Fussilet Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Fussilet Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 41. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 54 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 61. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

2. Âyet

تَنْز۪يلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۚ

(Bu Kur'ân) Rahmân, Rahîm (rahmeti herkesi ve her şeyi kuşatan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden Allah) katından indirilmiştir.

3. Âyet

كِتَابٌ فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ قُرْاٰناً عَرَبِياًّ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَۙ

(Bu) Bilen (anlayıp idrak eden) bir kavim için Arapça bir Kur'ân olarak âyetleri ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.

4. Âyet

بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۚ فَاَعْرَضَ اَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ

Bir müjdeci ve uyarıcıdır; fakat (insanların) çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar (âyetlerimizi) işitmezler.

5. Âyet

وَقَالُوا قُلُوبُنَا ف۪ٓي اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ وَف۪ٓي اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّـنَا عَامِلُونَ

(Resulüm!) Onlar (sana) dediler ki: "Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kapalıdır (sana asla iman etmeyeceğiz). Kulaklarımızda bir ağırlık vardır (seni asla dinlemeyeceğiz) ve seninle bizim aramızda bir perde vardır (senin gösterdiğin hakikate asla bakmayacağız). Onun için sen (istediğini) yap, şüphesiz biz de (istediğimizi) yapanlarız!"

6. Âyet

قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُـكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَق۪يمُٓوا اِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُۜ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِك۪ينَۙ

(Resulüm!) De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Fakat bana ilâhınızın Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek) olan İlâh olduğu vahyediliyor. Artık O'na (iman edip) dosdoğru (yolda) olun ve O'ndan mağfiret dileyin. (Böyle yapmazsanız müşrik olursunuz ve) Müşriklerin vay hâline!"

7. Âyet

اَلَّذ۪ينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ

Onlar ki zekâtı ver(ip nefislerinin cimriliğini temizlemeye çalış)mazlar ve onlar âhireti (yok sayıp o gün hiç gelmeyecekmiş gibi yaşayan ve onu) inkâr edenlerin ta kendileridir.

8. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ۟

İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır.

9. Âyet

قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذ۪ي خَلَقَ الْاَرْضَ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَـهُٓ اَنْدَاداًۜ ذٰلِكَ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۚ

De ki: "Gerçekten siz, arzı iki günde (safhada) yaratanı inkâr edip O'na (mülkünde ortak olan) eşler mi koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir."

10. Âyet

وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ ف۪يهَا وَقَدَّرَ ف۪يهَٓا اَقْوَاتَهَا ف۪ٓي اَرْبَعَةِ اَيَّامٍۜ سَوَٓاءً لِلسَّٓائِل۪ينَ

O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi, orada bereketler meydana getirdi ve dört günde (dört safhada) orada (rızık) arayanlar için ihtiyaçlarına uygun gıdalar takdir etti.

11. Âyet

ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعاً اَوْ كَرْهاًۜ قَالَـتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ

Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne, "isteyerek veya istemeyerek, gelin!" buyurdu. İkisi de "isteyerek geldik" dediler.

12. Âyet

فَقَضٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَاَوْحٰى ف۪ي كُلِّ سَمَٓاءٍ اَمْرَهَاۜ وَزَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَۗق وَحِفْظاًۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ

Böylece onları, iki günde (safhada) yedi gök olarak (yaratmayı) takdir etti ve her göğe görevini vahyetti. Biz, dünya semâsını kandillerle (yıldızlarla) süsledik ve onu (yıkılmaktan) koruyarak (muhafaza ettik). İşte bu, Azîz, Alîm (bütün şerefin ve kudretin sahibi olan, her şeyi ve herkesi bilen Allah)ın takdiridir.

13. Âyet

فَاِنْ اَعْرَضُوا فَقُلْ اَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَۜ

(Resulüm!) Buna rağmen onlar (yine de) yüz çevirirlerse (onlara) de ki: "Ben sizi Âd ve Semûd'un (başına gelen) yıldırım gibi bir yıldırım (azabın)a karşı uyardım!"

