âyet

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ اِلَّٓا اِذَا تَمَنّٰٓى اَلْقَى الشَّيْطَانُ ف۪ٓي اُمْنِيَّتِه۪ۚ فَيَنْسَخُ اللّٰهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌۙ

(Resulüm!) Biz, senden önce hiçbir resul ve nebî göndermedik ki o, (kendince hayırlı olan bir arzuyu) temenni ettiği zaman, şeytan onun temennisine (kendinden) bir şey katmamış olsun! Ne var ki Allah, şeytanın (onun temennisine) kattığı şeyi (âyetleriyle) iptal eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini (nebî ve resullerinin gönlünde) sağlamlaştırır. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir (her şeyi ve herkesi bilen, her işinde hikmet ve hayır olandır).

53. Âyet

لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍۙ

(Allah) şeytanın kattığı bu şeyi kalplerinde (şeytanın verdiği vesveseyle) bir hastalık bulunan (münafık)lar ile kalpleri katılaşmış olan (kâfir)lere bir imtihan (vesilesi) kılmak için (böyle yapar). Şüphesiz ki (kendi nefsine zulmeden) zalimler, elbette (haktan) uzak (derin) bir ayrılık içindedirler.

54. Âyet

وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَيُؤْمِنُوا بِه۪ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهَادِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

Bir de kendilerine (Allah tarafından) ilim verilenler, bu (Kur'ân)ın hakikaten Rabbinden (gelen) hak olduğunu bilsinler de ona iman etsinler, bu sayede de kalpleri ona gönülden boyun eğ(erek mü'min kimseler ol)sunlar (diye Allah böyle yapar). Muhakkak ki Allah, iman edenleri kesinlikle (dosdoğru yol olan) sırât-ı mustakîme hidâyet edendir.

55. Âyet

وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْهُ حَتّٰى تَاْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً اَوْ يَاْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَق۪يمٍ

İnkâr edenler ise kendilerine o (kıyamet) saat(i) ansızın gelinceye yahut da (kendileri için hayır yönünden) kısır bir günün azabı gelinceye kadar o (Kur'ân)dan hep şüphe içindedirler.

56. Âyet

اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِۜ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ

O gün mülk (hakimiyet ve hükümranlık tamamen) Allah'a aittir. (Kullarının) Arasında (O) hüküm verir. (Bu hüküm gereği) İman edip sâlih ameller işleyenler Naîm cennetlerindedirler.

57. Âyet

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ

(Resulümüzü) İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise işte (o gün) onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.

58. Âyet

وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ قُتِلُٓوا اَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللّٰهُ رِزْقاً حَسَناًۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ

Allah yolunda hicret edip de sonra öldürülmüş veya ölmüş olanlara gelince, hiç şüphesiz Allah onları güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Muhakkak ki Allah elbette O, rızık verenlerin hayırlısıdır.

59. Âyet

لَيُدْخِلَنَّهُمْ مُدْخَلاً يَرْضَوْنَهُۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَعَل۪يمٌ حَل۪يمٌ

Elbette (Allah) onları, razı olacakları bir yere (cennetine) koyacaktır. Muhakkak ki Allah, elbette Alîm'dir, Halîm'dir (her şeyi, herkesi bilen ve kullarına hilm sahibi olarak yumuşak muamele edendir).

60. Âyet

ذٰلِكَۚ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِه۪ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنْصُرَنَّهُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ

İşte böyle! Her kim, kendisine yapılan haksızlığın aynı ile karşılık verir de sonra yine kendisine saldırılırsa mutlaka Allah ona yardım eder. Muhakkak ki Allah elbette Afuvv'dur, Ğafûr'dur (affı sonsuz ve sınırsız olan ve her türlü günahı mağfiret edendir).

61. Âyet

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَاَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ

İşte böyle! Çünkü Allah, geceyi gündüzün içine katar, gündüzü de gecenin içine katar. Muhakkak ki Allah Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi ve herkesi işiten, gizli ve açık her şeyi görendir).

62. Âyet

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ هُوَ الْبَاطِلُ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ

İşte böyle! Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. (Kâfirlerin) O'ndan başka (kendisine dua edip) yalvarmakta oldukları şeyler ise bâtılın ta kendisidir. Muhakkak ki Allah, (evet) O, Âliyy'dir, Kebîr'dir (anlaşılamayacak kadar yüceliğe, azamete ve büyüklüğe sahip olandır).

