Ve (ve o son saat geldiğinde) daha önce (dünyada iken kendisine) yalvarmakta (ve kendisinden medet beklemekte) oldukları şeyler (bütün hayali varlıklar, düzmece ilahlar, kurtarıcılar, şefaatçiler, azizler, veliler, gavslar, papalar, hahamlar, şamanlar vs.) ise, onlardan kaybolmuş ve kendileri için kaçacak bir yer bulunmadığını anlamış olacaklardır.*
(*) İşte bugün Müslüman kimliğini taşıyan, ama Kur’an’ı mesajları hiç bilmeyen niceleri de vardır ki her türlü günahı işledikleri ve hatta kendisi gibi birer kul olan kimselerden medet ve yardım beklemekle şirke girdikleri hâlde nasıl olsa, ahirette Hz. peygamberin veya mensubu bulunduğu tarikat liderinin şefaatine nail olacağına inanıyor. Hâlbuki o gün hiçbir kimse başakasına yardım edemeyecek, ona bir yarar sağlayamayacaktır. Zaten o gün Allah’tan başka bir yardımcı ve kurtarıcı da olmayacaktır, o gün hiçbir kimse başkasına şefaat edemez. Bazı ayetlerde yüce Allah’ın iznine ve rızasına bağlanan şefaat ise, dünyada peygamberlerin muvahhid kimselere ve müminlerin birbirlerine yaptıkları dua ve istiğfardan ibarettir. Bunun ahiret günü ile bir alakası yoktur. Meleklerin istiğfarı/şefaati de yine dünyadaki müminleredir, ahiret gününde değil. Çünkü iman, ameli salih, kulluk, ibadet, dua, rica ve istiğfarın/şefaatin/ yapıldığı yer dünya hayatıdır, bunların yeri ahiret hayatı değildir. Ama fayda verip vermeyeceği yer ise, ahirettir. İşte bu veciz ifade bunu ne kadar da güzel anlatmaktadır. (الشفاعة في الدنيا وحصادها في الاخرةا) ‘’şefaat dünyadadır, hasadı/ürünü ise ahirettedir’’ (الله اعلم)