14. Âyet

اِذْ جَٓاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ قَالُوا لَوْ شَٓاءَ رَبُّنَا لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةً فَاِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ

Hani resulleri onlara, önlerinden ve arkalarından gelerek (her türlü delili ve mucizeyi getirerek), "Allah'tan başkasına âbd ol(up kulluk et)meyin" (demişlerdi de) onlar, "eğer Rabbimiz dileseydi (resul olarak) elbette melekler indirirdi. Onun için biz sizinle gönderilenleri inkâr ediyoruz" demişlerdi.

15. Âyet

فَاَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ اَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًۜ اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَهُمْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ

Âd (kavmi) ise yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladı ve "bizden daha kuvvetli kim var?" dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Bir de onlar Bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.

16. Âyet

فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحاً صَرْصَراً ف۪ٓي اَيَّامٍ نَحِسَاتٍ لِنُذ۪يقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَخْزٰى وَهُمْ لَا يُنْصَرُونَ

Bundan dolayı Biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o (azabı) aralıksız kara bir günde dehşetli bir kasırga gönderdik. Âhiret azabı ise elbette daha rezil (ve rüsva) edicidir. (O gün) Onlara yardım da edilmez.

17. Âyet

وَاَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمٰى عَلَى الْهُدٰى فَاَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَۚ

Semûd (kavmin)e gelince, Biz onlara hidâyet vermiştik; ama onlar hidâyete karşı körlüğü sev(ip tercih et)tiler. Böylece kazanmakta oldukları (günahlar) yüzünden aşağılayıcı (ve alçaltıcı) azabın yıldırımı onları yakalayıverdi.

18. Âyet

وَنَجَّيْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟

İman edenleri ve takvâ sahibi olanları (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) ise (o azaptan) kurtardık.

19. Âyet

وَيَوْمَ يُحْشَرُ اَعْدَٓاءُ اللّٰهِ اِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

Allah'ın düşmanları ateşe sevk edilmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler.

20. Âyet

حَتّٰٓى اِذَا مَا جَٓاؤُ۫هَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَاَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında onların aleyhine şahidlik eder.

21. Âyet

وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَاۜ قَالُٓوا اَنْطَقَنَا اللّٰهُ الَّـذ۪ٓي اَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Derilerine, "niçin aleyhimize şahidlik ettiniz?" derler. Onlar da derler ki: "Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi ilk defa yaratan O'dur ve siz yine O'na döndürülüyorsunuz."

22. Âyet

وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ اَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَٓا اَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلٰكِنْ ظَنَنْتُمْ اَنَّ اللّٰهَ لَا يَعْلَمُ كَث۪يراً مِمَّا تَعْمَلُونَ

"Siz (günah işlerken) kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahidlik etmesinden sakınmıyordunuz, aksine yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmediğini zannediyordunuz."

23. Âyet

وَذٰلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذ۪ي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ اَرْدٰيكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

"İşte bu sizin, Rabbiniz hakkındaki zannınızdı, o zan sizi mahvetti ve (bugün) hüsrana uğrayanlar olarak (kabirlerinizden dirilip) sabahladınız."

24. Âyet

فَاِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْۚ وَاِنْ يَسْتَعْتِبُوا فَمَا هُمْ مِنَ الْمُعْتَب۪ينَ

(Resulüm!) Şimdi eğer dayanabilirlerse onların yeri ateştir. Ve eğer (yaptıklarından dolayı) hoş görülmek isterlerse onların özürleri de kabul edilecek değildir.

25. Âyet

وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَٓاءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۚ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِر۪ينَ۟

Ayrıca (küfürlerinde inat etmelerinden dolayı dünyada) Biz onlara (birtakım kötü) arkadaşlar musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında bulunan şeyleri kendilerine süslü gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları ile ilgili o (azap) söz(ü), onlar için de hak oldu. Kuşkusuz onlar hüsrana uğrayanlardır.

26. Âyet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَالْغَوْا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ

Bir de kâfirler: "Bu Kur'ân'ı dinlemeyin, o (okunduğu)nda boş sözler söyley(erek gürültü yap)ın! Belki ona galip gelirsiniz" dediler.

27. Âyet

فَلَنُذ۪يقَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَذَاباً شَد۪يداً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَسْوَاَ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ

Biz (âhiret günü) o kâfirlere mutlaka şiddetli bir azap tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.

