ONLAR, Allah’ın yarattığı tarlalar ile hayvanların mahsullerinden O’na bir pay ayırırlar ve “Bu Allah’a aittir!” derler; yahut [haksız şekilde], ¹¹⁹ “Ve bu [da], eminiz ki, Allah’ın uluhiyetinde pay sahibi olan varlıklar içindir!” ¹²⁰ diye iddia ederler. Ama zihinlerinde Allah’a ortak saydıkları varlıklar için ayırdıkları şey, [onları] Allah’a yakınlaştırmaz, Allah için ayırdıkları da [onları ancak] Allah’ın uluhiyetine ortak koştukları o varlıklara yakınlaştırır. ¹²¹ Gerçekten de ne kötüdür onların yargıları!
119 Haksız şekilde -çünkü var olan her şey son tahlilde yalnız Allah’a aittir.120 Lafzen, “bizim [Allah’a] koştuğumuz ortaklarımız için” -yani, “Allah ile ortak olduklarını düşündüklerimiz”. Şerîk teriminin bir açıklaması için bkz. bu surenin 22. ayeti ile ilgili not 15. İslam öncesi Araplar, tarım mahsullerinin ve hayvanlarının bir kısmını bazı putlarına, bir kısmını da onlardan biri -ve en büyüğü- olarak gördükleri Allah’a adarlardı. Ancak Kur’an’ın metodu ile uyumlu olarak yukarıdaki ayet, yalnızca İslam öncesi Arap hayatının tarihsel yönüne atıfta bulunmamakta, daha geniş ve daha genel bir muhteva da taşımaktadır: yani, yalnızca dinî “mükellefiyetler”in Allah ile muhayyel tanrılar arasında paylaşılmasına değil, ama aynı zamanda O’nun yaratıcı güçlerinden bir bölümünün O’nun yanısıra başka bir şeye veya kimseye izafe edilmesine de işaret etmektedir.121 Yani, onların dinî görevlerinden bir “kısmı”nı Allah’a yöneltmeleri gerçeği, imanlarını güçlendirmez; ama daha çok, O’nun aşkın benzersizliğinin inkar edilmesine işaret eder ve böylece onları muhayyel ilahî veya yarı-ilahî “aracılar”a daha fazla bağımlı hale getirir.