63. Âyet

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۘ فَتُصْبِـحُ الْاَرْضُ مُخْضَرَّةًۜ اِنَّ اللّٰهَ لَط۪يفٌ خَب۪يرٌۚ

Görmedin mi Allah, gökten bir su indirdi de bu sayede yeryüzü yemyeşil oluyor. Muhakkak ki Allah Latîf'tir, Habîr'dir (her şeye nûruyla tecelli eden, lütufta bulunan ve her şeyden, herkesten haberdar olandır).

64. Âyet

لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ۟

Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey O'nundur. Muhakkak ki Allah elbette O, Ğaniyy'dir, Hamîd'dir (zengin, kerim ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır).

65. Âyet

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۜ وَيُمْسِكُ السَّمَٓاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ

Görmedin mi Allah, yerde bulunanları ve emriyle denizde akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi. Göğü de izni olmaksızın yerin üzerine düşmesin diye (O) tutuyor. Çünkü Allah, insanlara karşı çok Raûf'tur, Rahîm'dir (kullarına karşı şefkatle muamele eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

66. Âyet

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَحْيَاكُمْۘ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَكَفُورٌ

O, (siz daha yaratılmamışken) size hayat veren, sonra sizi öldürecek, sonra sizi (kıyamet günü tekrar) diriltecek olandır. Gerçekten insan, (bütün bunlara rağmen) çok nankördür.

67. Âyet

لِكُلِّ اُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكاً هُمْ نَاسِكُوهُ فَلَا يُنَازِعُنَّكَ فِي الْاَمْرِ وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَۜ اِنَّكَ لَعَلٰى هُدًى مُسْتَق۪يمٍ

Biz, her ümmete (nasıl kulluk yapacaklarını gösteren) bir ibadet şekli belirledik, onlar onunla ibadet ederler. Öyle ise bu hususta (ehl-i kitaptan olanlar) seninle asla çekişmesinler. Sen Rabbine davet et; çünkü sen, hakikaten dosdoğru bir hidâyet üzerindesin.

68. Âyet

وَاِنْ جَادَلُوكَ فَقُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ

Eğer onlar (yine de) seninle mücadele ederlerse, de ki: "Allah yaptıklarınızı en iyi bilendir."

69. Âyet

اَللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ

Allah kıyamet gününde, ayrılığa düştüğünüz konularda aranızda hüküm verecektir.

70. Âyet

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّ ذٰلِكَ ف۪ي كِتَابٍۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ

Bilmez misin ki Allah, hiç kuşkusuz göklerde ve yerde ne varsa (hepsini) bilir? Şüphesiz bunların hepsi de bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da)dır. Muhakkak ki bu (eşya ve olayların tüm bilgisine sahip olmak) Allah'a göre pek kolaydır.

71. Âyet

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناً وَمَا لَيْسَ لَهُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ نَص۪يرٍ

Onlar, Allah'ı bırakıp da hakkında (Allah'ın) hiçbir delil indirmediği ve kendilerinin de hakkında hiçbir bilgilerinin bulunmadığı şeylere âbd ol(up kulluk ed)iyorlar. (Âyetlerimize ve resullerimize zulmeden) Zalimlerin (kıyamet günü) hiçbir yardımcısı yoktur.

72. Âyet

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ ف۪ي وُجُوهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْمُنْكَرَۜ يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذ۪ينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۜ قُلْ اَفَاُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكُمْۜ اَلنَّارُۜ وَعَدَهَا اللّٰهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟

Kendilerine apaçık âyetlerimiz okunduğunda, kâfirleri yüzlerindeki hoşnutsuzluktan tanırsın. Onlar, kendilerine âyetlerimizi okuyanların neredeyse üzerlerine saldırırlar. (Resulüm!) De ki: "Size bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? (Cehennem) Ateş(i)! Allah, onu kâfirlere (ceza olarak) vaad etmiştir. O, ne kötü varılacak yerdir!"