28. Âyet

ذٰلِكَ جَزَٓاءُ اَعْدَٓاءِ اللّٰهِ النَّارُۚ لَهُمْ ف۪يهَا دَارُ الْخُلْدِۜ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ

İşte bu, Allah'ın düşmanlarının cezası olan ateştir. Bizim âyetlerimizi inkâr ettiklerinden dolayı orada onlara ceza olarak ebedi kalacakları yurt (olan cehennem) vardır.

29. Âyet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا رَبَّـنَٓا اَرِنَا الَّذَيْنِ اَضَلَّانَا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ اَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ الْاَسْفَل۪ينَ

Kâfirler (o cehennemde) derler ki: "Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi dalâlete düşürenleri bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım, böylece onlar aşağılıklardan olsunlar!"

30. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَـتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ

Öte yandan (o gün), "Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra (ihlâs ile) dosdoğru olanların üzerine melekler iner ve onlara (derler ki), "korkmayın, üzülmeyin ve size vaad olunan cennetle sevinin!"

31. Âyet

نَحْنُ اَوْلِيَٓاؤُ۬كُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۚ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَشْتَـه۪ٓي اَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَدَّعُونَۜ

"Biz dünya hayatında (olduğu gibi), âhirette de sizin dostlarınızız. Hem orada sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır."

32. Âyet

نُزُلاً مِنْ غَفُورٍ رَح۪يمٍ۟

"(Bu) Ğafûr (ve) Rahîm (olan; her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden Allah) tarafından bir ağırlamadır!"

33. Âyet

وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْلاً مِمَّنْ دَعَٓا اِلَى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحاً وَقَالَ اِنَّن۪ي مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ

Allah'a davet eden, sâlih amel işleyen ve "ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim vardır?

34. Âyet

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُۜ اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ

(Resulüm!) İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü, sana yakışan) en güzel şekilde sav. Sonra bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki candan bir dost(un) oluvermiş.

35. Âyet

وَمَا يُلَقّٰيهَٓا اِلَّا الَّذ۪ينَ صَبَرُواۚ وَمَا يُلَقّٰيهَٓا اِلَّا ذُو حَظٍّ عَظ۪يمٍ

Bu (güzel davranış)a ancak sabredenler kavuşturulur, yine buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olanlar kavuşturulur.

36. Âyet

وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

(Resulüm!) Eğer şeytan bir kışkırtma ile seni dürtecek olursa hemen Allah'a sığın (O seni korur). Çünkü O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).

37. Âyet

وَمِنْ اٰيَاتِهِ الَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُۜ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذ۪ي خَلَقَهُنَّ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

Gece ve gündüz, Güneş ve Ay O'nun âyetlerindendir. Eğer siz O'na âbd ol(up kulluk ed)iyorsanız, Güneş'e de Ay'a da secde etmeyin. Onları yaratan Allah'a secde edin!

38. Âyet

فَاِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذ۪ينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لَا يَسْـَٔمُونَ

Eğer onlar (buna rağmen yine de) büyüklük taslarlarsa (bilsinler ki) Rabbinin yanında bulunan (melek)ler gece gündüz hiç usanmadan O'nu tesbih ederler.

39. Âyet

وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنَّكَ تَرَى الْاَرْضَ خَاشِعَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْۜ اِنَّ الَّـذ۪ٓي اَحْيَاهَا لَمُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

Senin yeryüzünü boynu bükük (kupkuru) görmen de O'nun âyetlerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman harekete geçip kabarır. Ona hayat veren, elbette ölüleri de Muhyî (ismiyle) diriltir. Muhakkak ki O (Allah), her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

40. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا لَا يَخْفَوْنَ عَلَيْنَاۜ اَفَمَنْ يُلْقٰى فِي النَّارِ خَيْرٌ اَمْ مَنْ يَاْت۪ٓي اٰمِناً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِعْمَلُوا مَا شِئْتُمْۙ اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

Şüphesiz âyetlerimiz hakkında ilhad edenler (doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar, zalimler) Bize gizli kalmaz. O hâlde, kıyamet gününde ateşe atılan mı daha hayırlıdır, yoksa (oraya) güven içinde (Rabbinden emin olarak) gelen mi? Siz (dünyada) dilediğinizi yapın! Muhakkak ki O, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

41. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّهُ لَكِتَابٌ عَز۪يزٌۙ

Şüphesiz (o gün) kendilerine zikir (olan bu Kur'ân) geldiğinde onu inkâr edenler (bunun sonucuna katlanacaklardır). Hâlbuki o, elbette azîz (şerefli ve insanı şereflendiren) bir Kitâb'tır.

