FAKAT inkârda direnenleri, Allah yolundan ve yerli-yabancı ayrımı gözetmeden bütün insanlar için tayin ettiğimiz Mescid-i Haram’dan alıkoyanları,[²⁸²¹] oralı olmayı sapıklığa[²⁸²²] ve haksızlığa bile isteye vesile kılanları,[²⁸²³] elem verici bir azaba terk edeceğiz.[²⁸²⁴]
[2821] Buradaki sevâen (benzer bir kullanım için bkz: 21:109, not 112) “eşit, benzer, denk” anlamına gelir (Râğıb). Bu bağlamdaki en uygun karşılığı olan “ayrım gözetmeden” ifadesi, cahiliyye dönemindeki “ayrımcı” uygulamaya da bir atıftır. Mekke’yi elinde tutan Kureyş, İbrahimi bir gelenek olan hac ibadetini, diğer kavim ve kabilelere üstünlük taslama fırsatı olarak değerlendiriyordu. Yine İbrahimi geleneğe dayanan ve mukaddes bölgenin sınırlarını ifade eden harem-hıll ayrımını, onlar Kureyş için ayrıcalığa dönüştürdüler. Mesela, kendileri vakfe için Müzdelife’ye kadar çıkıyorlar, bunu harem’de yaşayanlara tanınmış bir ayrıcalık olarak görüyorlar, Arafat’a kadar gitme şartının dışardan (hıl) gelenleri bağladığını düşünüyorlardı. Yine kendileri elbiseleriyle tavaf ediyorlar, dışardan gelenlerin elbiseleriyle tavaf etmesini uygun görmüyorlardı. Bu da orada yaşayanlardan elbise kiralama gibi oldukça kârlı bir sektöre dönüşüyordu. Aslında bu âyet, dinî değerlerin istismarı gibi, insanlığın en kadim problemlerinden birini gündeme taşımaktadır.
[2822] İlhâd, “amacından sapmak” anlamına gelen lahd kökünden türetilmiştir (Mekâyîs).
[2823] Mekkeli olmayı sapıklığa ve zulme nasıl alet ettiklerinin örneği için bir önceki nota bkz.
[2824] ‘Azab için muhtemelen ilk kullanıldığı 68:33’ün ilgili notuna bakınız.