73. Âyet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَاباً وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُۜ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْـٔاً لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُۜ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ

Ey insanlar! (Size Allah katından) Bir misal verildi, şimdi ona (iyi) kulak verin: "Allah'tan başka (dua edip) yalvardıklarınız bir sinek dahi yaratamazlar, hepsi bunun için bir araya gelseler bile! Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtar(ıp geri de al)amazlar. (Çünkü) İsteyen de âciz, (kendinden) istenen de!

74. Âyet

مَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ

Onlar, (bu âciz putları Allah'a şirk koşmakla) Allah'ın hakkını takdir edemediler. Muhakkak ki Allah elbette Kaviyy'dir, Azîz'dir (güçlü, kuvvetli, kudretli ve bütün şerefin, kudretin kendisine ait olduğu tek zattır).

75. Âyet

اَللّٰهُ يَصْطَف۪ي مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً وَمِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌۚ

Allah, meleklerden de insanlardan da resuller seçer. Muhakkak ki Allah Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi ve herkesi işiten, gizli ve açık her şeyi görendir).

76. Âyet

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ

(O, kullarının) Önlerindekini de arkalarındakini de (geçmişlerini de geleceklerini de) bilir. Bütün işler ancak Allah'a döndürülür (her konuda en son hükmü verecek olan sadece Allah'tır).

77. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا الْخَيْرَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Rükû edin (Allah'ın hükmü karşısında eğilin), secde edin (âcizliğinizi bilin, asla kibirlenmeyin), Rabbinize âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve hayır(lı ameller) yapın ki felaha (kurtuluş ve saadete) eresiniz.

78. Âyet

وَجَاهِدُوا فِي اللّٰهِ حَقَّ جِهَادِه۪ۜ هُوَ اجْتَبٰيكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدّ۪ينِ مِنْ حَرَجٍۜ مِلَّةَ اَب۪يكُمْ اِبْرٰه۪يمَۜ هُوَ سَمّٰيكُمُ الْمُسْلِم۪ينَ مِنْ قَبْلُ وَف۪ي هٰذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَه۪يداً عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِۚ فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللّٰهِۜ هُوَ مَوْلٰيكُمْۚ فَنِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ

Allah uğrunda (âyetlere ve resulüne göre) nasıl cihad etmek gerekiyorsa öyle cihad edin! O, sizi seçti, din hususunda üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi, babanız İbrâhîm'in dininde de (böyleydi). O, gerek daha önce(ki kitaplarda) gerekse bu (Kur'ân)da sizi "Müslümanlar" diye isimlendirdi ki resul(ünüz) size şahid olsun ve (siz de) bütün insanlara şahidler olasınız! Öyle ise namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ın, zekâtı ver(erek nefsinizin cimriliğini temizley)in ve Allah'a (O'nun muhabbetine) sımsıkı sarılın! O, sizin Mevlâ'nız (sahibiniz ve dostunuz)dur. O, ne güzel Mevlâ ve ne güzel Nasîr (yardımcı)dır!

Hacc Sûresi Hakkında

Adını, Allah’ın Hz. İbrâhim’e Kâbe’nin ziyaret edilmesiyle ilgili emrini ihtiva eden 27. âyetindeki “hac” kelimesinden alır. Âyet sayısı ihtilaflı olmakla birlikte genellikle kabul edilen Kûfeliler’in tesbitine göre yetmiş sekiz olup (Muhammed Tâhir b. Âşûr, XVII, 183) fâsıla*sı (ء، ب، ج، د، ر، ز، ط، ظ، ق، م، ن) harfleridir. Sûrenin Mekkî veya Medenî olduğu hususunda ihtilâf edilmiştir. Tamamının veya 19-21, 19-22, 39-41. âyetler dışındaki kısmının Mekke döneminde nâzil olduğuna dair rivayetler yanında 52-55. âyetler dışındaki bölümünün yahut hepsinin Medine döneminde indiğine dair rivayetler de bulunmaktadır (İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, V, 401-402; Süyûtî, el-İtķān, I, 28, 32, 33, 37, 83). Cumhurun görüşüne göre ise bu sûrede Mekkî ve Medenî âyetler karışıktır. Mevdûdî, sûrenin gerek üslûbu gerekse ele aldığı konular itibariyle ilk bölümünün (âyet 1-24) Hz. Peygamber’in Mekke hayatının son döneminde, öteki bölümünün ise (âyet 25-78) Medine döneminin ilk yıllarında nâzil olduğu sonucuna varır ve hem Mekkî hem de Medenî sûrelerin özelliklerini taşıdığını söyler (Tefhîmü’l-Kurân, III. 309).