42. Âyet

لَا يَاْت۪يهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِه۪ۜ تَنْز۪يلٌ مِنْ حَك۪يمٍ حَم۪يدٍ

Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, Hakîm, Hamîd (her işinde hikmet ve hayır olan ve bütün hamdların, övgülerin kendisine ait olduğu Allah) tarafından indirilmiştir.

43. Âyet

مَا يُقَالُ لَكَ اِلَّا مَا قَدْ ق۪يلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَۜ اِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ اَل۪يمٍ

(Resulüm!) Sana söylenen, senden önceki resullere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Şüphesiz ki senin Rabbin, hem mağfiret sahibi hem de elem verici (iç yakan) bir azap sahibidir.

44. Âyet

وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰناً اَعْجَمِياًّ لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُۜ ءَاَعْجَمِيٌّتسهيل وَعَرَبِيٌّۜ قُلْ هُوَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌۜ وَالَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًىۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ۟

Eğer Biz onu, yabancı (dilde) bir Kur'ân kılsaydık, "onun âyetleri (anlayacağımız bir dilde olmalı ve ayrıntılı bir biçimde) açıklanmalı değil miydi? Arap olana yabancı (dilden Kitâb) olur mu?" diyeceklerdi. De ki: "O, (sadece) iman edenler için bir hidâyet ve (onların gönülleri için) bir şifadır. İman etmeyenlere gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur'ân) onlara bir körlüktür (tamamen kapalıdır). (Sanki) Onlar uzak bir yerden çağrılıyorlar (da Kur'ân'da ne söylendiğini anlamıyorlar)."

45. Âyet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ ف۪يهِۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّهُمْ لَف۪ي شَكٍّ مِنْهُ مُر۪يبٍ

Andolsun Biz Mûsâ'ya kitabı (Tevrât'ı) verdik; fakat onda ihtilafa düşüldü (bazısı iman etti, bazısı etmedi). Eğer Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir söz (hüküm) olmasaydı, elbette (ihtilafa düştükleri konuda) onların arasında (hemen) hüküm verilirdi. Muhakkak ki o (kâfir)ler de bu (Kur'ân hakkın)da derin bir şüphe içindedirler.

46. Âyet

مَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِنَفْسِه۪ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَاۜ وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ

Kim sâlih bir amel işlerse (bu) kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa (o da) kendi aleyhinedir. Senin Rabbin kullar(ın)a asla zulmedici değildir.

47. Âyet

اِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِۜ وَمَا تَخْرُجُ مِنْ ثَمَرَاتٍ مِنْ اَكْمَامِهَا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِه۪ۜ وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ اَيْنَ شُرَكَٓاء۪يۙ قَالُٓوا اٰذَنَّاكَۙ مَا مِنَّا مِنْ شَه۪يدٍۚ

(Kıyamet) Saatin(in ne zaman kopacağı) bilgisi O'na havale edilir (bu bilgi sadece O'na aittir). O'nun bilgisi dışında meyveler tomurcuklarından çıkamaz, hiçbir dişi, gebe kalamaz ve doğuramaz. (Allah) Onlara, "(Bana şirk koştuğunuz) ortaklarım (hani) nerede!" diye seslendiği gün (onlar), "(senin ortağın olduğuna dair) bizden hiçbir şahid olmadığını sana arz ederiz" derler.

48. Âyet

وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَدْعُونَ مِنْ قَبْلُ وَظَنُّوا مَا لَهُمْ مِنْ مَح۪يصٍ

Böylece önceden (kendisine) yalvarıp durdukları şeyler onlardan sapmış (kaybolup gitmiş)tir ve kendileri için kaçacak bir yer olmadığını (kesin olarak) anlamışlardır.

