Ve Âdem’e[⁵⁸] tüm isimleri öğretti,[⁵⁹] bunun ardından onları meleklere takdim etti ve dedi ki: “Hadi, eğer sözünüzün arkasında duruyorsanız şunların isimlerini[⁶⁰] bana bir bir haber verin!”[⁶¹]
[58] Kur’an’da 25 yerde geçen Âdem ismi 7 yerde Âdemoğlu (beni âdem) şeklinde gelir. el-Edeme Ferrâ’ya göre “aracı, vesile” demektir. Zemahşerî ise bu kelimenin “bir toplumun lideri, öncüsü” anlamına kullanıldığını söyler (Esâs I, 7). 30. âyetin dipnotunda da belirtildiği gibi bu kıssada Âdem soyunu temsilen yer almaktadır. Bu kıssanın nakledildiği âyetlerde kullanılan zamirler şaşırtıcı bir değişkenlik gösterir. 29. âyette yeryüzündeki her şeyin insan için yaratılmasından söz edilirken ikinci çoğul şahıs (siz) kullanılırken, müteakip âyetlerde Âdem’e işaretle ikinci tekil şahsa (sen) geçilmekte. Daha da ilginci bu kıssanın detaylı bir biçimde aktarıldığı A’râf 11’de Âdem’in yaratılışı ikinci çoğul zamirle, “siz: Âdem” diyebileceğimiz bir formüle yol vermektedir. Kur’an, Âdem için kullandığı ifadeleri insan için de kullanır (23:12, 13). İnsan sûresinin 2. âyetinde nutfeden yaratıldığı söylenen ve türün tüm üyelerini içeren el-insan lafzı Âdem’i de kapsar.
[59] Öğrenme yeteneğine, hassaten eşyaya isim koyma yeteneğine delâlet eder. Talim, kalıp olarak bir süreç içinde öğrenmeyi ifade eder. Ta‘limu’l-esmâ’yı en güzel Rahmân 3-4 açıklar: “O insanı yarattı; ona kendini ifade etmeyi öğretti”. Sözün özü: Bilmek içkin değil aşkın bir eylemdir. Bilgi “elde edilmiş” değil “verilmiş” bir şeydir ve kaynağı Allah’tır. İnsanın şerefi Allah’ın öğrencisi olmaktan kaynaklanır. Bu âyet, insanın da meleğin de bilgisinin “yoktan var edilmiş” (ibda) değil, alınmış ve keşfedilmiş (ahz ve keşf) olduğunu gösterir. Alınan her bilgi sonradandır, geçicidir, sınırlıdır. Ayrıca, bu âyetten yola çıkılarak dilin ilk nüvesinin fiiller değil isimler olduğu sonucuna varılabilir.
[60] Buradaki ‘aradahum eğer esmâya dönseydi ‘aradahâ (ve bi-esmâihâ) şeklinde gelmesi gerekirdi. Fakat bilinçli varlıklar için kullanılan formla gelmiş. Bu şu anlama gelir: burada meleklere sunulanlar “isimler” değil, o isimlerin bizzat müsemmalarıdır. Bunların bilinçli varlıklar olması hâlinde, insan dışında da birçok bilinçli varlığın olması gerekirdi ki biz bunları bilmiyoruz. Bilinçliler için kullanılan zamir ve işaret isimleri, onların aklına delâlet eden nitelikler için de kullanılır (Msl: 17:36). Bu mânada esmâ’ akıl, gönül, duyma, işitme ve konuşma gibi bilinçli varlıkta bulunan yeti ve niteliklere delâlet edebilir. Daha temelde, insana yaratılıştan verilmiş “ben idrakine” ve “hudûrî bilgiye” delâlet edebilir. Allah en doğrusunu bilir.
[61] Akla ilk gelen soru şudur: Melekler nasıl bildi? Allah’ın, görünmez varlıkları (cinler), insanlardan daha önce yarattığı Hicr 27’de ifade edilir. Bu durumda cinlerin, yeryüzünde insandan önce halife kılındığı sonucuna varılır. Cinler insandan önce böyle şeyler yapmış olmalıdırlar ki, melekler bu tecrübeye dayanarak itiraz etmiş olsunlar. Zaten şeytanın durumu da bu açıklamayı güçlendirmektedir. Bir başka açıklama da şöyle yapılabilir: Kur’an’da beşerin insanlaşma sürecinin sudan başlayıp çok uzun bir aşamada (etvâr) gerçekleştiği ifade edilir (71:14). İnsan bu sürecin sonunda beşerliğini geride bırakmamıştır. Aksine potansiyel olarak yanında taşıdığı beşerliğiyle birlikte ‘insan’ vasfını kazanmıştır. İnsan adlı canlı, kendisini insan yapan “ruh” üflenmeden önce kan dökmüş fesat çıkarmış olabilir. Eğer durum böyleyse, melekler bu tecrübeye dayanarak bunları söylemiş olmalıdırlar. Allahu a‘lem.