Sûrede Allah’ın birliği, kıyametin kopacağı, öldükten sonra dirilmenin ve Allah huzurunda hesaba çekilmenin kesinliği vurgulandıktan sonra dinin özünden ve haccın amacından sapmalar kınanmaktadır. Çünkü Mekke müşrikleri, Hanîf dininin tevhid ilkesinden olduğu gibi haccın gözettiği kutsal amaçlardan da uzaklaşmışlar, onu bir çeşit toplu eğlenceye, festivale ve panayıra dönüştürmüşlerdi. Sûrede ele alınan konular bu yönleriyle en çok Mekkeliler’i ilgilendirir ve büyük bir kısmının Mekke’de nâzil olduğu görüşüne kuvvet kazandırır. Sûrenin üslûbu, muhtevası, konuları işleyiş tarzı, fâsılalarında sert harflere yer verilmesi gibi özellikler de onun Mekkî sûrelere benzediğini göstermektedir (Abdullah Mahmûd Şehhâte, I, 243).

Sûrenin adını aldığı 27. âyetle daha sonraki birkaç âyette hac ibadetinin amacından, bazı ilke ve menâsikinden bahsedilmektedir. Bu âyetler haccın farz kılınışını değil Hz. İbrâhim zamanında hangi kutsal amaçları gerçekleştirmek için ortaya konmuş olduğunu belirtmektedir. Haccın en önemli hedeflerinden birinin tevhid inancını yaşatmak ve bu inanç etrafında insanları kaynaştırıp toplum barışını sağlamak olduğuna dikkat çekilmektedir.

Hac sûresi dört bölüm halinde ele alınabilir. Birinci bölümde (âyet 1-24) bütün insanlara Allah’tan korkmayı ihtar eden bir emirle söze başlanır ve kıyametin korkunç bir sarsıntıyla kopacağı haber verilir. O gün korkudan her emzikli kadın emzirdiği çocuğunu unutacak, her gebe kadın çocuğunu düşürecek ve insanlar sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi görüneceklerdir (âyet 2). Daha sonraki âyetlerde bir kısım insanların bilgisizce Allah hakkında tartışmaya girişmesi ve şeytana uyup yoldan çıkması kınanır. Allah’ın ölüleri dirilteceğinde şüphesi olanlara bir insanın yaratılışındaki aşamalar hatırlatıldıktan sonra bunun kâinat hadiselerinde de sürekli olarak gerçekleştiğine dikkat çekilir. Ölü toprağa yağmurla hayat veren Allah’ın hak olduğu ve üstün kudretiyle ölüleri dirilteceği kesin biçimde ifade edilir. Bir bilgisi, bir rehberi ve vahye dayalı aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde sırf Allah yolundan saptırmak için büyüklük taslayan inkârcılara, hem dünyada rezil olacakları hem de âhirette yakıcı bir azaba uğrayacakları ihtar edilir. Bunun yanında iman edip iyi davranışlarda bulunan kimselere cennete girecekleri müjdelenir. Bir insanın kendi inancını kâr ve zarar hesabı üzerine kurmaması gerektiğine işaret edildikten sonra (âyet 11), bu açıdan bakıldığında bile hiçbir zarar veremeyen ve herhangi bir fayda sağlayamayan putlara tapmanın anlamsızlığına dikkat çekilir (âyet 12); Allah’a güvenmenin ve O’na sığınmanın önemi vurgulanır (âyet 15). Allah’ın Kur’an’ı âyetler halinde indirdiği; O’nun müminler, yahudiler, Sâbiîler, Mecûsîler ve müşrikler hakkında kıyamet günü ayrı ayrı hükümler vereceği; ay, güneş, dağlar, ağaçlar, hayvanlar gibi akıl ve şuurdan mahrum bütün yaratıklar Allah’a secde ederken insanların bir kısmının inkâra kalkıştığı ve bu yüzden azabı hak ettiği anlatılır. İnkârcı grubun cehennemde karşılaşacağı çetin azap tasvir edilirken müminlerin cennette çeşitli nimetlerle mükâfatlandınlacağı hususu tekrar edilir. Bu bölüm müminler hakkındaki, “Onlar sözün en güzeline yöneltilmişler, övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna iletilmişlerdir” meâlindeki âyetle son bulur.

