Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah’ın gökten rızık (yağmur) indirip onunla yeryüzüne, ölümden sonra can vermesinde, rüzgarları (bir yönden bir yöne) çevirmesinde aklını kullanan bir toplum için ayetler vardır.)
(Dikkat edilecek olursa: ilkin “Müminler için ayetler vardır”, peşinden "Yakînen inananlar için ayetler vardır", sonra da "Aklıı kullananlar için ayetler vardır" buyurulmaktadır ki burada, şerefli olandan, daha fazla şerefli olana ve daha üstüne doğru bir yükselme vardır!.. Bunun gibi zaman açısından da bir sıralama olduğunu müşahede ediyoruz şöyle ki: 3. ayette göklerden ve yerden bahis buyurulmaktadır ki, yeryüzündeki canlılardan evvel gökler ile yer yaratılmıştır,- nitekim 4. ayette canlıların yaratılıp üretilerek yeryüzüne yayılmasından bahis buyurulmaktadır ki, her canlı bu arada her insan için bu olaylar her an devam etmektedir, nitekim 5. ayette ölüm ve tekrar diriltilmekten bahis buyurulmaktadır, bu olaylar ise her canlı özellikle Ademoğlu için gelecekte gerçekleşecektir!
İman etmeyenler için önemli olan şimdiki zamandır, dünyada zevk ve sefâ sürmek ve konforlu hayat yaşamaktan başka bir şey düşünmezler çünkü onlar için ölüm son duraktır. Şimdiki zamanı düşünürlerken de, canlıların, bu arada kendilerinin yaratılışı onları pek ilgilendirmez, kimi materyalistler gibi bu yaratılışı, tesadüfe bağlar ilik maddeye götürür, kimi de müşrikler gibi yaratanın Rableri olduğuna inansalar bile, O'na ortak koşmak suretiyle bu inançları heder olup gider.
İman edenler ise, semaya ve yeryüzüne baktıklarında, bunları yoktan yaratan Allah Teâla’nın hiçbir yardımcı ilaha muhtaç olmadığının şuuruna varırlar ve "Allah'tan gayrı hiçbir ilah yoktur" diyerek İslam kervanına katılırlar. İşte Allah Teâlâ’nın tek ilah olduğuna inanmak her şeyin başlangıcını teşkil eder! Fakat, Rabbinin kendisini bir "nutfeden -tohumdan- fekonde hücreden" yarattığını, hayvanlardan farklı olarak ona bir "Hür irade" emaneti ihsan buyurduğunu, -erginlik çağına geldiğinde kendisini sorumlu tuttuğunu- düşününce tüyleri ürperir. Çünkü o zaman imanının sadece dilinde kaldığını, Rabbine gereğince sadakat ile kulluk yapamadığını kendisine ihsan buyurduğu emaneti kötü yollarda kullanmış olduğunun farkına varır, evet o anlarda pişman olmuş, Rabbine yönelip bir daha yapmayacağına söz vermiş ve kalp huzuruna kavuşmuştur, ama sonra sözünde durmamış o haltı bir daha işlemiş "şeytana uydum" diyerek kendisini aldatmıştır. Çünkü gerçekte o, Rabbine verdiği sözü unutmuştur da, şeytan onu kandırabilmiştir. Eğer o, Rabbinin yasaklarına harfiyen riayet etseydi, şeytan ona vesvese verip aldatabilir miydi? Elbette ki hayır. Onun bu tarz kendisini hesaba çekmesi semeresini verir, halis bir tevbe ile Rabbine yönelip tam bir kalp huzuruna kavuşmasına yardıma olur. Böylece o mümin kul iman basamaklarında bir derece yükselmiş olur. Çünkü o artık Rabbinin emir ve yasaklarına riayet etmeye çalışan bir kul olmuştur "Nefs-i levvâme -pişman olan nefs” mertebesinden "Nefs-i mülhime -iyi ilhamlar alan nefs" mertebesine adım atmış olur. Artık onun imanı dilinde kalmamış yakîn mertebesine ulaşmış ve o yavaş yavaş kendisini (nefsini) tanımaya başlamıştır ki o, Rabbi katından melekler tarafından gelen iyi ilhamlarla, en büyük düşmanı olan şeytanın vesveseleri arasında bocalayan, her adımında önünde -doğru ve sapıklık olmak üzere- iki yol beliren, hangisine adımını atmakta kısmen de olsa serbest bırakılan fakat yapacağı her hareketten sorumlu tutulan bir yaratıktır.
Bu mertebedeki mümin kulu tanımlayacak olursak, geçmişten ibret alan, ahireti hesaba ve yaşadığı anı düzene koyup tam manasıyle huzura kavuşmaya çalışan bir kuldur diyebiliriz. Bu güzel davranışı hesap günü muhakkak Rabbi tarafından değerlendirilecek ve terazisi umulur ki ağır basacak ve cennet ile ödüllendirilecektir.
Bu mertebedeki kul Rabbine dönüşünün -dünya safhasındaki- duraklarını henüz tamamlamış değildir, Rabbi indinde tam makbul kul olabilmesi için "ihlas" sahibi olması gerekir.
İhlas'a eren kulların vasıfları ise şöyledir: Onlar "Akl-ı maaş-geçim aklı” nın dar çerçevesinden kurtulup "akl-ı maad- ahiret aklı"nı elde ettikleri gibi Bakara 4. işaret buyurulduğu üzere; "Ahirete yakin"e ermişlerdir. Bunun da ötesinde semâya ve yeryüzüne basiret gözü ile baktıklarında, göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür etmekle kalmamışlar, "Dehr-ölçülmeyen zaman" da seyrederek "Elest" gününe varmışlar ve Rableri ile kendileri arasında akdedilen misak'ın-andlaşmanın - haşmetini ve sorumluluğunu idrak edebilmişlerdir ki Rablerinin "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna "Evet" demişlerdir Böylece, ezel'i, şimdiki zamanı ve ebed’i birleştirebilmişlerdir. Bunun sonucu şimdiki zamanda namazlarında Fatiha'yı okurken "iyyâke na'büdü- Yalnız Sana kulluk ederiz" beyânına geldiklerinde, "Acaba ben Rabbime hem Elest gününde, hem her gün beş vakit verdiğim bu sözü yerine getiriyor muyum?” diye kendilerini hesaba çekerler. Buna tam manasıyle olumlu cevap da vermezler, çünkü Zümer suresinin 14. ayetinde işaret buyurulduğu üzre "Ben dinimde ihlas ile ancak Allah'a ibadet (ve kulluk) ederim" makamı ancak Resulullah [s.a.s] a has kılınmıştır. Buna rağmen umudlarını kesmezler. Onun izinden giderek ihlâs sahibi olmaya gayret ederler. İhlâs sahibi olduklarında da, onlar artık şeytanın her türlü vesvesesinden kurtulmuşlardır, çünkü Rableri onları korumaktadır.
İhlâs sahibi kulların bir özelliği de, kalben tam manasıyle huzura kavuşmuş olmalarıdır, çünkü onlar "Nefs-i mutmainne- huzura kavuşan nefs" mertebesine ulaşmışlardır ki Fecr suresinin 27-30 ayetlerinde: "Ey huzura kavuşmuş nefs (kulum) sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön. Sâlih kullarımın arasına katıl, gir cennetime" ilahi hitabına mazhar olacaklardır)