Şimdi sen, o ilâhını keyfine¹ göre tanımlayan,² Allah’ın (inanmayacağını) bildiği için saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve (gönül) gözüne de perde çektiği adamı görüyor musun?³ Şimdi Allah’ın dışında kim, ona hak yolu gösterebilir? (Ey kâfirler!) Siz hâlâ bunu idrak etmeyecek misiniz?
1 Heva: Nefsin kendiliğinden meylettiği arzusu, şehvetlere eğilimi, keyfe düşkünlüğü ve ilim sahibi olmadan sahibine hükmeden nefis anlamında kullanılan Kur’anî bir kavramdır. Kur’an’a göre hevâ, dalaletin en yakın sebebidir. Bu nedenle hevâlarına uyanlar, dalalete düşenler, sapkınlık içinde olanlardır. Bu bölüm meallerde genellikle “arzularını ilâh” edinen şeklinde tercüme edilmiştir. Esasen (اتَّخَذَ)fiilinin birinci mef’ulü (اِلٰهَهُ), ikinci mef’ulü ise (هَوٰيهُ)’dur. Bu mef’ul sıralamasına göre bu bölümünün anlamının; “Şimdi sen, o ilâhını hevası edinen, yani (keyfine göre tanımlayan)” şeklinde olması gerekir. Elmalılı merhum da bunu; “o kimseyi ki ilâhını hevası ittihaz etmiş” şekilde tercüme etmiştir. Bu anlam gerçeklere çok daha uygundur. Zira “arzularını ilâh edinen” kimsenin zararı, sadece kendisinedir. Ama senelerce “ilahını keyfine göre tanımlayan” toplum mühendisleri, Kur’an’da tarif edilen “Allah kavramı” yerine tamamen “keyfi bir Allah kavramı” oturtmuşlardır. Bu konuda bilhassa tasavvuf ekollerinin ve şia kaynaklı meşreplerin tarif ettikleri Allah kavramlarının İslam’la ve Kur’an’la hiçbir alakası kalmamıştır. Bugün Müslümanların pek çoğu maalesef Kur’an’daki Allah’a değil “efendilerinin tarif ettikleri Allah’a” iman gibi bir cehalet içerisinde yuvarlanıp gitmektedirler.2 Yani bunlar kendilerine, canlrının istediğinden başka ilâh kabul etmeyen, ilahlarının nasıl olması gerektiğine kendileri karar veren ve ilahlarını kendi keyiflerine göre tanımlayan kimselerdir. Bunlar; dini, insanın sadece keyif ve zevkinden ibaret görüp, gönülleri neyi isterse, ona taparlar. Hattâ ona tapıyor görünüp diğer insanların da tapmalarını sağlayarak onları baskıları altında tutarlar. Hâlbuki Allah, Hz. Âdem’den itibaren gönderdiği Hak Dinler’de, Kendisini hep Kendisi tanımlamış ve bizim de Ona tanımladığı ve istediği şekilde iman etmemizi istemiştir. Bk. (Furkan: 43)3 Zîrâ boş arzular ve şehvet, gönül gözünü kör, kulağı sağır, kalbi hissiz eder ve o kimse, âlim de olsa ilmine rağmen hakkı duymaz olur. Nitekim filozofların, bilerek veya bilmeyerek filozoflar gibi yaşayanların, dünya hayatına düşkün ve satılmış sözde din âlimlerinin ve temelsiz bilimlerini kendilerine din edinen sözde bilim adamlarının birçoğu, bugün bu durumdadır.