Sûrenin ikinci bölümünde (âyet 25-41) inkâr edenlerden, inkârla yetinmeyip insanları Allah yolundan saptırmak ve haccı engellemek suretiyle küfür ve zulümde ileri gidenlerden söz edilir. Kâbe’nin yapılışında gözetilen tevhid akîdesi gibi kutsal amaçlar ve haccın sağladığı dünyevî ve uhrevî faydalarla kurban konusu ele alınır. Allah’ın koyduğu kurallara ve yasaklara saygılı davranmanın önemi üzerinde durularak asıl amacın kalplerde takvâyı pekiştirmek olduğu vurgulanır (âyet 32). İyilerin kötülere karşı mücadelesi olmasa yeryüzündeki mâbedlerin yıkılıp yok edileceği, bundan dolayı zulme uğrayan müminlerin kendilerini ve inançlarını savunmak için savaşabilecekleri bildirilir. Bu bölüm, bütün işlerin sonunun Allah’a ait olduğunu vurgulayan bir âyetle sona erer.

İkinci bölümde yer alan 30-32. âyetler, Kur’an’ın öngördüğü iman ve ahlâkın en mühim terimlerinden olan “takva” kavramına açıklık getirmesi bakımından özel bir önem taşır. Burada Allah’ın kanunlarına saygılı olmak, putperestlikten uzaklaşmak, yalancı şahitlikten kaçınmak, tevhide bağlanmak ve İslâm’ın alâmetleri olan temel değerlere tazim göstermekten söz edildikten sonra, “Bunlar kalplerin takvâsındandır” denilmekte ve böylece takvâ kavramının, “Allah tarafından konulan din ve ahlâk kurallarına gönülden saygı gösterme” anlamına geldiği bildirilmektedir. Aynı yaklaşım, sûrenin bu bölümünde yer alan, “Kurbanlarınızın etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz; fakat O’na sizin takvânız ulaşır” meâlindeki 37. âyette de görülmektedir. Medine’de nâzil olduğu anlaşılan 39. âyetle müslümanlara ilk defa müşriklere karşı silâhlı mücadeleye girişmelerine izin veriliyordu. 40. âyette ise müslümanların mescidleriyle birlikte manastırlar, kiliseler ve havraların da dokunulmazlığına işaret edilmektedir.

Üçüncü bölümde (âyet 42-57) Hz. Peygamber’e karşı inkârda direnen müşriklerin durumu ele alınır. Fakat bunun yalnızca son peygamberle ilgili bir mücadele olmadığı, Hz. Nuh’tan beri bütün peygamberlerin buna benzer direnişlerle karşılaştıkları anlatılır. Eski beldelerin inkâr, kötülük ve zulüm yüzünden yıkıldığı, gezip dolaşanların yeryüzünün birçok yerinde hâlâ görülen o harabelerden ders almaları gerektiği hatırlatılır. Hiçbir peygamberin kötülerin şerrinden ve şeytanın vesvesesinden uzak kalmadığı, ancak bu kötü tesirlerin Allah’ın yardımıyla etkisiz hale geldiği bildirilir. İlim ehlinin esasen Kur’an’ın Allah katından gelmiş bir hakikat olduğuna inanacakları ve onların hidayete erdirilecekleri ifade edildikten sonra cehâlete dayalı inkârın tehlikeli ve çıkmaz yol olduğuna işaret edilir. Bu bölümün son iki âyetinde inkârcılarla iman ehlinin durumları ve âkıbetleri şöyle haber verilir: “O gün mülk Allah’ındır. O insanlar arasında hüküm verir. Bu hüküm gereği iman edip iyi davranışlarda bulunanlar naîm cennetlerindedir. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar için de alçaltıcı bir azap vardır” (âyet 56-57).