49. Âyet

لَا يَسْـَٔمُ الْاِنْسَانُ مِنْ دُعَٓاءِ الْخَيْرِۘ وَاِنْ مَسَّهُ الشَّرُّ فَيَؤُ۫سٌ قَنُوطٌ

İnsan (kendisi için) hayır (gördüğünü) istemekten (asla) usanmaz; fakat kendisine (şer zannettiği) bir kötülük dokunursa hemen umutsuzluğa düşer, ümidini yitirir.

50. Âyet

وَلَئِنْ اَذَقْنَاهُ رَحْمَةً مِنَّا مِنْ بَعْدِ ضَرَّٓاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ هٰذَا ل۪يۙ وَمَٓا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ وَلَئِنْ رُجِعْتُ اِلٰى رَبّ۪ٓي اِنَّ ل۪ي عِنْدَهُ لَلْحُسْنٰىۚ فَلَنُنَبِّئَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِمَا عَمِلُواۘ وَلَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَل۪يظٍ

Ve eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra Biz ona bir rahmet tattırırsak da muhakkak, "bu benim (hakkım)dır, (kıyamet) saatin(in) geleceğini de zannetmiyorum, hem Rabbime döndürülecek olsam dahi muhakkak O'nun katında benim için daha güzel şeyler vardır" der. Biz, (o gün) kâfirlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve şüphesiz onlara sağlam (kurtuluşu imkânsız) bir azaptan tattıracağız.

51. Âyet

وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَٓاءٍ عَر۪يضٍ

Biz insana (dünyevi bir) nimet verdiğimiz zaman (Bizi unutur ve Bizden) yüz çevirip yan çizer. Ona (fakirlik ve hastalık gibi bir) şer dokunduğu zaman da (hemen menfaati için) çokça dua sahibi ol(up Bize yalvarır dur)ur.

52. Âyet

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ ثُمَّ كَفَرْتُمْ بِه۪ مَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ ف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ

(Resulüm!) De ki: "Hiç düşündünüz mü? Eğer o (Kur'ân), Allah katındansa ve siz onu inkâr etmişseniz (o zaman haktan) uzak bir ayrılığa düşen o kimseden daha dalâlette kim vardır?"

53. Âyet

سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَـيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ

Biz onlara, afakta (tüm kâinatta) ve enfüste (kendi nefislerinde) âyetlerimizi göstereceğiz ki o (Kur'ân)ın hak olduğu onlara (iyice) belli olsun. Hâlbuki Rabbinin Şehîd (ismiyle) her şeye şahid olması kâfi değil midir?

54. Âyet

اَلَٓا اِنَّهُمْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓاءِ رَبِّهِمْۜ اَلَٓا اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُح۪يطٌ

Dikkat edin! Onlar, Rabblerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. (Yine) Dikkat edin! O (Allah), her şeyle (onu rahmeti, kudreti ve ilmiyle çepeçevre kuşatarak) Muhît'tir.

Fussilet Sûresi Hakkında

“Hâ mîm” rumuzu ile başlayıp ardarda sıralanan yedi sûrenin ikincisidir. Mekke devrinin sonlarına doğru mi‘rac olayının ardından Mü’min (Gāfir) sûresinden sonra nâzil olmuştur. Mekke devrinin erken dönemi sayılan Habeşistan’a hicret yıllarında nâzil olduğu yolunda bazı tahminler ileri sürülmüşse de (Doğrul, s. 530) bunu destekleyen herhangi bir rivayet bulunmamaktadır. İsrâ sûresinden sonra inen sûrelerden olduğuna ilişkin rivayetler göz önüne alınarak hicretten az önce nâzil olduğu kabul edilebilir (Şehhâte, I, 347).

