Şimdi en emin ve kararlı şekilde Allah’a yemin ediyorlar ki eğer kendilerine bir mucize gösterilmiş olsaydı bu [ilahî kelâm]a gerçekten inanmış olacaklardı. De ki: “Mucizeler yalnız Allah’ın elindedir!” ⁹⁴ Ve hepinizin bildiği gibi, onlara bir mucize gösterilmiş olsaydı bile ona inanmazlardı
94 Lafzen, “Mucizeler yalnız Allah katındadır”. Kur’an’daki âyet terimi, yalnızca “mucize”yi (olağan -yani, herkes tarafından gözlemlenebilen tabii işleyişin ötesindeki bir olay) değil, aynı zamanda bir “işaret”i veya “mesaj”ı da ifade eder: Bu sonuncu karşılık, Kur’an’da en sık karşılaşılanıdır. Böylece, herkes tarafından “mucize” olarak tanımlanan şey, gerçekte Allah’tan gelen bir olağan-dışı mesajı anlatır ve normal olarak insan aklının ulaşamayacağı ruhî/manevî bir hakikati -bazan sembolik biçimde de olsa- gösterir. Ama böyle olağanüstü, “mucizevi” mesajlar bile “tabiatüstü” olarak nitelendirilemezler: Çünkü, “tabiat kanunları” denilen şey, yalnızca, Allah’ın yaratma konusundaki “sünneti”nin (sünnetullâh) kavranabilir tezahürleridir -ve sonuç olarak, hadiselerin olağan akışına uygun olsun ya da olmasın, var olan ve meydana gelen yahut var olması veya meydana gelmesi beklenebilir olan her şey, kelimenin en derunî anlamıyla “tabii”dir. Şimdi işaret edilen olağanüstü mesajlar, kural olarak, “peygamber” olarak adlandırılan, özel yeteneklerle donatılmış ve ilahî olarak seçilmiş şahıslar aracılığıyla kendilerini ortaya koyduklarından, onlardan bazan “mucize gösterici” olarak söz edilmektedir -Kur’an’ın “mucizeler yalnız Allah’ın elindedir” sözleriyle dışladığı bir yanılgı. (Bkz. ayrıca 17:59 ve ilgili not 71.)