Dördüncü bölüm (âyet 58-78) sûrenin bir özeti gibidir. Bu bölüm Allah yolunda öldürülen veya göçe zorlanan, açlık ve yokluk çeken insanlara Allah’ın yardımını vaad eden âyetlerle başlar. Hakka tapanlarla bâtıla uyanların bir tutulmayacağı vurgulanır. Allah’ın her şeye gücünün yettiği hatırlatılır. Bundan şüphe edenlerin göklerde ve yeryüzünde O’nun kudretini sergileyen kâinat olaylarına dikkat etmeleri istenir ve ilâhî kudretin kevnî delillerinden bazı örnekler verilir. Birinci bölümde dile getirilen, Allah’ın her şeye kādir olduğuna ve kendisinden başka ilâh bulunmadığına delâlet eden tevhid gerçeği (âyet 6) burada yeniden beyan edilir: “Böyledir. Çünkü Allah hakkın ta kendisidir. O’nun dışında taptıkları ise bâtılın ta kendisidir. Gerçek şu ki Allah uludur, büyüktür. Görmedin mi ki Allah gökten yağmur indirdi de bu sayede yeryüzü yeşeriyor. Gerçekten Allah çok lutufkârdır, her şeyden haberdardır. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Hakikaten yalnız Allah zengindir, övgüye lâyıktır” (âyet 62-64). Allah’tan başka tapınılan putların hepsi bir araya gelse dahi bir sinek bile yaratmaya güçlerinin yetmeyeceği şeklinde putperestleri aşağılayıcı bir örnek verilir. Bu âyetler, hicret öncesinde Mekke müşriklerine yapılan son ihtarlar gibi görünmektedir. Câhil insanlara bilgi ve akıl yürütme yoluyla yapılabilecek bir tebliğin artık faydalı olmayacağı görüldüğünden, öldürülen ve hicrete zorlanan müslümanların bundan böyle savaş yoluyla haklarını koruyacakları ilân edilir. Allah’ın kadrini ve kudretini idrakten âciz olan müşriklerin Allah’a inananların haklarını da gözetemeyeceği anlatılır. Daha sonra müminlere Allah’a secde etmeyi, rükû etmeyi, birbirlerine iyilik yapmayı, Allah yolunda gayret gösterip cihad etmeyi emreden, müslümanların Allah tarafından bu işler için seçilmiş olduğunu, Allah’ın onları zora koşmadığını, ancak müslüman olmanın, İbrâhim dininden sayılmanın gereğinin bunları yapmak olduğunu bildiren âyetlerle devam eden sûre, “Artık namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a sımsıkı sarılın, sizin yâriniz O’dur, O ne güzel yâr, ne güzel yardımcıdır” öğüdüyle sona erer.

Sûrede ifade edilen iman, şirk, ibadet, cihad gibi konuların üç ana çerçevede anlatıldığı görülür. Bunlar hicret, savaş ve hacdır. Her üçünde de insanın yerini yurdunu terkedip uzaklara gitmesi, çeşitli zahmetlere katlanması, insanların kader birliği etmesi söz konusudur. Kader birliği ise millet ve ümmet olmanın, bir toplum haline gelmenin temel şartıdır. Müslümanlar, müşriklerden gördükleri zulüm ve haksızlık, uğradıkları can ve mal kaybı, çektikleri sıkıntı ve çile sonunda hicret etmeseydi aralarındaki sevgi ve dayanışma bu kadar güçlü olmayacaktı. İnsanların Allah yolunda kader birliği etmesi, daha önce birbirine düşman olan kabilelere mensup bulunmalarına rağmen onları bir cemaat haline getirmiştir. Hz. Peygamber klasik anlamda bir devlet kurmak isteseydi Hâşimî sülâlesinin gücüne dayanmak zorunda kalacaktı. Halbuki Resûl-i Ekrem, inanç ve kültür temeli üzerine kurulan yepyeni bir ümmet meydana getirmiştir. Sûre, kökenleri farklı insanların ümmet olmak için nelere sahip bulunmaları ve neler yapmaları gerektiği konusunda âdeta bir gündem belirlemektedir. Hicret öncesinde inmeye başlayan sûre, müslümanları güçlü bir birlik oluşturmaya ve onları hicret sonrasında ortaya çıkacak devletin kuruluşuna hazırlar gibidir.