Sûrenin bazı âyetlerinin nüzûlüyle ilgili olarak Abdullah b. Mes‘ûd’dan gelen bir hadiste bildirildiğine göre Kabe’nin yanında birbirleriyle konuşan üç kişiden biri, “Ne dersiniz, acaba Allah bütün söylediklerimizi işitti mi?” diye sorar. İkincisi, “Açıkça söylediklerimizi muhakkak ki işitmiştir, fakat yavaş sesle söylediklerimizi belki duymamıştır” cevabını verir. Üçüncüsü ise, “Öyle şey olur mu! Eğer açıkça söylediklerimizi işitmişse gizli söylediklerimizi de işitmiştir” der. Abdullah b. Mes‘ûd’un bu konuşmayı Hz. Peygamber’e nakletmesi üzerine, “Siz ne kulaklarınızın ne gözlerinizin ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınıyordunuz; yaptıklarınızdan çoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sanıyordunuz. Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi mahvetti ve bu yüzden ziyana uğrayanlardan oldunuz” meâlindeki âyetler (22-23) nâzil oldu (Buhârî, “Tefsîr”, 41/2; Müslim, “Münâfiķīn”, 5; Tirmizî, “Tefsîr”, 41/2; Süyûtî, ed-Dürrü’l-menŝûr, VII, 319). Sûrenin, “... Şu halde ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi” meâlindeki 40. âyetinin ise Ebû Cehil ve Ammâr b. Yâsir (bir rivayete göre Ebû Bekir) hakkında nâzil olduğu rivayet edilmektedir (Süyûtî, a.g.e., VII, 330).

Küfe âlimlerinin sayımına göre elli dört, Mekke ve Medine sayımına göre elli üç, Basra ve Şam sayımına göre elli iki âyettir. İhtilâf, baştaki “hâ mîm” rumuzu ile bazı âyetlerinin müstakil birer âyet sayılıp sayılmamasından kaynaklanmaktadır. Fâsıla*sı (ب ، د ، ر ، ز ، ص ، ض ، ط ، ظ ، م ، ن) harfleridir.

Sûre adını, 3. âyette geçen ve “ayrıntılarıyla açıklandı” anlamına gelen fussılet kelimesinden alır. “Hâ mîm” rumuzu ile başlayan sûreler arasında, içinde secde âyeti bulunan tek sûre olması sebebiyle “Hâ mîmü’s-secde” adıyla da anılır. Bu sûreye, 12. âyette geçen “kandiller” anlamındaki mesâbîh kelimesinden dolayı Mesâbîh sûresi ve 10. âyette yer alan, “azık” anlamındaki kūt kelimesinin çoğulu akvâttan dolayı Akvât sûresi de denir.

Sûrenin maksadı, Kur’an’ın ilâhî vahiy, Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu inkâr eden, onun davetine karşı kalplerinin ve kulaklarının tıkalı olduğunu söyleyen, bu kadarla da yetinmeyip Peygamber’e engel olmak için ellerinden geleni yapan ve ona, “Sen istediğini yap, biz istediğimizi yapmaktayız” (âyet 5) diye tehditler savuran müşrikleri uyarmak; iman gerçeklerini kabul etmelerinin kendi lehlerine olacağını, bu uyarıların Allah’ın rahmet ve merhametinin icabı olduğunu haber vermektir.

İlk âyetlerde sûrenin konusu açık bir şekilde ortaya konur: Kur’an uydurulmuş değil rahman ve rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir. O müjdeleyen ve uyaran bir kitaptır. Tek bir ilâh olan Allah’a inanıp ona yönelmek gerekir. İnat ve kibirleri yüzünden Allah’a şirk koşanların vay haline! İnanan ve salih amel işleyenler için tükenmeyen bir mükâfat vardır (âyet 1-8).

Daha sonraki âyetlerde, âlemlerin rabbi olan Allah’ın kudret ve azametinin delilleri gösterilerek O’nu inkâr etmenin ve O’na ortak koşmanın anlamsızlığı ve bunun sonuçları dile getirilir. Bereket ve rızık dolu yeryüzüyle esrarlı yedi kat gökyüzünü çeşitli aşamalardan geçirerek yaratan ve her birine bir nizam takdir eden yalnız Allah’tır. Her şeyi hakkıyla bilen ve mutlak güç ve kudret sahibi olan O’dur. Böyle bir kudret sahibini ve O’ndan gelen âyetleri inkâr etmek, O’nun hakikatlerinden yüz çevirmek, tıpkı Âd ve Semûd kavimlerinin başlarına gelen felâket gibi bir felâkete sürükler. Çünkü onlar da peygamberlerinin davetine kulaklarını tıkamışlar, Allah’ın kudret ve azametini görmezlikten gelerek O’nu inkâr etmişlerdi. Müminler ise itaat edip kurtulmuşlardı (âyet 9-18).