Sûrenin fazileti hakkında ashaptan Ukbe b. Âmir el-Cühenî’den şu hadis nakledilmiştir: Ukbe diyor ki: Hz. Peygamber’e, “Ey Allah’ın resulü! Hac sûresi, içindeki iki secde ile mi diğer sûrelere üstün kılınmıştır?” diye sordum. Resûlullah, “Evet, o secdeleri yapmayacak olanlar onları okumasınlar” dedi (Müsned, IV, 151, 155; Ebû Dâvûd, “Sücûdü’l-Ķurǿân”, 1, Tirmizî, “CumǾa”, 54). Sözü edilen iki secde 18 ve 77. âyetlerde geçmektedir. Ancak 77. âyetteki secde ihtilâflıdır. İbn Abbas’tan, sûrede bir veya iki secde bulunduğu yönünde farklı rivayetler gelmiştir (Süyûtî, ed-Dürrü’l-menŝûr, VI, 4). Hanefîler ve Mâlikîler’e göre sûrenin sadece 18. âyetinde secde vardır. Şâfiîler’le Hanbelîler ise her iki secdeyi de kabul ederler (İbnü’l-Cevzî, Zâdü’t-mesîr, V, 454; Kurtubî, XII, 1, 98). Bunun yanında, Übey b. Kâ‘b’dan rivayet edilip bazı tefsir kitaplarında yer alan (meselâ bk. İbn Hacer, III, 136; Beyzâvî, II, 114) ve Hâc sûresini okuyan kişinin pek çok hac ve umre yapmış gibi ecir kazanacağını ifade eden hadisin mevzû olduğu kabul edilmiştir (İbnü’l-Cevzî, el-MevżûǾcât, I, 239-241; Zerkeşî, 1, 432; İbn Hacer, III, 136).

Hac sûresi üzerinde şu çalışmalar yapılmıştır: Ahmed Hüsâmeddin, Ĥüccetü’l-ĥücec fî tefsîri sûreti’l-Ĥac (İzmir 1333); Hüseynî Muhammed Ebû Ferha, Tefsîru sûreti’l-Ĥac (Kahire 1970); İbrâhim ed-Desûkī Hamîs, Min Esrâri sûreti’l-Ĥac (Kahire 1986); Seyyid Muhammed Desûkî, Tefsîru sûreti’l-Hac (Kahire 1987).

BİBLİYOGRAFYA:

el-Muvaŧŧaǿ, “Ķurǿân”, 13; Müsned, IV, 151, 155; Ebû Dâvûd, “Sücûdü’l-Ķurǿân”, 1; Tirmizî, “CumǾa”, V, 54; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, V, 401-402, 454; a.mlf., el-MevżûǾât (nşr. Abdurrahman M. Osman), Medine 1386/1966, I, 239-241; Kurtubî, el-CâmiǾ, XII, 1, 98; Beyzâvî, Envârû’t-tenzîl, İstanbul 1314, II, 94-114; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿân, V, 400; Zerkeşî, el-Burhân, I, 432; İbn Hacer, el-Kâfi’ş-şâf fî taħrîci eĥâdîŝi’l-Keşşâf (Zemahşerî, el-Keşşâf içinde), Kahire 1373/1953, III, 136; Süyûtî, ed-Dürrü’l-menŝûr fi’t-tefsîr bi’l-meǿŝûr, Beyrut 1403/1983, VI, 3, 4; a.mlf., el-İtķān (Bugā), I, 28, 32, 33, 37, 83; Şevkânî, Fetĥu’l-ķadîr, III, 434; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, XVII, 109-213; Muhammed Tâhir b. Âşûr, Tefsîru’t-taĥrîr ve’t-tenvîr, Tunus 1984, XVII, 179-353; Elmalılı, Hak Dini, IV, 3379-3425; Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu (İstanbul 1943), İstanbul 1980, s. 393-403; Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kurân (trc. Muhammed Han Kayanî v.dğr.), İstanbul 1968, III, 309-358; Seyyid Kutub, Fî Žilâli’l-Ķurǿan, Beyrut 1405/1985, IV, 2404-2447; Abdullah Mahmûd Şehhâte, Ehdâfü külli sûre ve maķāśıdühâ fi’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1986, I, 243-249; Zuhûr Ahmed Azhar, “Ĥac”, ÜDMİ, VII, 925-926.

Emin Işık