Sûre, Allah’ın düşmanlarının sadece dünyada değil inkâr ettikleri âhirette de hesaba çekileceklerini ve daha çetin bir azaba uğratılacaklarını anlatan âyetlerle devam eder. Burada onların kulaklarının, gözlerinin ve derilerinin kendi aleyhlerine şahitlik edeceği, böylece kendi yaptıklarından birçoğunu Allah’ın bilmeyeceği zannına kapılanların ziyana uğrayacakları haber verilir. Bunların, uyarılmadıkları için değil uyarıldıkları halde gerçekleri kabule yanaşmadıkları için bu duruma düştükleri ve kendi kendilerine yazık ettikleri vurgulanır. İnsanları baştan çıkaranlar, kötülükleri çekici ve süslü gösterenler olmasa insanın aslında aklı ve vicdanı ile hakkı kabule yatkın olduğuna işaret edilir (âyet 19-25).

Kur’ân-ı Kerîm’in gönülleri fetheden cazibesiyle inananların sayısının her geçen gün biraz daha artması üzerine taktik değiştirip, “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, böylece belki üstün gelirsiniz” (âyet 26) diyen inkârcıların Kur’an hakikati karşısında nasıl olumsuz bir tavır sergileyip azgınlık ve taşkınlık gösterdiklerini ve bu yüzden âhirette nasıl bir azapla karşılaşacaklarını, kendilerini bu duruma düşüren cin ve insanlardan nasıl intikam almak isteyeceklerini tasvir eden âyetlerden (27-29) sonra, “Rabbimiz Allah’tır” diyen müminlerin ihlâs ve samimiyetlerini dile getiren ve onların her iki dünyadaki mutluluklarını anlatan âyetler gelir (30-32). Daha sonraki âyetlerde ilâhî davete uymanın ve onu yaymanın güzelliklerinden, onun insan hayatı üzerindeki olumlu etkilerinden bahsedilir. 33. âyette iyilikle kötülüğün bir tutulamayacağı vurgulandıktan sonra, “Sen -kötülüğü- iyilikle önle. O zaman seninle onun arasında düşmanlık bulunan kişi sanki candan bir dost olur” denilerek sosyal barışın temel ahlâkî ilkesi ortaya konur; bu ahlâkî yüceliklere ancak sabırlı ve iyilikten nasibi olanların ulaşabileceği belirtilir. Güneşe ve aya değil onları yaratan Allah’a tapmak, O’na secde etmek gerektiği üzerinde durulur. İnkarcıların büyüklük taslamakla gerçeği küçük düşüremeyecekleri, hak dinin Allah’ın emriyle yayılacağı ve Allah’ın, gökten yağmur yağdırıp kuru toprağı yeşerttiği gibi ölüleri dirilteceği anlatılır. Allah tarafından indirilen o eşsiz kitabı inkâr ederek âyetleri hakkında anlamsız yorum ve tartışmalara girenlerin âhirette ateşe atılacakları, inananların da güven içinde Allah’ın huzuruna çıkacakları, esasen önceki peygamberlere de aynı şekilde vahiy geldiği, Allah’ın affediciliği yanında cezalandırmasının da çok şiddetli olduğu bildirilir. “Eğer biz Kur’an’ı Arapça’dan başka bir dille gönderseydik derlerdi ki: Âyetleri açıklanmalı değil miydi? Arap’a yabancı dilden kitap olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır. Onlara -sanki- uzak bir yerden bağırılıyor” meâlindeki âyette (44), Kur’an’ın ne söylediğini anlamak istemeyen inkârcıların kibir ve inatlarından dolayı kötü niyetle hareket ettikleri açıklanır ve Kur’an’ın inananlara hidâyet ve şifa olduğu, inanmak istemeyenlerin de kulaklarında sağırlık, gözlerinde körlük bulunduğu ve bu durumun onların hakikatten uzak durmalarından kaynaklandığı dile getirilir. Geçmişte Hz. Mûsâ’ya indirilen kitap hakkında da ihtilâf çıktığı, bazılarının iman edip bazılarının inkâra saptığı haber verilir (âyet 33-45).

Sûrenin son bölümünde (âyet 46-54) herkesin yaptığı iyiliğin kendi lehine, işlediği kötülüğün de kendi aleyhine olacağı, Allah’ın kullarına haksızlık etmesinin düşünülemeyeceği hatırlatıldıktan sonra bütün bu uyarılara kulak tıkayan, ortaya konan delilleri görmezlikten gelen inkârcıların ilkel düşünce tarzlarına dikkat çekilir ve psikolojik durumlarıyla ilgili bazı tahliller yapılır; didişmeyi seven, günaha meyilli, aceleci, sabırsız, nankör ve bencil mizaçlı oldukları gözler önüne serilir. İnkârcılara rağmen Allah’ın dininin yayılacağı ve Kur’an gerçeklerinin inkâr edilemez bir şekilde kuvvet kazanıp ve gelişeceği, nihayet bu gerçeklerin kendilerine hem kendi iç dünyalarında hem dış dünyada gösterileceği vurgulanır (âyet 53). Sûre, kitap ve peygamber nimetinin kadrini bilmeyip bu nimetten yüz çeviren (âyet 51) insanlara şu uyarıda bulunarak sona erer: “Dikkat edin, onlar rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. Biliniz ki O her şeyi kuşatmıştır.”

Fussılet sûresinin faziletiyle ilgili olarak Beyhakî’nin tahrîc ettiği Halîl b. Mürre hadisinde, Hz. Peygamber’in Tebâreke ile “Hâ mîmü’s-secde”yi okumadan uyumadığı rivayet edilir (ŞuǾabü’l-îmân, II, 486; Süyûtî, ed-Dürrü’l-menŝûr, VII, 312). Ancak sûrenin fazileti hakkında bazı tefsirlerde yer alan (meselâ bk. Zemahşerî, IV, 162; Beyzâvî, V, 395) ve bu sûreyi ‘ okuyan kimseye Allah’ın her bir harfine karşılık on sevap vereceğini müjdeleyen hadisin uydurma olduğu kabul edilmiştir (İbnü’l-Cevzî, I, 239-241; Zerkeşî, I, 432; İbn Hacer, IV, 162).

BİBLİYOGRAFYA:

Buhârî, “Tefsîr”, 41/2; Müslim, “Münâfiķīn”, 5; Tirmizî, “Tefsîr”, 41/1-2; Beyhakî, ŞuǾabü’l-îmân (nşr. Ebû Hâcir M. Saîd Besyûnî), Beyrut 1410/1990, II, 486; Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1373/1953, IV, 144-162; İbnü’l-Cevzî, el-MevżûǾât (nşr. Abdurrahman M. Osman), Medine 1386/1966, I, 239-241; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XXVII, 93-186; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl (MecmûǾa mine’t-tefâsîr içinde), İstanbul 1317-24, V, 370-395; Nîsâbûrî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1388/1967, s. 250; Zerkeşî, el-Burhân, I, 432; İbn Hacer, el-Kâfi’ş-şâf (Zemahşerî, el-Keşşâf içinde). Kahire 1373/ 1953, IV, 162; Fîrûzâbâdî, Beśâǿir (nşr. M. Ali en-Neccâr), Beyrut, ts. (el-Mektebetü’l-İlmiyye), IV, 194-195; Süyûtî, Esbâbü’n-nüzûl [baskı yeri ve yılı yok] (Dâru İhyâi’t-türâsi’l-Arabî), s. 172; a.mlf., ed-Dürrü’l-menŝûr, Beyrut, ts. (Dârü’l-Fikr), VII, 308-334; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, Beyrut 1408, XII, 94-131; XIII, 1-10; Elmalılı, Hak Dini, V, 4184-4217; Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu (İstanbul 1943), İstanbul 1980, s. 530; Abdullah Mahmûd Şehhâte, Ehdâfü külli sûre ve maķāśıdühâ fi’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1980, I, 347-349; M. Tâhir b. Âşûr, Tefsîrü’t-taĥrîr ve’t-tenvîr, Tunus 1984, XXIV, 227-319; XXV, 5-22.

Emin Işık